13 MART 1899 - 22 AĞUSTOS 1918
1881 - 1912 SELANİK - İSTANBUL GÜNLERİ
1881 yılında doğan Atatürk, Selânik Askerî Rüştiyesi’ni bitirdikten sonra 1896 yılında Manastır Askerî İdadîsi’ne girer ve Kasım 1898'de bu okulu ikincilikle bitirerek 18 yaşında iken, 13 Mart 1899 günü İstanbul’da Harp Okulu’nun piyade sınıfına yazılır ve üç senelik bir eğitimin ardından bu okulu da bitirerek 10 Şubat 1902 tarihinde "teğmen" rütbesiyle mezun olur. Eğitimine Harp Akademisi'nde devam eder ve 11 Ocak 1905 günü bu okuldan beşincilikle "kurmay yüzbaşı" olarak mezun olur. Dolayısıyla eğitimi sırasında yaklaşık 6 yıl İstanbul'da kalmış olur. Kurmaylık stajı için ve bir yandan da "ceza" olarak 5 Şubat 1905 günü, Şam’da bulunan 5. Ordu emrine atanır, 10 Şubat 1905 günü İstanbul'dan ayrılarak Şam'a gider ve 30. Süvari Alayı’nda görevine başlar.
Atatürk eğitim hayatında derslerindeki başarının yanısıra, özellikle Selanik'te okuduğu dönemde yazları Fransızca öğrenir, edebiyat ve güzel söz söyleme sanatına karşı büyük ilgi gösterir bir yandan da memleket ile ilgili düşüncelerini çevresiyle paylaşmaktan geri kalmaz. Bu durum, padişah baskısının devam ettiği o günlerde başına iş açar ve mezuniyetinden hemen sonra gazete çıkarmak, gizli teşkilat kurmak ve evde toplantılar yapmak gibi suçlamalarla Bekirağa Bölüğü'ne götürülerek bir süre tutuklu kalır ve sonrasında Okul Müdürü Rıza Paşa'nın araya girmesiyle suçu affedilir ancak "ceza" olarak Şam'a sürülür. Atatürk Şam'da bazı arkadaşlarıyla birlikte Ekim 1905'te “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”ni kurar. Cemiyet zamanla Beyrut, Kudüs ve Yaf'a da yayılır hatta Nisan 1906 'da gizlice Selanik'e giderek burada da cemiyetin bir şubesini açar. Bu şube daha sonra çalışmalarını "Osmanlı Hürriyet Cemiyeti"ne bağlı olarak sürdürür. Hatta daha da sonrasında 27 Eylül 1907 'de Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ile Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti birleşerek daha güçlü bir yapı oluştururlar. Tüm bunlar olurken Atatürk'e, Suriye bölgesindeki üstün hizmetleri nedeniyle Beşinci Rütbe’den Mecidî Nişanı verilir ve 20 Haziran 1907 de kıdemli yüzbaşı (kolağası) rütbesine yükseltilerek 5. Ordu Kurmay Başkanlığı'na atanır.

13 Ekim 1907'de ise merkezi Manastır'da bulunan 3. Ordu Karargahı'na ataması yapılır. Selanik'e gelen Atatürk, 29 Ekim 1907 günü İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne üye olarak çalışmalarına devam eder. Atatürk'ün General Litzmann’dan çevirdiği “Takımın Muharebe Talimi” adlı -askerî eğitimle ilgili- ilk kitabı 23 Şubat 1908 günü Selânik’te yayımlanır. 23 Temmuz 1908'de, İttihat ve Tekakki Cemiyeti'nin baskısı sonucu II. Abdülhamit tarafından II. Meşrutiyet ilan edilir. Atatürk, İttihat ve Terakki Cemiyeti Merkez Komitesi tarafından kendisine verilen görev üzerine 20 eylül 1908'de, İstabul üzerinden deniz yoluyla Trablusgarp'a gitmek üzere Selanik'ten ayrılır.

13 Ocak 1909 günü Atatürk Üçüncü Ordu Selânik II. Redif Tümeni Kurmay Başkanlığı’na atanır. Bundan üç ay sonra 13 Nisan 1909 günü İstanbul’da, İkinci Meşrutiyet’e karşı avcı taburlarının ayaklanmasıyla büyük bir isyan çıkar (31 Mart İsyanı). Normalde Meşrutiyeti korumak için Rumeli'den İstanbul'a gönderilen bu birlikler kışkırtmalar sonucu "şeriat isteriz" sloganlarıyla isyan çıkarmışlardır. Atatürk, İstanbul’daki bu olaylar üzerine 14 Nisan günü Selânik II. Redif Tümeni Komutanı Hüseyin Hüsnü Paşa ve III. Ordu Komutanı Mahmut Şevket Paşa ile görüşerek, yapılacak tek şeyin İstanbul’a kuvvet sevki olduğunu söyler. 15/16 Nisan günü Atatürk, Hüseyin Hüsnü Paşa komutasındaki "Hareket Ordusu"’ yla -bu ordunun Kurmay Başkanı olarak- Selânik’ten İstanbul’a hareket eder. Ancak Hareket Ordusu 19 Nisan günü İstanbul yakınlarında bulunan Hadımköy’e geldiği zaman Mahmut Şevket Paşa, komutayı ele alacağını bildirir ve üç günlük bir bekleyişin ardından yanında Kurmay Başkanı Binbaşı Enver olmak üzere idareyi ele alarak 24 Nisan günü İstanbul'a girer ve sıkıyönetim ilan eder. Hareket Ordusu Hadımköy’de bulunduğu sırada halka, Atatürk tarafından yazılan ve Hüseyin Hüsnü Paşa tarafından imza edilen şu bildirgeyi yayınlar: “...Millet, yıllardan beri zulüm yapan istibdat kuvvetlerini parçalayarak meşrutiyet hükümetini kurdu. Bu kansız mutlu inkilâptan zarar gören aşağılık kimseler, kanunsuz bir şekilde çıkarlarının teminine hizmet eden eski durumun geri gelmesi için bin türlü hile ve alçaklığa başvurarak yasal meşrutiyet hükûmetini yıkmak istedi ve bütün insanlık âleminin kınadığı İstanbul faciasının oluşmasına sebep vererek masum kanlar döktü.” 27 Nisan 1909 günü II. Abdulhamit tahttan indirilerek yerine V. Mehmet (Reşat) getirilir ve 30 Nisan günü ayaklanma tamamen bastırılır.
Atatürk rahatsızlığı nedeniyle 15 Mayıs 1909 günü Gülhane Hastanesi'nde yatar ve üç günlük bir tedaviden sonra iyileşerek 18 Mayıs günü hastaneden çıkar ve 20 Mayıs günü Selanik'e gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.
1909(2).png)
22 Eylül 1909 günü Selânik’te, İttihat ve Terakki Cemiyeti 2. Büyük Kongresi toplanır, Atatürk bu kongreye Trablusgarp delegesi olarak katılır ve II. Meşrutiyet'in ilanı ile birlikte ordu ile siyaset arasındaki tehlikeli ilişkinin farkına vararak kongrede yaptığı konuşmada ordunun siyasetten çekilmesi gerektiğini savunarak şunları söyler: “...Ordumuzun içinde bulunan Cemiyet arkadaşlarımız, politikada devam etmek istiyorlarsa, ordudan çıkmalı ve Cemiyetimizin halk içindeki teşkilâtı arasına girmelidirler. Bu suretle gün bile kaybına meydan vermeyerek, ordumuz politikadan uzaklaşmalıdır. Ve ordu içinde kalacak dostlarımız da, artık politika ile meşgul olmamalı ve bütün gayretlerini ordumuzun kuvvetlenmesine çevirmelidirler. Cemiyetimiz de, bir an önce, teşkilâtımızı halkın içinde genişleterek milletimize dayanan siyasî bir parti haline gelmelidir.” Ancak Cemiyet’in önde gelenleri onun bu görüşlerini paylaşmadılar ve Atatürk kendisini Cemiyet’ten uzak tutarak doğrudan doğruya askerî vazifesine verdi. İttihat ve Terakki Cemiyeti ile anlaşmazlığı ve aralarının açılması böylelikle başladı. (Not: 2 Temmuz 1912'de Meclis-i Mebusan’da askerlerin siyasetle uğraşmasını yasaklayan kanun kabul edilmiştir. Bunun üzerine o tarihlerde Derne'de bulunan Atatürk 29 Temmuz 1912 günü, Selânik’te bulunan Binbaşı Behiç (Erkin) Bey’e şu mektubu yazmıştır: “... Askerleri siyasetle uğraşmaktan men için bir kanun maddesi yapmışlar. Ben iki yıl önce tesadüfen bulunduğum bir kongrede, ‘Askerliği bırakınız’ dediğim için gerici oldum; idama mahkûm edildim. Zaman ve olaylar, her türlü gerçekleri kanıtlar ve meydana çıkarır. Fakat bazen böyle bir öldürücü darbe indirerek!”)
5 Kasım 1909'da Atatürk, Selânik II. Redif Tümeni Kurmay Başkanlığı’ndan tekrar Üçüncü Ordu Karargâhı’na atanır. Atatürk’ün, 30 Ağustos - 8 Eylül 1909 arasında Cumalı Karargâhı’nda yapılan askerî manevra esnasında tuttuğu not ve krokilerden oluşan “Cumalı Ordugâhı” adlı küçük kitabı Aralık 1909'da Selanik'te yayınlanır.

Mayıs 1910'da Atatürk, Arnavutluk'ta çıkan büyük siyanı bastırmak üzere idareyi bizzat eline alan Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa'nın yanında bulunarak 1 ay içerisinde isyanın bastırılmasını sağlar ve halkın elindeki bütün silahlar alınır.

Eylül 1910'da orduya temsilen, Picardie’de yapılacak askerî manevraları izleme amacıyla Fransa’ya gönderilir.

15 Ocak 1911'de Atatürk, Selânik’te bulunan 38. Piyade Alayı’nda komutan vekili olarak görevlendirilir.
Atatürk’ün kolağası rütbesiyle katıldığı 5. Kolordu’nun 19-20 Nisan 1911 günleri yaptığı askerî tatbikatın not ve krokilerinden oluşan “Tâbiye Tatbikat Seyahati” adlı küçük kitabı Selânik’te yayımlanır.
27 Ağustos 1911'de Harbiye Nezareti tarafından -geçici olarak- Trablusgarp Tümeni Kurmay Başkanlığı’na atanır ve 13 Eylül'de İstanbul'a çağrılır. 24 Eylül günü Atatürk, İstanbul’dan, Selânik’te bulunan Salih (Bozok) Bey’e şu mektubu gönderir: “Genelkurmay 1. Şube’ye memur edildim. Orduyu, memleketi kurtarmak için çok fedakârane çalışmak lâzım. Başka çare yok! ...İstanbul muhiti pek pis, herkes kişisel çıkarından başka bir şey düşünmüyor!”
29 Eylül 1911'de İtalyanlar, Osmanlı Devleti’ne savaş ilân eder ve böylelikle Trablusgarp Savaşı başlar. 15 Ekim 1911 günü Atatürk, Trablusgarp'a gönüllü gitmek üzere -gazeteci Mustafa Şerif kimliği ile- Ömer Naci, Yakup Cemil gibi bazı arkadaşlarıyla birlikte İstanbul'dan ayrılır. Bu yolculuk sırasında Atatürk rahatsızlığı üzerine 15 gün İskenderiye'de tedavi görür daha sonra İskenderiye'ye gelmiş olan Nuri (Conker) ve Fuat (Bulca) Bey ile birlikte Trablusgarp'a geçer.
27 Kasım 1911 de Atatürk binbaşılığa yükselir. 19 Aralık günü, Ethem Paşa’nın yerine, Tobruk Bölgesi Komutanlığı’ na getirilir hemen sonrasında 22 Aralık günü İtalyanlar ağır yenilgiye uğratılır. 30 Aralık günü Derne'ye geçen Atatürk, Derne Doğu Kolu Komutanlığını üzerine alır. Atatürk 18 Ocak 1912 günü bir gözünde kan, sık nefes ve ateş şikayetleri nedeniyle Derne'de bulunan Hilalıahmer (kızılay) hastanesine yatırılır ve burada 15-20 gün kadar tedavi görür. Sol gözünde görme kaybı ve şehlalık oluşur. Tedaviden sonra 3 Mart günü İtalyanları tekrar ağır bir yenilgiye uğratır akabinde 6 Mart 1912 günü Derne Komutanlığı'na atanır.

8 Ekim 1912'de Balkan Savaşı başlar. 15 Ekim günü Osmanlı Devleti İtalyanlarla Ouchy (Uşi) Antlaşlmasını imzalayarak Trablusgarp ve Bingazi'yi İtalyanlara bırakır ve orada bulunan askerlerini geri çeker. Bu sırada Atatürk Balkan Savaşı'nda görev almak istediğini bildirir ve 24 Ekim 1912 günü İstanbul'a gitmek üzere Derne'den ayrılır. 20 Kasım 1912'de İstanbul'a ulaşan Atatürk Genel Karargah emrine verilir. Bu esnada 8 Kasım günü Selanik Yunanlılar tarafından işgal edilmiş, Bulgarlar ise Çatalca'ya kadar gelmişlerdir. 25 Kasım 1912 günü Atatürk, Gelibolu’da bulunan Bahr-i Sefid Boğazı (Çanakkale Boğazı) Kuva-yi Mürettebe Komutanlığı Harekât Şubesi Müdürlüğü’ne atanır (bu birlik daha sonra "Bolayır Kolordusu" adını alır). Atama üzerine Atatürk 1 Aralık günü İstanbul'dan ayrılarak Gelibolu'ya geçer. (Bu atama 1915 yılında yaşanacak olan Çanakkale Savaşı sırasında Atatürk'ün zaferden zafer koşmasını ve Anafartalar Kahramanı olarak ünlenmesini sağlayacak önemli bir etken olmuştur zira Atatürk burada bulunduğu dönemde bölge coğrafyasını tanıma fırsatı bulmuştur.)
Bu arada Atatürk’ün, General Litzmann’dan çevirdiği askerî eğitimle ilgili “Takımın Muharebe Talimi” adlı kitabının ikinci baskısı İstanbul’da yayımlanır.
1913 - 1918 ARASI
Trakya'da, 1913 Şubat ayı başlarında başarısız bir taarruz sonrasında birlikler Bolayır hattının gerisine çekilmek zorunda kalırlar. 16 Şubat'ta Çanakkale'de bulunan bazı birlikler yine Fahri Paşa Komutasında "Bolayır Kolordusu" adı altında birleştirilir. 17 Şubat tarihinde Atatürk ile Fethi (Okyar) Bey, Trakya'nın kurtarılması ile ilgili bir harekat planı hazırlarlar ve bu planı Harbiye Nezareti ve Başkomutan Vekili Ahmet İzzet Paşa'ya sunarlar. Ancak bu plan kabul edilmez bunun üzerine Atatürk ve Fethi Bey, Hurşit Paşa ile birlikte çalışamayacakları gerekçesiyle istifalarını isterler. Durumu yerinde görmek üzere Sadrazam ve Harbiye Nazırı olan Mahmut Şevket Paşa Gelibolu'ya gelerek Hurşit Paşa, Fahri Paşa, Fethi Bey, Enver Bey ve Atatürk ile görüşür. Bundan bir süre sonra 26 Mart günü Edirne Bulgarların eline geçer. 30 Mayıs günü savaş sona erer ve Londra Barış Antlaşması imzalanarak Edirne Bulgaristan'a bırakılır. 16 Haziran 1913 günü başlayan 2. Balkan Savaşı ile birlikte, Atatürk'ün Kurmay Başkanı olduğu Bolayır Kolordusu taarruza geçer ve Keşan, Enez, İpsala ve Uzunköprü'den sonra 21 Temmuz 1913 günü Edirne'yi Bulgarlardan geri alır. 10 Ağustos günü yapılan Bükreş Antlaşması ile savaş sona erer ve daha sonra 23 Eylül'de yapılan İstanbul Antlaşması ile Osmanlı - Bulgaristan sınırı yeniden belirlenir. Atatürk, Kolordusu ile birlikte 21 Temmuz 1913 günü Edirne'ye girer ve Bükreş Antlaşmasının imzalandığı gün olan 10 Ağustos gününe kadar Edirne'de kalır.
27 Ekim 1913 günü Atatürk, Sofya Ateşemiliterliğine atanır. 6 Kasım 1913 günü Atatürk’e, Bingazi muharebelerinde gösterdiği liyakat ve kahramanlık nedeniyle Dördüncü Rütbeden Osmanî Nişanı verilir. Atatürk Sofya'daki görevine başlamak üzere 19 Kasım 1913 günü trenle İstanbul'dan ayrılır.
Atatürk, devamlı olarak Fransızca mektuplaştığı Madam Corinne'ye 25 Ocak 1914 günü şu mektubu gönderir: “...Benim ihtiraslarım var, hem de pek büyükleri; fakat bu ihtiraslar, yüksek yerler işgal etmek veya büyük paralar elde etmek gibi maddî emellerin tatminiyle ilgili değil. Ben bu ihtirasların gerçekleşmesini vatanıma büyük faydaları dokunacak, bana da liyakatle yapılmış bir vazifenin canlı iç rahatlığını verecek büyük bir fikrin başarısında arıyorum. Bütün hayatımın ilkesi bu olmuştur. Ona çok genç yaşımda sahip oldum ve son nefesime kadar da onu korumaktan geri kalmayacağım.”

1 Mart 1914 günü Atatürk Yarbaylığa yükselir. 11 Mart günü ise Fransız hükümeti tarafından Şövalye Rütbesi’nden “Légion d’honneur” (Şeref Nişanı) verilir.
1 Ağustos 1914 günü I. Dünya Savaşı başlar ve Osmanlı Devleti 29 Ekim günü bu savaşa dahil olur. Bu gelişmeler üzerine Atatürk Kasım ayında Harbiye Nezaretine bir mektup yazarak Sofya'da ateşemiliterlik gibi masabaşı bir görevde kalmak istemediğini ve savaş hazrılığının olduğu bir ortamda herhangi bir kıtanın başında bulunmak istediğini bildirir. Ancak nezaretten bir cevap verilmez. Atatürk bunun üzerine Aralık ayında Başkomutan Vekili Enver Paşa'ya şu cümleleri içeren bir mektup yazar: “Vatanın müdafaasına ait faal vazifelerden daha mühim ve yüce bir vazife olamaz. Arkadaşlarım muharebe cephelerinde, ateş hatlarında bulunurken ben, Sofya’da ataşemiliterlik yapamam! Eğer birinci sınıf subay olmak liyakatinden mahrumsam, kanaatiniz bu ise, lütfen açık söyleyiniz!” Böylelikle 20 Ocak 1915 günü 19. Tümen Komutanlığına atanır. Kendisi 25 Ocak 1915 günü İstanbul'a gelir. Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa ile görüşür. 2 Şubat günü görev yeri olan Tekirdağ'a geçer.
1 Şubat 1915 günü Atatürk’e, Üçüncü
Rütbe’den Osmanî Nişanı verilir. 30 Nisan 1915 günü Atatürk'e,
Çanakkale Savaşı sırasında gösterdiği fedakârlık ve kahramanlıklar nedeniyle
“Muharebe Gümüş İmtiyaz Madalyası”, 17 Mayıs günü ise Arıburnu muharebeleri
hatırası olmak üzere Padişah adına “Muharebe Gümüş Liyakat Madalyası”, 23
Mayıs günü Almanya İmparatoru tarafından “Demir Haç” nişanı verilir. 1
Haziran 1915 günü Albaylığa terfi eder. 15 Temmuz günü fakfon harp
madalyası, 1 Eylül günü ise Anafartalar Grubu Komutanlığı’ndaki üstün
başarıları nedeniyle “Muharebe Gümüş Liyakat Madalyası” verilir. (25 Nisan
1915’te Arıburmu’na yapılan Anzak çıkartması, 19. Tümen kumandanı Yarbay
Mustafa Kemal’in insiyatif alarak ve başında bizzat kendisi bulunarak, 57.
Alayı Conkbayırına hareket ettirmesi sayesinde durdurulmuştur. 25 Nisan
çıkartmasından bir sonuç alamayan işgal kuvvetleri 6/7 Ağustos gecesi Suvla
Koyu yönünden yeni bir çıkartma yapmış ve Conkbayırına kadar ulaşmayı
başarmışlarken, durumun nazikliğini gören ve ordu komutanı ile görüşerek
orada bulunan bütün birliklerin kendisine bağlanmasını isteyen ve böylelikle
Anafartalar Grup Komutanlığına getirilen Albay Mustafa Kemal Bey tarafından
10 Ağustos günü düzenlenen süngü hücumu ile geri püskürtülmüşlerdir. Aynı
kuvvetler sırasıyla 16 Ağustos Kireçtepe, 21 Ağustos Anafartalar ve son
olarak 27 Ağustos Kayacık Ağılı Muharebelerinde yine Albay Mustafa Kemal
tarafından geri püskürtülmüşlerdir.)
.jpg)
Atatürk 10 Aralık günü Çanakkale'den ayrılırak ertesi günü İstanbul'a gelir. Sofya'da bulunan arkadaşlarını ziyaret etmek üzere 12 Ocak 1916 günü İstanbul'dan ayrılır. Ancak 16 Ocak günü karargahı Edirne'de bulunan 16. Kolordu Komutanlığına atanır, bunun üzerine 17 Ocak günü Sofya'dan İstanbul'a döner. Aynı gün kendisine “Anafartalar Grubu Komutanlığı” dönemindeki üstün başarıları nedeniyle “Muharebe Altın Liyakat Madalyası” verilir. 27 Ocak günü Edirne'ye gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır. Yine Anafartalar Grubu Komutanlığı döneminde gösterdiği üstün başarıları nedeniyle Atatürk'e 1 Şubat 1916 günü “İkinci Rütbe’den Osmanî Nişanı” verilir.
16. Kolordu Karargâhı’nın Edirne’den Diyarbakır’a kaydırılması kararı üzerine 11 Mart 1916 günü Atatürk, beraberinde Kurmay Başkanı İzzettin (Çalışlar) Bey ve karargâh mensupları olmak üzere saat 11.00’de Edirne’den trenle hareket eder ve akşam İstanbul’a gelir. 15 Mart günü ise Diyarbakır'a gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.
1 Nisan 1916 günü Diyarbakır'da iken Generalliğe terfi eder. 27 Temmuz 1916'da Atatürk’e, Birinci Dünya Savaşı, özellikle Çanakkale muharebelerindeki üstün başarıları nedeniyle Avusturya-Macaristan Hükûmeti’nce Üçüncü Rütbe’den Muharebe Liyakat Madalyası verilir. 12 Aralık 1916 da ise Atatürk’e Muş ve Bitlis cephelerindeki başarıları nedeniyle “İkinci Rütbe’den Mecidî Nişanı” verilir. 16 Mart günü 2. Ordu Komutanlığına atanır.

5 Temmuz 1917 günü Atatürk, Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı’na bağlı 7. Ordu Komutanlığı’na atanır. İstanbul'a gitmek üzere 10 Temmuz günü Diyarbakır'dan ayrılır ve 16 Temmuz günü İstanbul'a ulaşır. Atatürk, İstanbul’a gelişini takiben Başkomutan Vekili Enver Paşa ve Yıldırım Orduları Grubu Komutanı Mareşal Falkenhayn ile görüşür, kısa süre içinde harekete hazır olmak üzere 7. Ordu Karargâhı’nı oluşturarak görev yeri olan Halep'e gitmek üzere 15 Ağustos 1917'de İstanbul'dan ayrılır.
9 Eylül 1917 günü Atatürk'e Avusturya-Macaristan hükümeti tarafından İkinci Rütbe’den Harp Alâmeti Askerî Liyakat Madalyası, 23 Eylül 1917 günü ise, Doğu cephesindeki muharebelerde gösterdiği yararlıklar nedeniyle, o dönemde en yüksek dereceli madalya olan “Muharebe Altın İmtiyaz Madalyası” verilir. Mareşal Falkenhayn ile aralarında anlaşmazlıklar olması üzerine 6 Ekim 1917 günü 7. Ordu Komutanlığı'ndan istifa eder ve istirahat izni alarak 15 Ekim 1917 günü İstanbul'a gelir. (25 Şubat 1918'de Mareşal Falkenhayn görecden alınır yerine Mareşal Liman Von Sanders getirilir). 7 Kasım 1917 günü Atatürk'e Genel Karargah'ta görev verilir. 15 Aralık 1917 günü, Veliaht Vahdettin Efendi’nin maiyetinde Almanya’ya gitmek üzere İstanbul’dan trenle hareket eder. Alman Genel Karargâhı’nı ve Alman cephelerini ziyaret amacıyla düzenlenen ve 15 Aralık 1917 - 4 Ocak 1918 arasını kapsayan bu seyahat sırasında Veliaht Vahdettin ile Mustafa Kemal Paşa birbirlerini yakından tanıma imkanı bulurlar. 16 Aralık günü Atatürk’e, o güne kadarki üstün başarıları nedeniyle “Birinci Rütbe’den Kılıçlı Mecidî Nişanı”, 19 Şubat 1918 günü, Alman İmparatoru tarafından Birinci Rütbe’den Kılıçlı Cordon de Prusse Nişanı ve 11 Mayıs 1918 günü ise "Harp Madalyası" verilir.
25 Mayıs 1918 günü böbreklerindeki rahatsızlık nedeniyle Viyana ve oradan Karlsbad'a gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır ve kaplıcada tedavi gördükten sonra 2 Ağustos 1918 günü İstanbul'a döner.

5 Ağustos 1918 günü Atatürk, Başyaver Naci (Eldeniz) Bey aracılığıyla randevu isteyerek, Padişah Vahdettin’le görüşür ve görüşmede padişaha Başkomutanlığı üzerine almasını, kendisine Başkomutan Vekili değil, Genelkurmay Başkanı seçmesini tavsiye eder. Bu görüşmenin hemen sonrasında 7 Ağustos günü Atatürk, Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı’na getirilmiş olan Mareşal Liman von Sanders’in emrindeki 7. Ordu’ya tekrar komutan olarak atanır. (Liman Paşa ile Atatürk 1915 yılındaki Çanakkale Kara Savaşı sırasında birlikte çalışmışlardı, birbirlerini iyi tanıyorlardı.) 8 Kasım günü Padişah Vahdettin’in iradesiyle “Başkomutanlık Vekâleti” unvanının “Başkomutanlık Genelkurmay Başkanlığı” adına çevrildiği ve bu görevin, yine Harbiye Nazırı Enver Paşa tarafından yürütüleceği bildirilir. Atatürk Padişah ile üstüste iki görüşme daha yapar ancak Padişah kendisini Suriye'ye 7. Ordu'ya atadığını belirtir. Nihayetinde Atatürk Halep'e gitmek üzere 22 Ağustos 1918 günü İstanbul'dan ayrılır. 19 Eylül günü İngilizlerin Filistin'de başlattıkları genel taarruz sonucu 8. Ordu Cephesinin yarılması üzerine, düşman tarafından çevrilmemeleri için 7. Ordu'ya önce Şeria Nehri'nin doğusuna, sonra Rayak'a ve ardından Halep'e çekilme emri verir. 22 Eylül 1918 günü Atatürk’e, olağanüstü hizmetleri ve ordusunu imhadan kurtardığı için fahrî yaverlik (fahri yaveran-ı hazret-i şehriyari) unvanı verilir.
Almanya'dan sonra 5 Ekim 1918 günü Osmanlı Devleti de ateşkes isteğinde bulunur. 8 Ekim günü Talat Paşa sadrazamlıktan istifa eder. Kabine kurma görevi Tevfik Paşa'ya verilir. 11 Ekim günü Atatürk, Halep’ten Padişah Vahdettin’e iletilmek üzere Başyaver Naci (Eldeniz) Bey’e şu telgrafı gönderir: “...Vatanımın selâmetinin temini bakımından arz ederim ki, Tevfik Paşa Hazretleri gerçekten müşkülâta tesadüf etmişlerse sadaretin derhal İzzet Paşa Hazretlerine verilmesi ve onun da, esası Fethi (Okyar), Tahsin (Uzer), Rauf (Orbay), Canbulat, Azmi, Şeyhülislâm Hayri ve âcizlerinden (kendisini kastediyor) oluşan bir kabine teşkil etmesi zarurîdir. Adı geçen kişilerin oluşturacağı kabinenin vaziyete hâkim olabileceği görüşündeyim. ..Mümkün ise bu kimselerin Padişahıza arzını rica ederim.” Aynı gün Atatürk Ahmet İzzet Paşa'ya da telgraf çekerek kabinede Harbiye Nazırlığını kendisine vermesini önermiştir. 14 Ekim günü Ahmet İzzet Paşa kabine kurar ancak Harbiye Nazırlığı ve Başkomutanlık Genelkurmay Başkanlığı görevini kendi üzerine alır. 15 Ekim günü Ahmet İzzet Paşa Atatürk'e göndeidiği telgrafta şöyle yazar: Barıştan sonra Tanrı’nın lütfu ile işbirliği yaparız.” Atatürk bu telgrafa 16 Ekim günü şu cevabı verir: “Barış gecikecektir, barışa kadar çok buhranlı anlar geçireceğiz. Bu devrede vatana faydalı olabilirsem düşüncesiyle Harbiye Nezareti’ni istemiştim. Yoksa barışa kavuştuktan sonra onun huzur ve sükûnu içinde Harbiye Nazırlığı'nı benden çok mükemmel yapacak kişiler bulunabilir. Buna nazaran barıştan sonra işbirliğimizi hiç de zorunlu, hattâ gerekli görmüyorum.”
23 Ekim günü İngilizlerin Halep'e taarruzu sonucu Atatürk Ordu karargahını Katma'ya alır. 28 Ekim itibarıyle birlikler İskenderun-Belen-Antakya-Der el Cemal-Tellürrifat çizgisinden oluşan hattı korurlar. Dolayısıyla Misak-ı Millî’de sınır olarak "Mondros Mütarekesi gününde bize ait olan yerler" ele alındığından bu hat güney sınırımız olarak kabul edilmiştir.

30 Ekim 1918 günü Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanır. Aynı gün, antlaşma gereği yabancı subaylara el çektirilmesi gerektiğinden Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı Liman Paşa'dan alınır ve Atatürk'e verilir. Atatürk görevi devralmak için Adana'ya geçer. Komutanlık görevini devraldıktan sonra Atatürk Liman Paşa'ya şu sözleri söyler: "Müsterih (rahat) olunuz. Sizde hiçbir kusur ve kabahat düşünmüyorum. Kusur ve kabahatin büyüğü, sizi mensup olmadığınız bir milletin orduları başına getirenlerdedir. Şimdi siz belki feci akıbetlere duçar olacaksınız (uğrayacaksınız). Belki ben; yalnız ben değil, bütün Türk milleti aynı akıbetlere uğrayacağız; fakat, ikimizin de müsterih ve mü teselli olabileceğimiz (avunabileceğimiz) bir nokta vardır; o da felaketlerin müsebbibi (sorumlusu), siz veya ben olmayışımızdır; mensup olduğumuz imparatorlukların başında ve idaresinde bulunanlardır." Atatürk 3 Kasım günü antlaşma maddelerini öğrenir öğrenmez İstanbul Hükümetine gönderdiği telgraflar yoluyla endişelerini dile getirmeye başlar. İngilizler Paşanın bu endişelerini haklı çıkaracak tarzda bir hareket ile 3 Kasım günü Musul’u işgal ederler. 5 Kasım günü ise Halep’e erzak taşınabilmesi için İskenderun - Halep tren hattının kendilerine açılmasını isterler. Aynı gün yanına gelen Ali Fuat Paşa'ya ise şunları söyler: “...Zat-ı şahane kendi tahtını düşünecektir. Artık bundan sonra milletin, kendi haklarını kendisinin araması ve müdafaa etmesi, bizlerin de ona bu yolu göstermemiz ve ordu ile yardım etmemiz lazımdır.” Yine aynı gün birliklere “İskenderun’a asker çıkarılması halinde, gerekirse silâh kullanılarak bu durumun menedileceği” emrini verir. 6 Kasım günü Sadrazam Ahmet İzzet Paşa bu emri geri çekmesini ister. Atatürk çekmeyeceğini şöyle bildirir: "İngilizler’in kandırıcı muamele, teklif ve hareketlerini İngilizler’den ziyade muhik (haklı) ve nazik gösterecek ve buna mukabil cemile (yaranma) ibrazımı (gösterme) mutazammın olacak (kapsayacak) emirleri tatbik etmeye yaradılışım elvermediğinden, hâlbuki Başkomutanlık Genelkurmay Başkanlığının düşünceleri doğrultusunda hareket edemediği takdirde birçok töhmet altında kalacağım tabii olduğundan, komutayı hemen teslim etmek üzere, yerime tayin edeceğiniz zata ivedi tebliğini hassaten(özellikle) istirham eylerim (rica ederim).” Çok geçmeden 8 Kasım günü İngilizler İskenderun'un teslimini isterler. Ahmet İzzet Paşa Atatürk'ten İngilizlerin bu isteğinin yerine getirilmesini ister. Ancak Atatürk İskenderun'u vermemekte ısrarcıdır ve cevabı şu olur: “...Acz ve zafımız derecesini pekâlâ bilirim. Bununla beraber devletin yapmaya mecbur olduğu fedakârlığın derecesini de belirleme ve sınırlama gerekeceği kanaatini muhafaza ederim. ...İngilizlerin elde edebilecekleri neticeyi onlara kendi yardımımızla bahşetmek tarihte Osmanlılık için, bilhassa bugünkü hükümetimiz için kara bir sayfa oluşturur. ...Bilhassa yüksek şahsiyetinizce yakinen malûm bulunmuştur ki, âcizleri her ne hal ve vaziyette bulunursam bulunayım doğru olduğuna kani bulunduğum ve gerekenlere söylemeyi ve ulaştırmayı memleketin selâmeti gereği kabul ettiğim görüşlerime tâbi olmaktan nefsimi menetmeğe gücüm yetmez.” Aynı gün Ahmet İzzet Paşa istifa eder ve 10 Kasım günü Atatürk'e şu telgrafı gönderir: “Zât-ı devletleri bir an evvel İstanbul’a gelmelisiniz. Sizinle görüşmeye ihtiyacım var!”
Bunlar olurken diğer yandan 6 Kasım günü İngilizler ile Çanakkale’de yapılan protokol ile Çanakkale’nin işgaline izin verilir. Ve 7 Kasım günü mayın temizleme bahanesi ile işgal kuvvetleri Boğaza girer, ardından 9 Kasım günü Boğazın her iki kıyısına İngiliz askeri çıkartılır. 1915 te geçemedikleri Çanakkale'yi masabaşında ele geçirmişlerdir...
10 Kasım 1918 günü Atatürk'e "7 Kasım 1918 günü Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı'nın kaldırıldığı ve kendisinin Harbiye Nezarareti emrine verildiği" bildirilir, bunun üzerine Atatürk aynı günün akşamı İstanbul'a gitmek üzere trenle Adana’dan hareket eder.
13 KASIM 1918 - 16 MAYIS 1919
KASIM 1918
13 Kasım 1918 Çarşamba günü, tam da işgal donanmasının İstanbul’a
girdiği gün, Atatürk İstanbul’a ulaşır. Yaveri Cevat Abbas (Gürer) ile
birlikte Haydarpaşa Garından Kartal istimbotu ile karşıya geçerler. O
anı Cevat Abbas şöyle anlatır: "“İstanbul’a geldiğimiz günü hiç unutmam.
Şehrin çok hazin bir hali vardı. İstanbul, düşman donanmalarının limana
girmeleri felâketinin matemini tutuyor, bu büyük matemine Atatürk’ü de
ortak ediyordu. Atatürk’le ben, askerî ulaşıma ait bir köhne motor ile
deniz ortasında yaslanan bir çelik ormanının içinden geçiyorduk.
Atatürk’ün zarif dudaklarından “Geldikleri gibi giderler!”
cümlesini işittiğim zaman, mütarekenin doğurduğu derin ve elemli
ümitsizliği derhal unutmuştum. Cevabımda acele ettim: “Size nasip
olacak, siz bunları kovacaksınız Paşam!” dedim. Gülümsedi, aziz başının
içinde şekillenmeye başlayan vatanı kurtarma plânlarını bir an için
yeniden geçiriyor gibi daldı, sonra: “Bakalım!” dedi". Atatürk o gün
Pera Palas'a yerleşir. (Burada 8-10 gün kaldıktan sonra bir süre de
Halep’ten dostu olan Salih Fansa’nın evinde kalır sonrasında 16 Aralık
günü Şişli’de Madam Kasabyan'dan kiraladığı üç katlı eve taşınır.
Şişli'ye taşınınca annesi Zübeyde Hanım ve kızkardeşi Makbule'yi yanına alır
ve üçüncü katı onlara ayırır. Kendisi orta katı, yaveri ise alt katı
kullanır.)
14 Kasım 1918 Perşembe günü Atatürk Pera Palas’ta Rauf (Orbay) Bey ile
görüşür. Daha sonra Rauf Bey ile birlikte Sadrazamlıktan istifa eden Ahmet
İzzet Paşa’yı ziyarete gider ve birlikte görüşürler. İzzet Paşa’yı yeniden
hükümet kurması konusunda ikna ederler. Ama bunun için önce Tevfik Paşa
hükümetinin güvenoyu almasının önüne geçilmesi ve düşürülmesi gerekmektedir.
Bu amaçla Atatürk, Rauf Bey (İzzet Paşa hükümetinde Harbiye nazırı idi),
Fethi (Okyar) Bey (İzzet Paşa hükümetinde Dahiliye nazırı idi) ve İsmail
Canbulat (eski Dahiliye nazırı) birlikte çalışmaya başlarlar. Bu kadroda yer
alan Rauf Bey ve İsmail Canbulat’ın İzmir suikasti davasında yargılanmış
olmaları tarihin cilvelerinden biri olsa gerektir. Ahmet İzzet Paşa ise
ilerleyen süreçte İstanbul hükümetlerinde görev almayı tercih etmiştir.
Fethi Bey ise her zaman Atatürk ile birlikte çalışmıştır. Atatürk aynı
gün Pera Palasta İngiliz gazetecisi Ward Price ile bir görüşme yapar.
Atatürk’ü “İngiliz ajanı” olarak nitelendirenlerin sözde dayanaklarından
birisi budur. Ward Price 1957 yılında “Çok Özel Gazeteci” adlı bir kitap
yazmış ve kitabında Atatürk’’ün 1918’deki görüşmede kendisine, “Eğer
İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa, İngiltere
yönetiminde bulunan tecrübeli Türk valileriyle çalışmak gereğini
duyacaklardır. Böyle bir yetki çerçevesinde hizmetlerimi sunabileceğim
uygun bir yerin mevcut olup olamayacağını bilmek isterim” dediğini iddia
etmiştir. Tabi bu gazetecinin böylesine önemli bir konuyu neredeyse 30
yıl sonra kaleme almış olması, görüşmede olmadığı halde Refet bey’in de
bulunduğunu yazmış olması gibi bir hata bir tarafa, Atatürk'ün Çanakkale
başta olmak üzere, Suriye cephesinde İngilizlerle savaşmış olması,
Mondros Ateşkes antlaşmasının ardından İskenderun’a asker çıkarmak
isteyen İngilizlere ateşle karşılık verilmesini emretmiş olması,
ilerleyen süreçte İngiliz ve diğerleri dahil manda fikirlerine karşı
çıkmış olması ve daha da önemlisi Atatürk'ün karakterinin böyle bir şeye
uygun olmadığı, herkesçe malumdur. Atatürk ilerleyen günlerde başka
gazetecilerle de görüşmeler yapacak, beyanatlar verecektir. Atatürk aynı gün Pera Palas otelinde Minber, Vakit ve Zaman
gazetelerinin muhabirlerine mülakat verir.
18 Kasım
1918 Pazartesi günü Tevfik Paşa Hükümetinin ilk güven oylaması yapılır
ve oylamada 84’ü kabul, 27’si red ve 3’ü çekimser toplam 114 oy
kullanılır. Hükümetin düşmeyeceği belli olmuştur. Çoğunluk
sağlanamadığı için 19 Kasım’da bir oylama daha yapılacaktır. Atatürk ve
arkadaşlarının çabaları sonuç vermemiştir.
Atatürk'ün kabinede Harbiye Nazırı olmak istemesindeki ısrarının sebebi;
Atatürk'ün Harbiye Nazırı olarak Padişah ile birlikte Anadolu'ya geçerek
birlikte savaşma niyetini destekleyen bir diğer olay şudur;
12 Ocak 1920’de toplanan Mebusan Meclisine Hakkari milletvekili olarak
katılan Temsil Heyeti üyesi Mazhar Müfit Bey (Kansu), İstanbul’da iken
beklenmedik bir şekilde padişah tarafından çağırılır. Yaptıkları görüşmede
padişah, Atatürk'ün hatırını ve İstanbul’a gelip gelmeyeceğini sorar.
Sonrasında Mazhar Müfit’e “memleketi düşmandan kurtarmak için çareniz nedir”
diye sorar. Mazhar Müfit, “Efendimizin Anadolu’ya hatta Bursa’ya teşrifleri
ile sorun çözülür” cevabını verir. Padişah “ne suretle? diye karşılık verir.
Mazhar Müfit, “Çünkü halk padişahlarını başlarında görürse bir kıyam-ı umumi
olur ki düşman buna dayanamaz” şeklinde yanıtlar. Padişah buna sinirlenir ve
“atalarımızın başkentinden kaçmamı mı teklif ediyorsunuz” der. Mazhar
Müfit’in cevabı ise görüşmeyi sonlandırır; “Hayır, milletin ve vatanın bu
sıkışık ve zor zamanında atalarımız gibi milletin başına geçmenizi teklif
ediyorum.” Şüphesiz ki Mazhar Müfit bu teklifi kendi kişisel kararı ile
yapacak durumda değildi, belli ki bu teklif Atatürk'ün teklifidir.
Atatürk, padişah ve hükümeti Anadolu’ya geçirme düşüncesini 2 Şubat 1923 te
İzmir İktisat Kongresi için hazırlanan salonda yapılan sohbet toplantısında
da dile getirmiştir.
ARALIK 1918
20 Aralık 1918 Cuma günü Atatürk, Cuma selâmlığını takiben mahfil-i
hümayun’da Padişah Vahdettin tarafından kabul edilir. Aynı günün akşamı, Katma’dan
İstanbul’a dönen Ali Fuat Paşa, Atatürk'ü Şişli’deki evinde ziyaret
eder ve beraber içinde bulundukları durumu gözden geçirirler.
OCAK 1919
15 Ocak 1919 Çarşamba günü Atatürk, Şişli’deki evinde Albay
İsmet (İnönü) Bey’le görüşür ve kendisine “Hiçbir sıfat ve salâhiyet
sahibi olmaksızın Anadolu’ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtuluş
çarelerini aramak için en uygun mıntıka ve beni o mıntıkaya götürecek en
kolay yol hangisi olabilir?” diye sorar. İsmet Bey'in verdiği cevap: “Yollar çok, mıntıkalar
çok” şeklinde olur.
ŞUBAT 1919
4 Şubat 1919 Salı günü, Alemdar gazetesinin yazarlarından Refii Cevat
(Ulunay), röportaj için Atatürk'ü Şişli’de kaldığı evde ziyaret eder.
Çanakkale Savaşları’na ilişkin sorularını bitirdikten sonra ayrılmak üzere
ayağa kalktığı zaman Atatürk kendisine bir soru sorar. Refii Cevat, bu
görüşmeyi şöyle aktarır:
MART 1919 11 Mart 1919
Salı günü Atatürk, resmî elbisesiyle Sanasaryan Hanı’nın taraçasında
-bir gün evvel tutuklanan- Fethi (Okyar) Bey ve diğer bazı kişileri
ziyaret eder. (Fethi Bey İttihatçı olduğu gerekçesi ile 10 Mart günü
tutuklanmış ve daha sonra 2 Haziran’da Malta’ya sürülmüştür. 1921
yılında salıverildikten hemen sonra Ankara’ya geçerek Milli Mücadele’ye
katılmıştır.)
NİSAN 1919
15 Kasım 1918 Cuma günü Atatürk cuma selamlığını takiben mahfil-i
hümayun’da (Padişahlar tarafından yaptırılmış Camilerde (Selatin Cami)
padişahların namaz kılması için ayrılmış kafesle çevrili yer) Padişah
Vahdettin tarafından kabul edilir. Cepheden yeni gelmiş bir kumandan
olarak padişaha genel durum hakkında bilgi sunar. (Mondros
Antlaşması'ndan sonra
Atatürk, Padişah Vahdettin ile 15 Kasım 1918, 22
Kasım 1918, 29 Kasım 1918, 20 Aralık 1918, 15 Mayıs 1919 ve 16 Mayıs
1919 tarihlerinde olmak üzere toplam altı defa resmi görüşme yapmıştır.)
16 Kasım 1918 Cumartesi günü Atatürk, Pera Palas’ta, Çanakkale
savaşlarına katılmış ve Anzak birliklerine kumandanlık etmiş olan
İngiliz Generali William Birdwood ile görüşür. 25 Nisan 1915 sabahı
Anzakların yaptığı çıkarma, önce 27. Alay’a ait birliklerce karşılanmış
ancak buna rağmen ilerleyen kuvvetler, başında bizzat 19.Tümen kumandanı
Yarbay Atatürk’in bulunduğu 57. Alay’ın bölgeye yetişmesi ile
durdurulmuş ve geri püskürtülmüşlerdi. Ve iki komutan 8.5 ay boyunca
aynı cephede karşılılı olarak savaşmışlardı. General Birdwood,
Atatürk'ün Perapalas’da kaldığını öğrenince, Refakat Subayı sporcu Sedad
Rıza, Dr. Râsim Ferid’e, generalin kendisiyle görüşmek istediğini söyler
ve buna aracı olmasını rica eder. Doktor bunu Atatürk'e bildirince o da
General Birdwood için “hemen gelsin” der. Görüşme sırasında Dr. Râsim
Ferid de hazır bulunmuştur. Anzaklara ve 1915-1916’da Gelibolu
Yarımadası’nın boşaltılmasında İngilizlerin Çanakkale Ordusu’na
komutanlık eden Birdwood bu görüşmede son derece saygılı davranmış ve
birkaç nezaket sözünden sonra aralarında şu konuşma olmuştur:
Birdwood: “Ekselans, bizi nasıl yendiniz?”
Atatürk: “Sizin de, bizim de tarih ceridemiz var, tarih yazar.”
Birdwood: “Sizin ağzınızdan duymak, öğrenmek istiyorum.”
Bunun üzerine Atatürk, Dr. Râsim Ferid Taylan’dan kâğıt–kalem ister. O
da bir reçete kâğıdı ile altın kurşun kalemini verir. Atatürk bir kroki
çizer ve onu göstererek şöyle der:
“Şu tarihte karaya çıktınız. Filanca saata kadar siz şu, biz bu durumda
idik. Herşey lehinizde idi; neden şu çizgide durdunuz ve ilerlemediniz?”
Birdwood: “Askerlerimiz çok yorulmuştu.” Bundan sonra Conkbayırı’nın
krokisini çizen Atatürk: “Siz filan gün şu doğrultudan hareket ettiniz
ve şu durumu aldınız. Niçin ilerlemediniz?”
Birdwood: “Biz ilerledikçe arkadan su yetişmedi, asker susuz kaldı ve
durdu.”
Atatürk: “Görüyorsunuz ki ben bir şey yapmadım; önce yorgunluk, sonra
susuzluk ordunuzu durdurdu.” Ayağa kalkan Birdwood :
“Sizin gibi kahraman ve uluvv-i-cenâb sahibi bir general tanımadım” der;
iki general kalkar, kucaklaşır ve sonra otururlar. Birdwood giderken:
“Müsaade ederseniz bu kâğıtla bu kalemi bir hatıra olarak saklayayım”
der.
Birdwood ilerlemiş yaşına rağmen 1938 yılında Gazi Atatürk Atatürk’ün
cenaze törenine katılma nezaket ve saygısını göstermiş ve ayakta
durmadaki zorluğu nedeniyle arkasına destek konularak cenazeyi
selamlamıştır.
17 Kasım 1918 Pazar günü Minber gazetesinde “Atatürk ile Mülakat” adı
ile bir yazı yayınlanır. Minber gazetesi yayın hayatına 1 Kasım 1918’de
başlamış, 22 Aralık 1918’de son yayınını yapmıştır. Atatürk ve Ali Fethi
(Okyar) Bey gazetenin ortaklarıdır. Gazetede günlük siyasi ve ekonomik
haberlerin yanısıra Atatürk'ün 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelişi ve
padişahla yaptığı görüşmelerle ilgili haber ve yine kendisi ile yapılan
iki ayrı mülakat yayımlanmıştır. Gazete özellikle bugünlerde Tevfik Paşa
Kabinesinin güven oyu almasını önlemek için, kabineye yönelik
eleştirilere ağrılık vermiştir. Minber gazetesinde “Hatib” takma adıyla
çıkan yazıların da Atatürk'e ait olduğu yönünde bir takım tartışmalar
vardır. Fethi Okyar anılarında, gazete çıkarma önerisinin Atatürk'ten
geldiğini ve Paşanın kendisine; “İzzet Paşa iktidarda kalsa bile
muhâliflerin tazyikine dayanamayacak, Padişah kabinedeki İttihatçıları
muhakkak tasfiye ettirecektir. Memleketi perişan eden ve muhalefet adı
altında irtikap edilen taarruz ve tahripler de, daha çok gazeteler
vasıtasıyla oluyor. Bunlara karşı milleti uyandırmak için en iyi vasıta,
aynı yoldan mukabele etmek, yani bir gazete çıkartmaktır. Benim
maaşlarımdan biriktirdiğim biraz param var. Onu koymaya hazırım. Ben
askerîm.. İmtiyaz alamam… Sen, bugün genellikle haklı tenkid
sebeplerinin çoğunun dışında kaldın, hatta düşmanlarımıza anlatabilmek
için gel, beraberce bir gazete çıkaralım.” dediğini yazmıştır.
17 Kasım’da gazetede yayımlanan ve Atatürk'le yapılan mülakatın bir
bölümü şöyledir; “...Ben en iyi siyasetin, her türlü anlamıyla en çok kuvvetli
olmakta bulunduğunu kabul ederim. En çok kuvvetli olmak sözünden amacım,
yalnız silâh kuvveti olduğunu zannetmeyiniz. Aksine, asker olmama rağmen
bu, bence kuvvet bileşkesini oluşturan etkenlerin sonuncusudur. Benim
belirtmek istediğim moral, bilim, ahlâk ve teknoloji bakımlarından
kuvvetli olmaktır. Bu saydığım niteliklerden yoksun olan bir milletin
bütün fertlerinin en son silâhlarla donatıldığını farz etsek bile
kuvvetli olduğunu kabul etmek doğru olmaz.”
Minber muhabirinin İngilizlere karşı beslediği hisler hakkındaki soruya
ise Atatürk, Birinci Dünya Savaşı süresince Arıburnu, Anafartalar ve
Filistin cephelerinde vatan savunması amacıyla İngilizlerle savaştığına
işaret ederek, askerliğin gereği olan bu hizmetleri bir yana bıraktığını
ve kalbinde kin ve düşmanlık hislerinin yer bulmadığını belirtir ve; “İngilizler,
Osmanlı Milletinin hürriyetine ve devletimizin istiklaline riayette
gösterdikleri hürmet ve insaniyet karşısında yalnız benim değil, bütün
Osmanlı Milletinin İngilizlerden daha hayır-hâh bir dost olamayacağı
kanaatiyle mütehassıs olmaları pek tabiidir.” şeklinde cevap verir.
Atatürk aynı gün Harbiye Nazırı Abdullah Paşa’yı ziyaret eder.
19 Kasım 1918 Salı günü Atatürk, Meclis-i Mebusan locasından Tevfik Paşa
Kabinesi’nin güven oylamasını izler. Oylama öncesinde Atatürk
milletvekillerinin bir bölümü ile topluca bir görüşme yapar ve
düşüncelerini aktarır. Bazı milletvekilerinin hükümet kurulamazsa
Padişahın meclisi feshedebileceği kaygısını dile getirmesine karşılık
Atatürk, her halikarda meclisin kapatılacağı cevabını verir (nitekim
daha sonra kapatılmıştır). Atatürk'ün ifadesiyle, toplantıda bulunanlar oylamada
güvenoyu vermeyeceklerini söylemişlerdir, ancak buna rağmen yapılan
oylamada Tevfik Paşa
kabinesi 33 red oyuna karşılık 91 kabul oyu ile güven oyu alır.
Bunun üzerine Atatürk son bir çare olarak Padişahla görüşme talebinde
bulunur ve kendisine 22 Kasım için randevu verilir.
22 Kasım 1918 Cuma günü Atatürk, cuma selâmlığını takiben mahfil-i
hümayun’da Padişah Vahdettin tarafından kabul edilir. Atatürk
düşündüklerini söylemeye fırsat bulamadan padişahın sürpriz sorusu ile
karşılaşır.
- Ordunun kumandan ve subayları eminimki seni çok severler. Bana teminat
verir misiniz ki onlardan bana bir zarar gelmeyecektir?
- Ordu tarafından aleyhte harekete dair duyduklarınız mı var efendim?
- Padişah gözlerini kapar, soruyu cevapsız bırakır. Atatürk soruyu şöyle
cevaplar:
-Gerçi ben İstanbul‟a geleli ancak birkaç gün oldu. Buradaki hali
yakından bilmiyorum. Ordu kumandan ve subaylarının zatı şahanelerinize
karşı bulunması için hiçbir sebep olabileceğini sanmıyorum. Onun için
temin ederim ki hiçbir fenalık beklemeyiniz. Padişah kafasındaki
endişeyi şu sözlerle dile getirir:
-Yalnız bugünden bahsetmiyorum. Bugünden ve yarından! Ardından
Atatürk’den beklentilerini açıklayan şu cümle ile görüşmeye son verir:
-Siz akıllı bir kumandansınız. Arkadaşlarınızı tenvir (aydınlatma) ve
teskin (yatıştırma) edeceğinizden eminim.
Atatürk bu görüşmeden istediği sonucu alamadan çıkar. Son sözlerinden
Padişahın bazı şeylere zaten karar vermiş olduğunu, bunu uygulama
sırasında ordudan gelecek tepkiyi azaltmak için kendisini kullanmak
istediğini düşünür, şimdi gereken şey bu kararların ne olduğunu anlamaya
çalışmaktır. Anlamak uzun sürmeyecektir. (Meclis-i Mebusan’ın
kapatılması.) Artık düşündüklerini gerçekleştirmek için siyasi yollar
bir bir tükenmiştir. İlerleyen süreçte başka başka çareler üzerinde
düşünülecektir.
Atatürk işgal kuvvetlerinin ilerleyen günlerde tüm Anadolu’yu işgal edecek
olduklarını görüyordu. Olacakları İstanbul’a asker çıkarılmasını
engelleyerek en baştan önlemek istiyordu. Ne olacaksa daha o anda olmalı
idi. İşgallere karşı durarak daha makul bir antlaşma yapmak istiyordu.
Ordunun terhis edilmesini ve silahlarını teslim etmesini önleyebilirdi. Yine
de başarılı olamazsa padişah ve hükümeti Anadolu’ya geçirerek savaşı
birlikte başlatmak niyetinde idi. Bunu gerek Yunus Nadi’ye (“Ben o zaman
dahi Harbiye Nazırı olarak dahil olacağım bir Hükümet'in akdedeceği mütareke
öyle olmaz ve onun tatbikatı bizi bilahare bu kadar müşkülata uğratmış
bulunmazdı. Daha İstanbul'da iken Hükümet'e iştirakim mümkün olsaydı, Milli
Halas (kurtuluş) işi daha oradan başlamış olurdu", Kurtuluş Savaşı Anıları)
ve gerekse de Hikmet Bayur’a (“Padişah ve hükümeti alır Anadolu’ya çeklir,
mütareke ve barış görüşmelerini oradan idare ederdim”, Atatürk hayatı ve
eseri) anlatmıştır. (Payitahtın Anadolu’da bir yere taşınması fikri daha
önce 18 Mart 1915 Çanakkale Savaşı sırasında gündeme gelmiş ve merkez olarak
Konya düşünülerek hazırlıklar yapılmış idi.)
29 Kasım Cuma günü Atatürk, cuma selâmlığını takiben mahfil-i hümayun’da
Padişah Vahdettin tarafından kabul edilir. Bundan sonraki görüşmeleri 20
Aralık 1918, 15 Mayıs 1919 ve 16 Mayıs 1919 tarihlerinde olacaktır.
Kasım ayı sonunda Atatürk, gazeteci ve yazar Aka Gündüz’e şunları söyler: “Bütün
milletin bilmesi lâzımdır ki, memleketin uğradığı bu kaza ancak anayurdun
ortasında çalışmakla tamir edilebilir. Bir Mondros Mütarekesi, bu şekilde
bir işgal ve bu şekilde iç politika gürültüleri mevcut oldukça İstanbul’da
hiçbir şey yapılamaz. Milletin ruhu zindedir; cevheri bozulmamıştır. Onu
gene kendi içinden harekete geçirmek lâzımdır. Bunu böyle yapacağım!”
21 Aralık 1918 Cumartesi günü, Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının kapatılması
hakkındaki Padişah fermanı Meclis’te okunur.
29 Aralık 1918 Pazar günü İstanbul’da çıkan Söz gazetesinde, Atatürk'ün
Teceddüt Fırkası’na girdiği haberi yayımlanır. (Teceddüt Fırkası 1 Kasım
1918 tarihinde kendini fesheden İttihat ve Terakki Fırkasının devamı
niteliğinde 5 Kasım 1918’de kurulmuştur. (Teceddüt yenilenme, tazelenme
anlamına gelir.) Parti, İttihat ve Terakki Fırkasının devamı olduğu
gerekçesiyle 5 Mayıs 1919’da Damat ferit tarafından kapatılmıştır.)
30 Aralık 1918 Pazartesi günü Atatürk, Söz gazetesinde, Teceddüt Fırkası’na
girdiği söylentilerini yalanlar: “Ben askerî sıfat ve makamımla nispet ve
alâkamı (ilgi ve bağlantımı) muhafaza etmekteyim (korumaktayım). Gerçek
olmayan haberin tekzibini rica ederim.”
18 Ocak 1919 Cumartesi günü Paris Konferansı başlar. Bu konferans galip
devletlerin kendi aralarında neyi ve nereyi neye göre paylaşacaklarına karar
verdikleri ve savaşı kaybetmiş ülkelerle yapacakları antlaşmaları
hazırladıkları, Ortadoğu haritasının cetvelle yeniden çizildiği
konferanstır. Elbette bu toplantıda Osmanlı
topraklarının paylaşımı konusu da görüşülmüş ve Ermenilerin,
Kürtlerin ve Yunanistan’ın istekleri de masaya yatırılmıştır. Her azınlık için
bir ülke planlanıyordu. Zaten daha birinci dünya savaşı sürerken dahi toprak
paylaşımı ile ilgili bazı anlaşmalar yapılmış idi (Sykes Picot
antlaşması,1916; St Jean de Mourienne sözleşmesi, 1917). Ege bölgesi
İtalyanlara, Adana, Maraş, Urfa, Antep bölgesi Fransızlara, Musul ve
Kafkaslar İngilizlere, İstanbul ise ortak yönetime ait olacaktı. Ancak daha
sonra Paris Konferansında Ege bölgesinin Yunanistan’a bırakılması
İtalyanları kızdıracak ve Türklere yakınlaştıracaktır. Ermeniler Maraş ve
Klikyayı, Doğu Anadoludaki 6 ili (Van, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Sivas ve
Erzurum) ve Trabzon ilinin bir kısmını istiyorlardı.
İşgaller ve tutuklamalar
Bu esnada İngilizler tarafından Antep, Çukurova, Toros Tünelleri işgal
edilirken diğer yandan Yunanistan Trakya’da işgalde bulunuyordu. (11 Ocak) 2
Ocak günü İngiliz Yüksek komiseri Amiral Calthorpe’un isteği üzerine Konya’
da bulunan 2. Ordu komutanı Nihat (Anılmış) Paşa görevinden alınır. 15 Ocak
günü ise İngilizler Haydarpaşa Garı’nın denetimine el koyarlar. Ermeni
tehcirinde rol oynayanlar başta olmak üzere İttihat ve Terakkinin ileri
gelenleri, tutuklanmaya başlanır. İlk olarak Boğazlıyan eski kaymakamı
(Yozgat) Kemâl Bey, eski valilerden Sabit Bey ve Cemâl Azmi Bey 6 ve 7 Ocak
günleri tutuklanırlar. Birkaç gün sonra Diyarbakır valisi Dr. Reşit Bey
de tutuklanır. Daha sonra 29/30 Ocak gecesi ise daha kapsamlı bir şekilde
tutuklamalar yapılır ve tutuklular Bekirağa bölüğüne gönderilir. (Hüseyin
Cahit (Yalçın), Ziya Gökalp, Kara Kemâl, İsmail Canbulat, Dr Tevfik Rüştü
(Aras)…) Böylelikle Atatürk'ün yol arkadaşlarından İsmail Canbulat
tutuklanmış olur. Herkes tedirginlik içindedir.
Ayyıldız Cemiyeti – İhtilal Komitesi
Ocak ayı ortalarına kadar süren görüşme ve denemeler sonuç vermeyince, kötü
gidişe siyasi yollardan dur denilemeyeceği kararına varılır. Başka çareler
aranır. Bu nedenle gizli bir örgüt kurulur: Ayyıldız cemiyeti (Atatürk, Rauf
Orbay, Fethi Okyar, İsmail Canbulat). Amaç hükümeti düşürmek ve gerekirse
padişahı tahttan indirmektir. Son zamanlarda toplantılara İttihat Terakkinin
güçlü örgütçülerinden Kara Kemâl de katılır olunca bu durum İsmail
Canbulat’ı rahatsız eder. İsmail Canbulat, Kara Kemâl varsa komitacılık
vardır deyip cemiyetten ayrılmak istediğini söyler ve ayrılır. Gerçekten de
planlanan şey Sadrazam Tevfik Paşa’nın şöförünün değiştirilerek
kaçırılmasını sağlamak ve sonrasında padişah ile pazarlığa oturmaktır. Ancak
İsmail Cabulat’ın karşı çıkarak çekilmesi Atatürk'ü de etkiler. Ayrıca işgal
güçlerinin olduğu bir yerde bu yöntem ne derecede başarılı olabilirdi?
Olamayacağını gördükleri için bu girişimden kısa sürede vazgeçilir.
Anadolu’ya geçme fikri
Artık geriye bir tek ihtimal kalmıştır. Uygun zaman ve ortamda Anadolu’ya
geçmek. Atatürk Anadoluya güvenli geçiş için yaveri Cevat Abbas’ı görevlendirir.
Amaç Gebze-İzmit yönünden mümkün olan en kısa ve güvenilir şekilde 20.
Kolordu etki alanına girebilmektir. Kocaeli bölgesinde Rum çeteler vardır.
Cevat Abbas Gebze, İzmit, Değirmendere bölgesinde araştırmalar yapar ve
orada güvenliği sağlayacak küçük bir birlik oluşturur. Bu birlik Atatürk’ün
Nutuk’ta bahsettiği Yahya Kaptan’ın birliğidir: “Efendiler, bizim,
bilhassa İstanbul’a yakın olan İzmit mıntıkasında tatbikini düşündüğümüz
tedbir, orada silahlı, Milli müfrezeler teşkil etmek ve o havalide şayanı
emniyet olan kumandan ve zabitlerimizin, bu milli müfrezelere yardım ve
desteği ile, hain çeteleri takip ederek zararlarını ve varlıklarını ortadan
kaldırmaktı. İşte, bu maksatla vücuda getirebildiğimiz Milli müfrezelerin en
mühimi ve en kuvvetlisi, bu, Yahya Kaptan denmekle maruf, bir fedakar
vatanperverin müfrezesi idi.” Cevat Abbas’ın eşi Değirmendere de sözü
geçen bir ailenin kızıdır. Ayrıca Yahya Kaptan da Cevat Abbas ta
Makedonyalıdır. Bu ilişkiler işlerin çok daha rahat yürümesini sağlar.
Tüm bu süreç içerisinde Atatürk Sofya’da yazmış olduğu “Zabit ve Kumandan
ile Hasbihal” kitabı İstanbul'da yayınlanır. Ayrıca Şişli’deki evinde
“Anafartalar muhaberatına ait tarihçe” adlı kitabını yazmaya başlar.
29/30 Ocak 1918 gecesi, özellikle Ermeni tehciri ile ilintisi bulunan
İttihat ve Terakki üyelerine yönelik kapsamlı bir şekilde tutuklamalar
yapılır ve tutuklular Bekirağa Bölüğüne gönderilir. Tutuklanan 27 kişi
arasında arasında Hüseyin Cahit (Yalçın), Ziya Gökalp, Kara Kemâl, İsmail
Canbulat, Dr Tevfik Rüştü (Aras) gibi önemli isimler vardır. Yapılan bu
tutuklamalar özellikle İttihatçılar başta olmak üzere yönetime ve işgale
karşı olan herkeste tedirginlik yaratır. Çevresindekilerinin tutuklanması
nedeniyle Atatürk te endişelidir.
(Bekir Ağa “alaylı” olarak tabir edilen çekirdekten yetişme bir subaydı.
1872 yılında Seraskerlik Dairesi'nin hapishanesine müdür olarak atanmıştı.
Bekir Ağa ve Bölüğü acımasızlığı, ölçüsüz şiddet kullanması ve etrafına
dehşet saçmasıyla ün yapmıştı. Duvarlarındaki kırmızı tuğlalardan ötürü
“kızıl zindan” da denilen bu hapishane halk arasında “Bekirağa Bölüğü”
olarak adlandırılmış ve nam salmıştı. Bina, uzun yıllar tutukevi olarak
kullanılmış ve azılı suçluların, asker kaçaklarının ve siyasi tutukluların
bulunduğu bir yer olmuştur. Önce II. Abdülhamit döneminin baskıcı yönetimine
başkaldıran Jön Türkler’in tutuklanmasına ve buradan sürgüne gönderilmesine
daha sonra ise İstanbul’un işgali sırasında İttihatçıların benzer akibetine
tanıklık etmiştir. (Bekirağa Bölüğü İstanbul Üniversitesi merkez kampüsünün
içerisinde yer alan ve bugün Siyasal Bilgiler Fakültesi olarak kullanılan
binadır.))
“Sorularımı bitirip veda etmek üzere ayağa kalktığımda Paşa dedi ki:
-"Biraz daha oturunuz lütfen." Oturdum. Şöyle bir konuşma geçti aramızda:
-"Soracağınız sorular bitti mi?"
-"Bitti Paşam."
-"Bu vatan içine düştüğü bu felaketten nasıl kurtarılır, istiklaline nasıl
kavuşturulur? diye bir soru sormanızı beklerdim." Ulunay şöyle cevap verir:
"Af buyurunuz Paşa hazretleri, bugün içinde bulunduğumuz bu şartlardan bu
vatanın kurtulmasını en uzak ihtimalle dahi mümkün görmediğim için böyle bir
soru sormadım."
"Siz gene de böyle bir soru sormuş olunuz, ben de cevabımı vereyim, fakat
yazmamak şartıyla."
- "Zatıalinizi dinliyorum Paşa hazretleri."
-"Bakınız Cevat Beyefendi, sizin imkânsız gördüğünüz kurtuluş yolları
vardır. Bugün herhangi bir teşkilatçı Anadolu’ya geçer de milleti silahlı
bir direnişe hazırlarsa bu yurt kurtarılabilir. Heyecanlanmıştım. Birinci
Dünya Savaşı süresince gücümüzü öylesine tüketmiştik ki elimizde hiçbir şey
kalmamıştı. Harplerden sağ kalanların ise ayakta duracak hâlleri yoktu."
-"Nasıl olur Paşa’m?" diye yerimden fırladım. Paşa sakindi:
-"Aklınızdan geçenleri tahmin ediyorum, dedi; doğrudur. Görünüş tamamen
aleyhimizde. Ama düşmanlarımız olan bu büyük devletlerin bir de iç yüzleri
var."
-"Nasıl Paşam?"
-"Anlatayım. Siz sanıyor musunuz ki savaşı kazanmakla müttefikler
aralarındaki bütün sorunları çözmüşlerdir. Aralarındaki asıl rekabet şimdi
başlayacaktır. Asırlarca birbirleriyle boğuşan Fransızlarla İngilizleri
ortak düşman tehlikesi birleştirdi. Şimdi o eski rekabet, bıraktıkları
yerden tekrar başlayacaktır. İtalya’nın da başı dertte. Onlar da her an bir
iç karışıklık yaşayabilirler. Sonuçta, Anadolu’da başlayacak bir millî
direnişle hiçbiri mücadele edecek durumda değildir. Böyle bir mücadelenin
tam sırasıdır."
-"Paşam, millî direniş... Güzel, ama neyle? Hangi askerle, hangi
silahla,hangi parayla? Malesef Paşa’m, kupkuru bir çölden farksız oldu bu
güzel vatanımız."
-"Öyle görünür Refii Cevat Bey, öyle görünür. Ama çölden bir hayat çıkarmak
lazımdır. Çöl sanılan bu âlemde saklı ve kuvvetli hayat vardır. O, Türk
milletidir. Eksik olan şey teşkilattır. Bu teşkilat organize edilebilirse
vatan da millet de kurtulur."
Atatürk’e veda ettim; matbaaya geldim. Ne kafam almıştı ne mantığım. Daha
doğrusu anlattıkları bana deli saçması gibi gelmişti. Matbaada arkadaşlar
anlat diyorlardı; neler söyledi?
Anlattım: Şu sıralar Anadolu’ya geçilir, orada teşkilat kurulur, vatan
bağımsızlığına kavuşur, millet de özgürlüğüne kavuşurmuş, anladınız mı
arkadaşlar? Bu deli değil, zırdeliymiş.
(Refii Cevat, Milli Mücadele’ye hiç inanmamıştır. Kurtuluş Savaşı boyunca,
Anadolu’daki kurtuluş savaşçıları için çok ağır yazılar yazmış, kahramanlara
ağır hakaretler yağdırmıştır. Savaş kazanıldıktan sonra Refii Cevat Ulunay,
150’lik listenin içinde yurt dışına sürgüne yollanır. Uzun yıllar sonra
genel af çıkınca yurda döner, 1968 yılında 78 yaşında ölünceye kadar 15 yıl
Milliyet Gazetesi’nde köşe yazıları yazar. Yıllar sonra Ulunay’ a
"Yanılgınızın pişmanlığını duymadınız mı?" diye sorarlar. Şöyle cevap verir:
"Hayır. Ben haklıydım yerden göğe... O şartlar içinde kurtuluş mücadelesine
atılıp Türkiye’yi üç büyük devletin pençesinden kurtarmaktan söz
edenlere karşı herkes benim gibi düşünürdü. Böyle düşünen tek adam oydu, tek
adam!")
7 Şubat 1919 Cuma günü General Allenby İstanbul'u ziyaret eder. İngiliz
komutan Edmund Henry Hynman Allenby, 1’nci Dünya Savaşı’nda Suriye ve
Filistin Cephelerinde İngiliz Ordusunun başında idi. 9 Aralık 1917’de
Kudüs’ü ele geçirdiği için “Kudüs Fatihi” ünvanını almıştır. 19 Eylül
1918’de Nablus meydan muharebesini kazanır ve muharebe sonucunda Yıldırım
Ordular Grubu'nu oluşturan 8. Ordu tamamen, 4. Ordu ise büyük ölçüde imha
olur. Sadece Atatürk komutasındaki 7. Ordu Şam ve Halep'ten kuzeye
çekilerek, Kilis güneyindeki Muslimiye'de savunma hattı oluşturur. (Atatürk
ordusunu kurtadığı için padişah tarafından “Onursal padişah yaverliği” ile
ödüllendirilir) 1 Ekim'de Şam, 16 Ekim'de Humus ve 25 Ekim'de Halep
İngilizlerin eline geçer. 8 Ekim'de ateşkes talep eden Türk tarafının isteği
kabul edilerek, 30 Ekim'de Mondros Mütarekesi imzalanır.
İngilizler açısından böylesine önemli başarılar elde etmiş olan General
Allenby kendi milleti tarafından çok sevilen sayılan bir komutan idi.
Başarılı ve güçlü bir komutan olmasından ötürü “günübirlik” İstanbul
ziyareti çok önemliydi. Binaenaleyh kendisi için fazlasıyla abartılı
törenler düzenlenmişti. İstanbul’a gelir gelmez emirler vermeye başlar,
bunlardan biri Mütareke koşullarına uygun davranmayan 6. Ordu komutanı Ali
İhsan Sabis Paşa’nın görevine son verilerek İstanbul’a geri çağrılması olur.
Tabi hemen 9 Şubat günü 6. Ordu 13. Kolorduya dönüştürülür ve paşa
İstanbul’a çağrılır. (21 Şubat’ta hareket eden ve 2 Mart’ta İstanbul’a gelen
Paşa Haydarpaşa Garı’nda İngilizlerce tutuklanır.)
General Allenby’ın diğer isteği ise Atatürk'ün 6. Ordunun komutanı
yapılmasıdır. General Allenby Filistin ve Suriye cephesinde Gazze, Kudüs,
Şam ve Halep’in alınmasında ve savaşın bitirilmesinde çok önemli rol
oynamıştı. Bu sırada Katma’da bulunan ve ordusunu geriye çekerek harap
olmaktan kurtarmış olan bir Paşa’ya neden böyle bir görev verilmesini
istediği aslında açıktır. İngiliz denetiminde bulunan ve artık ordu namına
bir durumu kalmamış bir birliğe göndererek onu küçük düşürmek ve daha
önemlisi pasifize etmek. Tabi bu isteği de hemen yerine getirilir. Ve
Atatürk’e 6. Ordu komutanlığı teklif edilir. Durumun farkında olan Atatürk
görevi kabul etmez. Bunun ardından -ceza olarak- 24 Şubat tarihinde "hazerî
kadroda (barış kadrosunda) ordu komutanı olması sebebiyle" yaveri ve
otomobili elinden alınır. Paşa bu duruma karşı duyduğu öfkesini 3 Mart
tarihinde Harbiye Nezaretine bir dilekçe yazarak ortaya koyar: “...Herhalde
ordu komutanlığından istifa etmedim, adı geçen komutanlıktan
uzaklaştırılmadım veya emekli edilmedim. Yaver Paşa Hazretleri’nin bana
emsal göstermek istediği kişilerin hiçbiri emsalim değildir. Kanun ve
kazanılmış hakkım göz önüne alınarak gereken işlemin yapılması.”
Aynı gün, 2 Kasım 1918’de kurulmuş olan Trakya-Paşaeli Cemiyeti'nin
İstanbulda bulunan temsilcileri Atatürk ile görüşürler ve cemiyetin başına
geçerek Trakya’da bir bağımsızlık hareketi başlatma teklifinde bulunurlar.
Atatürk ise kendilerine bölgesel çalışmak yerine bütün ülke kaderini
yürütecek, ele alacak bir kuruluş meydana getirip beraber çalışmanın daha
doğru olacağını söyler.
8 Şubat 1919 Cumartesi günü İşgal Kuvvetleri Komutanı olarak atanan Fransız
Orduları Doğu Komutanı General Franchet d'Esperey İstanbul’a gelir. Rumların
generalin gelişini taşkınlığa varacak tezahüratlarla kutlaması Süleyman
Nazif gibi milliyetçileri son derece rahatsız eder. Süleyman Nazif’in kaleme
aldığı “kara bir gün” adlı yazı 9 Şubat tarihli Hâdisât Gazetesi’nde siyah
çerçeve içerisinde yayımlanır ve haliyle bu yazı işgal kuvvetlerinin
tepkisini çeker. Olay gazetenin kapatılması ile son bulur.
8 Şubat tarihinde d’esperey’in geleceği bilindiği halde hemen bir gün
öncesinde General Allenby gibi bir komutanın İstanbul’u ziyaret etmesi
İngilizlerin “işgal kuvvetleri komutanlığı Fransızlara verilmiş olabilir ama
biz de buradayız” mesajı olarak algılamak hata sayılmaz. Aslında ard arda
iki gün içinde olan bu olaylar Atatürk'ün de bahsettiği,
İngiliz–Fransız çekişmesinin bir göstergesi idi.
15 Şubat 1919 Cumartesi günü Albay Refet (Bele) Bey, Atatürk'ü Şişli’deki
evinde ziyaret eder. Refet Bey hükümet ile anlaşamadığı için 19 Ocak 1919
günü Jandarma Genel Komutanlığı’ndan azledilmiş idi. Sohbet sırasında
Anadolu’ya geçmekten bahsedilince Atatürk kendisine “Eğer altına binip
Anadolu içlerine girmek istiyorsan, ben bir gün senin bu arzunu tatmin
ederim” der. Ve gerçekten de 19 Mayıs 1919 günü Refet (Bele) Bey Atatürk
ile birlikte Samsun’a çıkanlar arasındaki yerini alır. Henüz yolda iken 17
Mayıs tarihinde merkezi Sivas’ta bulunan 3’ncü Kolordu Komutanlığı’na
atanır. Erzurum ve çevresinde bulunan 15’nci Kolordu’nun başında Kâzım
Karabekir’in, Sivas ve çevresinde ise Refet Bele’nin olması ileride
kongrelerin yapılabilmesi için büyük avantaj sağlayacaktır.
20 Şubat 1919 Perşembe günü 20. Kolordu Komutanlığı’na atanan Ali Fuat Paşa
Anadolu’ya hareketinden önce Atatürk'ü Şişli’deki evinde ziyaret eder. Ali
Fuat Paşa 25 Şubat günü, Konya’da bulunan ve daha sonra Ankara’ya
nakledilecek olan 20. Kolordunun başına geçmek üzere İstanbul’dan ayrılır.
Ali Fuat Paşa Şişli’deki evde yapılan görüşmede Atatürk’e “ben ve kolordum
daima emrinizdedir” der. Aynı akşam Rauf Orbay’da birliktedir. Kendisinin
Anadolu’ya görevlendirilmesi mümkün değildi, bu bakımdan direnişe sivil
olarak katılma kararı alır ve 27 Şubat günü askerlikten istifa dilekçesini
Bahriye nazırlığına sunar. Bunun kararının da Şişli’deki evde yapılan bu
toplantıda alındığı düşünülmektedir.
28 Şubat günü gizli servis elemanı Yüzbaşı Hoyland, İstanbuldaki gizli
servis başkanlığına verdiği raporda 34 kişinin görevlerinden
uzaklaştırılarak İstanbul dışına sürülmesini ister. Bu listede Atatürk,
Cevat Abbas, Fevzi Çakmak, İsmet İnönü, Kâzım Karabekir, Ali Çetinkaya,
Halil (Kut) Paşa vardır. Bu liste 12 Nisan günü gereği için Londra’ya
gönderilmiştir.
4 Mart 1919 Salı günü Damat Ferit Paşa kabineyi kurmakla görevlendirilir (1.
Damat Ferit Kabinesi). 9 Mart günü İngiliz İşgal Kumandanlığı asayiş
gerekçesiyle 200 kişilik bir birliği Samsun’a çıkarır ve şehri işgal eder.
Zamanla sayı 450'ye ulaşır. İlerleyen zamanda özellikle Nisan ayının son
günlerinde burada olacak olan olaylar, Atatürk'ün ve ülkenin geleceğinde
büyük rol oynayacaktır.
14 Mart 1919 Cuma günü Mevlanzade Rıfat tarafından çıkartılan Hukuk-u
Beşer Gazetesi’nde 14 Mart 1919 Cuma günü “Esbab-ı mucibeli sualler”
başlığı altında bir yazı yayınlanır. Yazıda ordu komutanlarına karşı çok
ağır bir suçlama vardır. Yazı şöyledir: “Güya nakit paranın
geçmediği yerlerde ordu mensuplarının hatta sivil memurların
ihtiyaçlarını giderme bahanesiyle meskûkât müdüriyeti tarafından
milyonlarca altın ve gümüş para basılarak bazen vagon vagon ordu
kumandanı denilen âlî sefillere, daha doğrusu haydutbaşılara teslim
edildi. Ve oralara sevk olundu. Bu milyonlarımız har oldu, harman
savruldu. Niçin aranılmıyor?”
Atatürk bu yazıya çok sinirlenir ve aynı gün Harbiye Nezaretine şu
dilekçe ile başvurur:
"Hukuk-u Beşer Gazetesi'nin 14 Mart 1335 (13 Mart 1919) tarihli
sayısında, Damad Ferid Paşa kabinesine yöneltilen 'gerekçeli sorular'dan
3 numaralısında, 'kağıt paranın güya geçerli olmadığı yerlerde ordu,
hatta mülkiyenin ihtiyaçlarının giderilmesi bahanesiyle, Meskûkat
Müdüriyeti tarafından milyonlarca altın ve gümüş akçe basılarak bazen
vagon vagon ordu kumandanı denilen ali sefillere, daha doğrusu
haydutbaşılara teslim edildi...' denilmektedir. Bu ifade ile ordu
kumandanlarının sefil ve haydutbaşı ve dolayısıyla orduların haydut
oldukları ilân edilmiş oluyor. Müdafaalarına hiçbir vakit lüzum
görmeyeceğim bazı şahıslara taş atmak isterken, vatan ve millet için tam
bir saflık ve masumiyetle ve her türlü mahrumiyet ve zorluk içinde
namuslu vazifesini hakkıyla yapan Osmanlı ordularını 'haydut' ve aynı
mahrumiyet ve zorluklar içindeki ve tek dayanakları namus ve
haysiyetleri olan söz konusu orduların kumandanlarını 'sefil' ve
'haydutbaşı'lıkla niteleyip teşhir etmek ne büyük bir ahlaksızlık ve ne
sefil bir vicdansızlıktır. Osmanlı ordularını, onların namuslu
kumandanlarını bu şekilde teşhir edebilmek kabiliyeti, ancak vatan ve
milletin mahvolup dağılmasını arzu eden bir alçakta bulunabilir. Fevzi
Paşa, Nihat Paşa, Yakup Şevki Paşa, İhsan Paşa, Cevat Paşa vb. gibi
namus ve istikametlerinden asla şüphe edilemeyecek olan ordu kumandanı
arkadaşlarımın bu rezilce teşhire karşı ne diyeceklerim bilemem. Yalnız
kendi adıma ve hesabıma bildiririm ki, benim Anafartalar'da,
Kürdistan'da, Suriye'de başlarında bulunmakla iftihar ettiğim kahraman
ordular, haydutlardan değil, soylu Osmanlı milletinin namuslu
evlatlarından oluşuyordu. O sefil müfteri şunu da kesin olarak
bilmelidir ki, ben de, hiçbir vakitte vagon vagon altın teslim alan
sefil ve haydutbaşılardan değilim. Dolayısıyla Harb-i Umumi içinde
kumanda ettiğim Anafartalar Gurubu, İkinci Ordu, Yedinci Ordu ve en
sonunda Yıldırım Orduları Grubu ve şahsım namına bu namussuzca iddiayı
red ve sahibini tel'in ederim. Bu müfteri hakkında icap eden kanunî
muamelenin yüksek Nezaretlerince uygulanması ve yapılmasının temin
buyurulması istirham olunur.
Kaldırılan Yıldırım Orduları Grubu Kumandanı Padişahın Fahri Yaveri;
Mustafa Kemal Paşa.”
25 Mart 1919 Salı günü Atatürk'ün Harbiye Nezaretine yazdığı dilekçe bir
şekilde basına sızar ve Vakit Gazetesi’nde yayınlanır. Mevlanzade Rıfat
bu dilekçede kendisine hakaret edildiği gerekçesiyle Atatürk'ü savcılığa
şikayet eder. Atatürk 28 Mart 1919 günü mahkemeye çağrılır. Avukatı
zaman kazanmak için davanın süresini uzatır ve sonuçta Atatürk
İstanbul'dan çıktığı gün henüz mahkeme bitmiş durumda değildir.
1 Nisan Salı günü İleri gazetesinde “bir haftadan beri hasta olduğu haber
alınan Atatürk'ün kulak ameliyatı başarı ile sonuçlanmıştır” şeklinde bir
haber yayımlanır. (Prenses Mevhibe Celalettin (Abdülhamit’in kız kardeşi
Cemile Sultanın (kocası Abdülhamit tarafından boğdurulan) torunu), Atatürk
mide rahatsızlığı geçirdiğinde 17 gün kendisine bakmıştır. Atatürk kendisine
Anadolu’ya birlikte gitme önerisinde bulunduysa da Mevhibe hanım kabul
etmemiştir.)
2 Nisan 1919 Çarşamba günü Damat Ferit Paşa Kabinesinde değişiklikler olur.
Mareşal Mehmet Şakir Harbiye Nazırı, Ahmet Avni Paşa ise Bahriye Nazırı
olur. Avni Paşa, Şakir Paşa’nın damadıdır. Şakir Paşa aynı zamanda
Atatürk'ün yaveri olan Cevat Abbas’ın eşi Memduha Hanım’ın akrabasıdır.
Ayrıca Cevat Abbas’ın özellikle Şakir Paşa’nın bacanağı ile arası çok
iyidir. Atatürk ise Bahriye Nazırı Avni Paşa’yı 7. Ordu Komutanlığı günlerinden
tanımaktadır. 2 Nisan günü kabinede yapılan bu değişiklik ve mevcut
ilişkiler Nisan ayı sonunda Samsun ile ilgili görevin Atatürk’e verilmesinde
etkili olacaktır.
7 Nisan 1919 Pazartesi Mehmet Ali (Gerede) Bey Damat Ferit Paşa Kabinesi'nde
Dahiliye Nazırlığı'na getirilir. Mehmet Ali Bey daha Yeniköy Belediye
başkanı iken, Ali Fuat Cebesoy’un babası İsmail Fazıl Paşa ile dünür
olmuşlardır. Ali Fuat Paşa 20 Aralık 1918 günü İstanbul’a döndükten sonra
Mehmet Ali Bey'le görüşmelerinde söz dönüp dolaşıp Atatürk’e gelmiş ve
aralarında kendisini övücü konuşmalar geçer. Daha sonraları Mehmet Ali Bey, Ali
Fuat (Cebesoy) Bey aracılığıyla Atatürk ile tanışır ve hatta Bahriye Nazırı
Avni Paşa ile birlikte Şişli’deki evinde Atatürk'ü ziyaret eder. Ertesi gün
de Cercle d’orient Kulubünde (Galatasaray Lisesi’nin karşısında) öğle
yemeğine davet ederek birlikte yemek yer ve sohbet ederler. İlerleyen
günlerde 9. Ordu Müfettişliği görevinin Atatürk’e verilmesinde Ali Fuat
(Cebesoy) Bey'in Atatürk'ü Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey’le tanıştırması,
dolayısı ile hakkında olumlu fikirler edinmesini sağlaması, daha sonrasında
Mehmet Ali Bey’in Sadrazam Damat Ferit Paşa’yı ikna etmesi süreci ile
gerçekleşmiştir. Damat Ferit Paşa’nın Padişah Vahdettin’i ikna gibi bir
çabası olmamıştır, zira padişah Atatürk'ü, birlikte Almanya’ya
yaptıkları seyahatten gayet iyi tanımaktadır. Tüm bu süreç ve öte
yandan Bahriye Nazırı Avni Paşa’nın da Atatürk ile ilerleyen ilişkisinin
etkisi ile, Nazırın kayınpederi olan Harbiye Nazırı Şakir Paşa’nın 9.Ordu
Müfettişliği konusunda alınan kararları onaylaması hiç te zor olmamıştır.
11 Nisan 1919 Cuma günü, ertesi gün 15. Kolordunun başına geçmek üzere yola
çıkmaya hazırlanan Kâzım Karabekir, Atatürk'ü Şişli’deki evinde ziyaret
eder. (Kâzım Karabekir Paşa’nın bu göreve atanma tarihi 13 Mart 1919’dur.)
Kâzım Karabekir Paşa, Atatürk’le yaptığı sohbette 15. Kolordu’nun başına
geçmek üzere hareket edeceğini söyler ve şöyle devam eder: “Vaziyetimizin
vehametini İstanbul’da durdurmak imkansızdır. Burada (İstanbul’da) ancak
İtilafın arzularını uygulamaktan başka bir şey yapılamaz. Halbuki Şark’ta
(doğuda) milli bir hükümetin esasını hazırlamak ve ordunun kuvvetini de
koruyarak vahim sulh (barış) şartları karşısında milli istiklalimizi
kurtarmak için mücadeleye girişmek mümkündür. İtilaf Devletleri’nin Anadolu
istilasına kalkışacaklarını (işgal edeceklerine) ümit etmiyorum. Çünkü işgal
amaçları olsa ellerindeki büyük kuvvetlerin gerek Dicle ve gerekse de Fırat
boylarından ve her tarafı kuvvetsiz sahillerimizden muzafferâne
yürüyüşlerine ne engel vardır? Bence muharebenin fazla devamına muktedir
değillerdir. Gerek milletler gerek ordular artık yorgun bir halde istirahate
geçmişlerdir. Doğuya asker sevkine halk engeldir.
…Bence mesele Ermeni ve Rumlarla boğuşmaktan ibaret kalacaktır. Doğu’daki
Ermeni ordusunu silah bırakmaya mecbur ettikten sonra, Batı’daki Yunan
ordusunun girişimlerine engel olabiliriz. Ümidimin aksine İtilaf
devletleri’nin de işe karışmaları konusuna gelince; bu fikir bizi istiklal
savaşına girmekten alıkoymamalıdır. Bu görev milletten daha ziyade biz
komutanlara düşüyor. Çünkü henüz Anadolu’da savunma yapacak güçte
ordularımız vardır. Silahımız, cephanemiz bitmiş değildir. Son fişeği
atmadan teslim olan bir kale komutanı nasıl vatan haini olarak
nitelendirilirse, biz de ona benziyoruz. Çünkü Anadolu bir kale, biz de onun
komutanlarıyız.
Kararım şudur: Doğu’da çeşitli adlar altında bir takım oluşumlar
başlamıştır…. Önce Doğu’daki bu oluşumları Erzurum’da birleştirerek herhangi
bir tehlikeye karşı bir milli taarruz hazırlamayı düşünüyorum. Yani bir
milli Türk Hükümeti esası. Eğer istiklâlimize dokunulmaz, sadece Doğu illeri
tehlikeye düşerse, derhal Erzurum’da bu milli hükümet faaliyete başlar ve
ben de bu milli hükümetin emrinde bir ordu komutanı olarak Doğu’nun
savunmasını üstüme alırım. Eğer tehlike bütün vatan için görülürse, çıkacak
hükümet yeni bir Türk milli devleti olur ve bizler de bütün vatanın
savunulması görevini yerine getiririz. Eğer bu ihtimal gerçekleşirse,
sorunun halledilmesi daha güç olacaktır, bu nedenle bütün arkadaşlarımızın
Anadolu’da kıt’aları başında bulunmaları gerekir. Derhal ilk fırsatta
Doğu’daki tehlikeyi bertaraf ederiz. Bütün kuvvetler Batı’ya yöneltilebilir.
Ben bu vaziyette Doğu’daki rolümü başarıyla yapabilirim. Batı meselesi açık
kalmıyor. Zat-ı samilerinden ricam da bir an evvel sizin de Anadolu’ya
geçmekliğinizdir. Her makamın namuslu siması, genç komutanların Anadolu’ya
atılmasına taraftardır. Bunun için derhal sizin bir vazife ile gitmeniz
mümkündür. Eğer mümkün olmazsa özel bir tazrda da gelebilirsiniz. Önce
Erzurum’da toplanalım ve milli hükümet esasını kuralım. Ben Trabzon ve
Erzurum’da, siz gelinceye kadar bu esası hazırlarım.”
Atatürk'ün buna cevabı “Evet bu da bir fikirdir” şeklinde olur. Kâzım
Karabekir Paşa ise cevaben “Paşam fikir değil karardır. Ben işe başlayacağım
ve ikmal-i namus için uğraşacağım. Eğer iş düşündüğüm gibi basit çıkmaz da
İtilaf Devletleri işgalleri başlarsa bile Doğu’daki milli Türk hükümeti
kolay kolay mahvolmaz. Ve bu suretle Türklüğün ölümü mukadderse, pek
pahalıya mal edilir. Erzurum dağlarında durmazsak Ermenistan dağlarında, bu
yeni Türk Hükümeti yine yaşar. Paşam İstanbul’da çok kalmayınız ve buradaki
diğer komutanlar üzerinde de etkili olarak bir an önce Anadolu’yu
güçlendirelim. Birçok batmış milletler istiklallerine kavuşurken, asırlar
doldurucu muazzam tarihi olan Türk Milletini kurtaralım” der.
Atatürk “ Vaziyet size hak verdiriyor. İyi olayım gelmeye çalışırım”
şeklinde cevap verir. (kulak rahatsızlığını kastetmiştir)
Anılarında bahsettiği şekliyle Kâzım Karabekir’e göre Atatürk'ü Anadolu’ya
geçmeye özendiren kendisidir. Rauf Orbay da anılarında Karabekir Paşa’nın
artık İstanbul’da birşey yapılamayacağını, o bakımdan Anadoluya ve özellikle
Doğu’ya gelmelerini tavsiye ettiğini belirtmiştir. Paşa’ya da aynı tavsiyede
bulunduğunu söyleyen Karabekir’e Orbay şöyle cevap verir: “Esasen Atatürk’te
başka türlü düşünmemektedir, yakın zamanda kesin bir karara varılacağını
kuvvetle umuyorum.” 13 Kasım gününden bu yana İstanbul’da bulunan Atatürk'ün
çabaları düşüncesinin, Kâzım Karabekir Paşa’nın düşüncesi ile aynı yönde
olduğunu göstermiştir.
14 Nisan 1919 Pazartesi Atatürk, Avni Paşa ve Mehmet Ali Bey arasındaki
ilişkinin olumlu seyri 14 Nisan günü yayımlanan İleri Gazetesinde haber olur
ve haberde Atatürk'ün İçişleri Bakanını makamında ziyaret ettiği yazılır.
Dolayısı ile Nisan ayının ortasına gelindiğinde Atatürk'ün İçişleri Bakanı,
Bahriye Nazırı ve dolayısı ile Harbiye Nazırı ile olan ilişkileri gayet
sıcaktır. Bu durum 10 gün sonra yaşanacaklarda Atatürk açısından çok yararlı
olacaktır.
21 Nisan 1919 Pazartesi günü İngilizler Osmanlı Devleti'ne bir nota verir.
İngilizler Kafkaslardaki doğal zenginlikleri elde etmek ve ayrıca aynı
bölgenin denetimini sağlayabilmek için Karadeniz bölgesini kontrol altında
tutmak istiyorlardı. Bu bakımdan Sinop, Samsun ve Trabzon onlar için çok
önemliydi. Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan 12 gün sonra (11 Kasım 1918)
İngilizler Kars, Ardahan ve Batum’un boşaltılmasını ayrıca
bölgede bulunan 9. Ordu’nun terhis edilmesini ve komutanı Yakup Şevki
Paşa’nın (Subaşı) İstanbul’a çağrılmasını istemişlerdi. Yine aynı
amaçlarla 27 Kasım 1918’de General Milne Karadeniz Orduları
Başkomutanlığı’na getirilmişti. Bu gelişmelere tepki gösteren ve Kars Büyük
Kongresi sonrası Bağımsız Güney Batı Kafkas Hükümeti kuran ulusalcılar ise
ancak 3 ay dayanabildiler, hepsi tutuklanıp Malta’ya gönderildiler. Yunanistan
da Karadeniz bölgesinde bir Pontus-Rum devleti kurma amacı taşımaktaydı. Bu
amaca hizmet etmek üzere İstanbul’da cemiyetler kurulmuştu (Mavri Mira,
Etniki Eterya, Rum-Pontus Cemiyeti gibi). Mart-Nisan aylarında özellikle
Samsun’un iç bölgelerinde Rum çeteler etkin olmaya başlamışlardı. Onlara
karşı Türkler de silahlanmaya başlamışlardı. Ancak bu durum Yunanlılarca, sanki
Türk çeteler Rum köylüleri öldürüyormuş gibi lanse edilmekteydi. Bölgedeki
karışıklıkları önlemek için İngilizler 9 Mart 1919’da Samsun ve çevresine
silahlı bir güç göndermişlerdi. Ancak bölgedeki karışıklığın devam etmesi
üzerine Amiral Calthorpe 21 Nisan 1919’da Osmanlı Hükümetine yazılı bir
bildirimde bulunur. Bildiri şöyledir;
1- Erzurum, Erzincan, Bayburt ve Sivas yörelerinde ordunun terhisi ve
silahların teslimi işi çok yavaş gitmektedir.
2- Bu yörelerde, Kars’ta olduğu gibi baştan başa şuralar kurulmuştur.
3- Bu şuralar, ordunun denetimi altında asker toplamaktadır, bu gelişmeler
bölgede yaşayan halkı rahatsız etmektedir.
4- Bu gelişmeler Ermenistan hakkında verilecek karara karşı koymak için
İttihatçı Jön Türkler tarafından örgütlenmektedir.
Bildiride ayrıca “Bu nedenle gereken her türlü önlemin derhal alınmasını,
ilgililere emir ve talimat verilmesini, yoksa işin ciddiyet kazanacağını”
ifade edilir.
Bu bildiri ile yetinmeyen amiral, padişah ile görüşerek kendisine
“yüksek yetkilere sahip askeri bir kurulun başlarında yetenekli bir
generalle derhal görev yerine giderek, o bölgedeki 9. Orduyu disiplin altına
alması gerektiğini” söyler.
25 Nisan 1919 Cuma günü Komiser Vekili Amiral Webb Sadrazam Damat Ferit Paşa
ile görüşür. Konu İngilizlerin 21 Nisan günü Osmanlı Hükümetine vermiş
olduğu notadır. İngilizler, hükümetin bu konuda bir an önce bir şeyler
yapması konusunda zorlamaktadır. Konu iki taraf için de çok önemlidir.
Osmanlı doğu bölgelerinde çıkacak bir karışıklığın Mondros anlaşmasındaki
“vilayet-i sitti” ile ilgili maddesine dayanarak hemen işgal edileceğini ve
Ermenistan’a bırakılacağını biliyordu. Buna sebebiyet vermemek için bölgeye
derhal bir komutan gönderilmesi gerektiğinin farkındaydı.
Bu görevlendirmenin kararlaştırılması sürecinde Damat Ferit Paşa İngiltere
Büyükelçiliği Baştercümanı Ryan ile görüşür ve İstanbul’da bulunan 1. Ordu
Müfettişliğine Fevzi Paşa’yı, Konya’da bulunan 2. Ordu Müfettişliğine
Mersinli Cemâl Paşa’yı ve 9. Ordu müfettişliğine ise Atatürk'ü atamayı
düşündüklerini bildirir. Ryan anılarında, Damat Ferit Paşa’nın Atatürk ile
bir yemek yediğini ve kendisinden memnuniyet verici sadakat vaatleri
aldığını anlattığını da belirtir. Özetle yapılacak atamalar için
İngilizlerden de onay alınmıştır.
9. Ordu Müfettişliği görevinin Atatürk’e verilmesi:
Böylesine önemli bir komutanlığın neden Atatürk’e verildiğine dair öne
sürülen çok neden vardır. Kimisine göre kendisini Padişah Vahdettin
göndermiştir, kimisine göre onu İstanbul’dan uzaklaştırmak istediler, kimine
göre hükümet boş bulundu, hatta kimisine göre onu İngilizler gönderdi.
Atatürk'ün kabine oluşturma çabaları nedeniyle Sadrazam Damat Ferit Paşa’nın
onu İstanbul’dan uzaklaştırmak istemiş olması gayet doğaldır. Diğer taraftan
Atatürk'ün, birlikte yaptıkları Almanya seyahati nedeniyle, padişah ile
arasının iyi olması, Almanlara mesafeli ve İttihat ve Terakki karşıtı olması, Enver
Paşa ile arasının iyi olmaması, hükümette bulunan İtilaf ve Hürriyet
Partililer açısından gayet olumlu algılanıyordu. Bu şartlar İngilizler
tarafından da aranılan niteliklerdi. İngilizler için böyle bir göreve
getirilecek kişinin Ermeni tehcirinde rol almamış olması, İttihat ve
Terakkiperver olmaması ve Alman karşıtı olması araran özellikler idi. Onlara
göre Atatürk’te bu niteliklerin hepsi vardı. Bu nedenle Atatürk'ün bu göreve
atanmasında İngilizler açısından bir sakınca yoktu.
Göreve Atatürk'ün seçilmesine o günlerde Dahiliye nazırı, Bahriye Nazırı ve
Harbiye Nazırı ile olan iyi ilişkilerinin de katkısını hatırlamakta yarar
vardır. Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın ailesinin Dahiliye Nazırı Mehmet Ali
Bey’le dünür olmaları nedeniyle iyi ilişkilerde olmaları, Ali Fuat Paşa’nın
Atatürk'ü nazırla tanıştırması, dolayısı ile hakkında olumlu fikirler
edinmesini sağlaması, daha sonrasında Mehmet Ali Bey’in Sadrazam Damat Ferit
Paşa’yı ikna etmesi süreci görevlendirmenin yapılmasında önemli
faktörlerdendir. Damat Ferit Paşa’nın Padişah Vahdettin’i ikna gibi bir
çabası zaten olmamıştır, zira padişah Atatürk'ü özellikle Almanya’ya
birlikte yaptıkları seyahatten ve daha önceki askeri başarılarından ötürü
gayet iyi tanımaktadır. Tüm bu süreç ve öte yandan Bahriye Nazırı Avni
Paşa’nın da Atatürk ile ilerleyen ilişkisinin etkisi ile, nazırın
kayınpederi olan Harbiye Nazırı Şakir Paşa’nın 9. Ordu Müfettişliği
konusunda alınan kararları onaylaması hiç te zor olmamıştır.
29 Nisan 1919 Salı günü Harbiye Nazırı Şakir Paşa, Atatürk'ü Harbiye
Nezaretine davet ederek kendisine “Türklerin Rumlarla yaptığı baskıyı
yerinde incelemek ve önlemek üzere Karadeniz bölgesine müfettiş olarak
gönderilmesi'nin kararlaştırıldığını bildirir. O günü Atatürk şöyle
anlatmıştır: “Bürosunun tam karşısında oturdum. Bir tek kelime
söylemeksizin bana dosyayı uzattı.: “Bunu okur musunuz?” dedi. Dosyayı
baştan sona kadar gözden geçirdim. Özeti şu idi: “Samsun ve çevresinde
birçok Rum köyleri Türkler tarafından hergün tecavüze uğramaktadır. Osmanlı
Hükümeti bu vahşi tecavüzlerin önüne geçememektedir. Bu bölgenin emniyet ve
huzurunu temin etmek insaniyet namına borcumuzdur.” Raporlar İstanbul
Hükümetine verilirken bir de protesto eklenmişti: “Bu tecavüzleri durdurmak
gerekmektedir. Eğer siz aciz iseniz, vazifeyi biz üstümüze alacağız!”
Dosyayı okuduktan sonra Harbiye Nazırının yüzüne baktım: “Emriniz paşam”,
dedim. “Bu böyle midir zannedersiniz?” “Zannetmiyorum, fakat birşeyler olmak
ihtimali vardır.” Bunun üzerine Harbiye Nazırı asıl konuya geçti: “İşte,
böyle midir, değilmidir, evvela bunu ortaya çıkarmak için oralara bir zatın
gidip incelemelerde bulunması gerekmektedir. Ben Sadrazam Paşa ile (Damad
Ferit Paşa) görüştüm. Sizi uygun gördük. Oraya gidesiniz ve meselenin
mahiyetini anlayasınız.” “Memnuniyetle giderim. Ancak ben oraya Türkler
Rumlara zulmediyor mu, etmiyor mu, yalnız bunu anlamak için mi gideceğim,
memuriyetim bu mu olmak lazımdır?” “Evet, konuştuğumuz budur!” “Pekâlâ,
yalnız müsaade buyurursanız memuriyetime bir şekil vermek lazım, sizi
üzmeyeyim, arzu ederseniz Erkân-ı Harbiye Reisinizle görüşerek bunu tespit
edeyim.” “Hay Hay!” dedi.”
Atatürk nazırlık makamından ayrıldıktan sonra Genelkurmay Başkanı Fevzi
(Çakmak) Paşa’nın yanına geçer ancak kendisini makamında bulamaz, zira
kendisi izinlidir. Bunun üzerine Genelkurmay İkinci Başkanı Kâzım (İnanç)
Paşa’nın yanına gider. Atatürk ile Kâzım Paşa Çanakkale Savaşı günlerinden
birbirlerini iyi tanımaktadırlar. Kâzım Paşa Çanakkale Savaşı’nda 5. Ordu
Komutanlığı Kurmay Başkanlığı görevinde bulunmuş idi. 8 Ağustos 1915 günü
Alb. Atatürk’ün Anafartalar Grup Komutanlığına getirilmesi öncesinde ordu
komutanı ile yaptığı tarihi telefon konuşması Kâzım Paşa ile Atatürk
arasında geçmiş idi. Daha sonra Ağustos 1918’de 7. Ordu Komutanlığı
görevinde iken bağlı olduğu Yıldırım Orduları Grubu Komutanının (Liman Von
Sanders) kurmay başkanı yine Kazım Bey’dir. Burada da Atatürk'ün başarılı
geri çekilme hareketi ve orduyu yok olmaktan kurtarması sözkonusu olmuştur.
Atatürk Kâzım Paşa’ya görevlendirme ile ilgili konuyu açar. Gidişat ile
ilgili bütün düşüncelerini anlattıktan sonra cümlelerini “Ben zaten şu veya
bu şekilde Anadolu’ya geçmek fırsatını arıyordum. Madem ki onlar teklif
ettiler, fırsattan mümkün olduğu kadar yararlanmalıyız” şeklinde bitirir.
Kâzım Paşa, öncelikle Harbiye Nazırı Şakir Paşa’nın görüşlerini alarak odaya
döner. Atatürk ona: “Onlar ne istiyorlarsa, azamisini ilave ederek bir
talimatname kaleme alınız, yalnız bir noktayı ben not ettireyim” der.
Atatürk'ün eklenmesini istediği iki maddeyi şöyle anlatır: “Mümkün olduğu
kadar Anadolu’nun her tarafına emir vermeli idim. İstediğim bir madde,
Samsun’dan başlayarak bütün doğu illerinde bulunan kuvvetlerin komutanı
olmaklığım ve bu kuvvetlerin bulunduğu il ve valilerine doğrudan doğruya
emir vermekliğimdi. Bir başka madde, bu mıntıka ile herhangi bir temasta
bulunan askeri ve idari makamlara yazılı bildirimde bulunabilmekliğimdi.”
Bu kadar geniş yetkiler istemesinden bir şeyler sezinleyen Kâzım Paşa
dayanamaz sorar: “Bir şey mi yapacaksın?” Atatürk'ün cevabı açıktır: “Evet…
Bir şey yapacağım. Bu maddeler olsa da olmasa da yapacağım.” Kâzım Paşa
buna gülerek “vazifemiz, çalışacağız” şeklinde cevap verir.
Kâzım Paşa talimatnamenin taslağını hazırlar ve Atatürk okuduktan sonra bazı
düzeltme ve eklemelerle son şeklini verir. Kâzım Paşa dayanamaz ve “Yetkinin
bu kadarı da çok fazla olmaz mı Paşam? Çünkü korkarım ki, Nazır kabul
etmemezlik eder” diyerek uyarıda bulunur.
Kâzım Paşa talimatnamenin yazımını bitirdikten sonra Harbiye Nazırı Şakir
Paşa’ya götürür ve kendisine okur. Şakir Paşa, “Paşa oğlum, siz 9. Ordu
Müfettişliği değil, bütün Anadolu’da nüfuz sahibi bir müfettişlik
oluşturmuşsunuz, bu nasıl şey” diyerek şaşkınlığını belirtir. Kâzım Paşa
“Hayır efendim, müfettişliklerin kendi sınırına komşu kıtalar ve illerle de
temasta bulunması görev alanına ve sorumluluğuna dahildir.” gibi bir
açıklamada bulunduysa da Şakir Paşa pek ikna olmamış olacak ki, imza
etmekten kaçınır “imzaya gerek yoktur, yalnız mühürlensin yeter” der. Kâzım
Paşa odasına döner. Atatürk Kâzım Bey’in –Nazıra okumuş olduğu taslakta
olmaması nedeniyle- itirazına rağmen talimatnameye son olarak “Müfettişlik
gerek gördükçe doğrudan doğruya Sadrazam Paşa ile muhabere eder” maddesini
de ekletir. Taslak iki kopya şeklinde temize çekilerek Harbiye Nazırının makam
mührü basılır. Bir kopyayı Atatürk alır diğeri Kâzım Paşa’da kalır. Yıllar
sonra Atatürk, Harbiye Nazırı için “Bu rahmetlide vicdani bir seziş olmak
lazımdı” demiştir.
Atatürk o an hissettiklerini Falih Rıfkı Atay’a yıllar sonra şöyle anlatır:
“Ne âlâ şey… Talih bana öyle müsait şartlar hazırlamış ki, kendimi
onların kucağında hissettiğim zaman ne kadar bahtiyarlık duydum, tarif
edemem. Nezaretten çıkarken, heyecanımdan dudaklarımı ısırdığımı
hatırlıyorum. Kafes açılmış, önünde geniş bir alem, kanatlarını çırparak
uçmağa hazırlanan bir kuş gibi idim.”
Atama kararnamesi 29 Nisan günü Harbiye nazırı ve Sadrazam tarafından
imzalanır ve padişaha sunulur.
30 Nisan 1919 Çarşamba günü Atatürk'ün, 9. Ordu Kıtaatı Müfettişliği’ne
atanması Padişah Vahdettin tarafından onaylanır. Aynı gün Harbiye Nezareti
Sadaret’e bir yazı ile şöyle bir bildirimde bulunur: “...Atatürk tarafından
yapılacak tebligatı emri altında bulunacak olan vilâyet mülkî memurlarının
yerine getirmelerinin genelge ile duyurulması…”
MAYIS 1919
1 Mayıs 1919 Perşembe günü İkdam Gazetesi'nde “Atatürk, Umumi Şark Orduları
kumandanlığına tayin edildi” başlığı taşıyan bir haber yayınlanır. Atatürk,
kurmay başkanlığı için Kazım Dirik üzerinde karar kılar ve kendisi ile
sabahtan bir görüşme yapar. Atamanın 30 Nisan günü padişah tarafından
onaylanmasından sonra Harbiye Nazırı Atatürk'ü davet eder ve
birlikte Sadrazam Damat Ferit Paşa’nın makamına geçerler. Harbiye Nazırı
Şakir Paşa Atatürk’e: “Çocuğum, beni utandırma. Beni mesuliyet altında
bırakma. Şimdi seni Damad Ferit Paşa’ya götüreceğim. Kendini iyi tut. İyi
konuş. Ona söz verdim” dedikten sonra birlikte sadrazamın makamına geçerler.
Şakir Paşa, “Efendimiz, yeni vazife ile Anadolu’ya giden Mustafa Kemal Bey’i
zat-ı devletinize takdim ederim” dedikten sonra oturulup karşılıklı
konuşurlar. Görüşme tam da Şakir Paşa’nın istediği gibi olumlu geçer.
Sadrazamın yanından ayrıldıktan sonra, Şakir Paşa Atatürk'ün elini sıkarak,
“Dikkatinize teşekkür ederim. Bu dikkat çok sürmeyecektir. Ben vazifemi
yaparım. Tarih bunu yazacaktır. Fakat senin de benim yaptıklarımı
unutmamaklığını istiyorum” der. Atatürk, Şakir Paşa’nın elini öper ve
“Yaptıklarınız büyüktür. Bunu bir gün gözlerinizle görmenizi temenni ederim”
diye karşılık verir. (Ancak ne yazık ki Şakir Paşa 18 Haziran 1919’da vefat
etmiştir) Daha sonra birlikte Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey’in yanına
geçerler. Mehmet Ali Bey atamadan duyduğu mutluluğu belirterek Şakir Paşa’ya
“Sizi tebrik ederim. Çok isabetli bir seçimde buludunuz. Ben zaten Paşa’yı
tanıyıp, takdir etmiştim. Kanaatime siz de iştirak etmiş olduğunuz için
bahtiyarım” der.
Bu görüşmelerden sonra eve dönerken yaveri Cevat Abbas’a “Cevat, şimdi
beni anlayan ve bana samimiyetle bağlanacak ve işte ziyade maksadıma hadim
olacak (hizmet edecek) yetenekte bir yaver ve birkaç emir subayı ve
yardımcı subaylar bul” emrini verir.
4 Mayıs 1919 Pazar günü atama konusu Osmanlı bakanlar kuruluna getirilir.
Gerektiğinde derhal bilgisine başvurulabilmesi için Atatürk te, Harbiye
nazırı Şakir Paşa tarafından Babıali’ye (başbakanlığa) çağrılmıştır. Bazı
kaynaklarda Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ile Adalet Bakanı Mehmet
Cemil’in karşı çıktıkları belirtilse de Sadrazamın bu atamayı doğrudan
padişahın istediğini söylemesi ile bu atama bakanlar kurulunda kabul edilir.
5 Mayıs 1919 Pazartesi Atatürk'ün 9. Ordu Müfettişliği Komutanlığına
atanması kararı Takvim-i Vekâyi’de (Resmi Gazete) yayımlanır. Yayımlanan
irade-i seniye (padişah buyruğu) şöyledir: “Dağıtılan Yıldırım Orduları
Grubu Komutanı Mirliva (Tümgeneral) Atatürk, 9. Ordu müfettişliğine
atanmıştır. Bu padişah buyruğunun yürütülmesiyle Harbiye Nazırı görevlidir.”
İmza, Harbiye Nazırı, Sadrazam ve Padişah. Aynı gün Harbiye Nezareti atamayı
Genelkurmay Başkanlığına resmi bir yazı ile bildirir.
6 Mayıs 1919 Salı günü Harbiye Nezareti tarafından atama kararnamesi ve
yetkilerini içeren yönetmelik Atatürk’e resmi bir yazı ile bildirilir. Bir
an önce görev yerine gitmesi ve göreve başlaması istenir. Hatta Şakir Paşa
işi hızlandırmak için Bakanlar Kurulunun konuyu görüşmesini beklemez, ilgili
makamlara gerekli tebliğlerde bulunur.
Aynı gün 9. Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanı Albay Kazım (Dirik) Bey,
Harbiye Nazırlığına yazdığı yazı ile, Birinci Dünya Savaşı galipleri ülkeler
ile yapılan anlaşma ve alınan kararların Dışişleri Bakanlığından, görev
alanına giren illeri gösteren bir krokinin de İçişleri bakanlığından
alınarak müfettişliğe verilmesini ayrıca yine Harbiye Nazırlığına ayrı bir
yazı ile 9. Ordu müfettişliğine ait 6 adet resmi mührün hazırlanması için
gerekenlere emir verilmesini ister.
Atatürk’e resmi yazı ile bildirilen müfettişlik görev ve
yetkileri şöyledir:
Dokuzuncu Ordu Kıtaatı Müfettişliği’ne ait vezaif Zât-ı âlinizin Dokuzuncu
Ordu Kıtaatı Müfettişliği’ne tayini İrade-i Seniyye-i Cenab-ı Padişahi
şerefsüdur (padişah emri) buyrulmuştur. Ancak işbu müfettişlikteki vezaif-i
âlileri (görevler), yalnız askerî olmayıp müfettişliğin ihtiva eylediği
mıntıka (bölge) dahilinde aynı zamanda da mülkîdir (idaridir).
1. İşbu müşterek vezaif (görevler) şunlardır:
a) Mıntıkada asayiş-i dahilinin (iç düzenini) iade ve istikrarı (yeniden
sağlanması ve korunması) ve bu asayişsizliğin esbab-ı hususunun (ortaya
çıkış sebebinin) tespiti.
b) Mıntıkada ötede beride müteferrik (dağınık) bir halde mevcudiyetinden
bahsedilen esliha (silâhlar) ve cephanenin bir an evvel toplattırılarak
münasip depolara iddiharı (yığma) ve muhafaza altına alınması.
c) Muhtelif mahallerde birtakım şûralar (oluşumlar) mevcut olduğu ve
bunların asker toplamakta bulunduğu ve gayr-ı resmî bir surette ordunun
bunları himaye eylediği iddia olunuyor. Böyle şûralar mevcut olup da asker
topluyorlarsa, kat’-iyyen men’i (kesinlikle yasaklanması) ile bu kabil
(gibi) müteşekkil şûraların da lağvı.
2. Bunun için:
a) İki fırkalı olan Üçüncü ve dört fırkalı olan Onbeşinci Kolordular
müfettişlik emrine verilmiştir. İşbu kolordular hareket (yönetim) ve asayiş
hususatında doğrudan doğruya müfettişlikle ve muamelât-i cariye (günlük
işler), yani muamelât-ı zatiye (özlük işler) kuvve-i umûmiye (genel kuvvet)
vesaire gibi hususatta kemâfissabık (eskisi gibi) Harbiye Nezareti’yle
muhabere edeceklerdir (haberleşecektir). Fırka (tümen) veyahut mıntıka
(bölge) kumandanlığı veya bir vazife-i hususiyeye (özel göreve) tayin
edilecek zabıtanın tayin ve tebdilleri (değiştirme) müfettişliğin muvafakat
(onayı) ve talebiyle olacaktır. Maahaza (bununla beraber) sair (diğer)
hususatta lüzum ve menfaat görerek müfettişliğin verdiği talimatı kolordu
kumandanları aynen tatbik edeceklerdir. Bilhassa ahval-i sıhhiyye (sağlık
işleri) pek mühimdir. Bu zemindeki (konudaki) tetkikat (inceleme) ve
icraatın (işlemlerin) ahaliye de (halkı da) teslimi lâzımdır (kapsaması
gerekmektedir).
b) Müfettişlik mıntıkası Trabzon, Erzurum, Sivas, Van vilâyetleri (illeri)
ile Erzincan ve Canik (Samsun) müstakil (bağımsız) livalarını (sancak)
ihtiva eylediğinden müfettişliğin yukarıda ta’dât edilen (sayılan) vezaif-i
tedvir (idare) için vereceği bil-cümle (bütün) talimat işbu vilâyetlerle
mutasarrıflıklar doğrudan doğruya ifa edeceklerdir (yapacaklardır).
3- Müfettişlik hududuna mücavir (yakın) vilayet ve elviye-i müstakille
(bağımsız iller) Diyarbekir, Bitlis, Mamüretülaziz (Eflâziz), Ankara,
Kastamonu vilâyetleri ile kolordu kumandanlıkları da müfettişliğin ifa-ı
vazife (görevini yerine getirme) sırasında re’sen (doğrudan doğruya) vâki
olacak (yapılacak) müracaatlarını (başvurularını) nazar-ı dikkate
alacaklardır.
4. Müfettişliğin hususat-ı askeriyyeye (askeri konulara) ait merci (bağlı
olduğu yer) Harbiye Nezareti olmakla beraber hususat-ı saire (diğer konular)
için makamat-ı âliye-i aidesiyle (yüksek makamlarla, yani başbakan) muhabere
edecek (haberleşecek) ve işbu muhabereden Harbiye Nezareti’ne de haber
verecektir.
Harbiye Nazırı
Mehmet Şakir bin Numan Tahir
(Atatürk'ün ısrarı üzerine 12 Mayıs günü yetki alanına Maraş ve Kayseri
illeri de eklenmiştir.)
7 Mayıs 1919 Çarşamba günü Atatürk'ün atama karar ve yetkileri, Harbiye
Nazırlığı tarafından görev bölgesinde bulunan 3,13 ve 15. Kolordulara resmen
bildirilir. Yapılan bildirimde Atatürk'ün görev ve yetkilerini içeren
talimat ta gönderilir. Atatürk, Harbiye Nazırlığına bir yazı yazarak 9. Ordu
karargâhını oluşturan görevlilerin 3 aylık ödeneklerinin peşin olarak ve
İstanbul’da ödenmesini ister.
8 Mayıs 1919 Perşembe günü Harbiye Nazırlığı, Atatürk'le ilgili atama karar
ve yetkilerini Anadolu’daki tüm kolordulara bildirir. Atatürk evinde
kurmayları ile görüşmelere devam eder.
9 Mayıs 1919 Cuma günü Atatürk, kurmay başkanı aracılığı ile görev yerinde
bulunan görevlilere ilk emirlerini yazmaya ve göndermeye başlar. İlk emir
Sivas’ta bulunan Kolordu Komutanı Albay Selahattin (Kip) Bey’e gönderilir
ve Samsun’a geçerek kendisini beklemesini emreder. Bu arada 9 Mayıs
tarihinde olmuş olması muhtemel bir ziyaret vardır (bazı kaynaklarda 10
Mayıs). Atatürk İsmet (İnönü) Bey’i Süleymaniye’ de bulunan evinde ziyaret
eder. Herşeyi anlatarak, “Ben yerleşinceye kadar sen de bana yardım
edeceksin ve iş başladığı vakit yanıma geleceksin” der. Aynı gün Atatürk
Bekirağa bölüğündeki arkadaşı Fethi (Okyar) Bey’i ziyarete gider ve
Anadolu’ya geçişin müjdesini verir. Bu arada hapishane müdürü Ali Bey
(Buğdan gediği muharebesinde 20. Alay komutanı) kendisine “Paşam haber aldık
Anadolu’ya gidiyormuşsunuz. Ne vakit isterseniz tutuklulardan
istediklerinizi yanıma alarak size geleceğim” der. Bu sözler Atatürk'ü son
derece mutlu eder.
10 Mayıs 1919 Cumartesi günü Müttefik devletler tarafından Yunan ordusunun
İzmir’i işgal etmesine onay verilir. Venizelos’un müttefiklerden iki talebi
olmuştu, birincisi işgalin 12 saat önce Türk tarafına haber verilmesi
ikincisi ise işgal sırasında İngiliz Başkomiser Amiral Calthorpe’ın da
İzmir’de bulunmasıdır.
11 Mayıs 1919 Pazar günü 9. Ordu Müfettişi Atatürk, Anadolu’ya geçmeden önce
bazı bilgilerin toplanmasını ve Samsun’a vardığında kendisine sunulmasını
ister. Bu amaçla Sivas valisi, Canik Mutasarrıfı ve Sivas’ta bulunan 3.
Kolordu Komutanlığına yazdığı yazılarla, bölgede bulunan Müslüman ve
müslüman olmayan (Rum, Ermeni) çetelerin sayıları, merkezlerinin nerede
olduğu, amaçlarının siyasi mi yoksa soygun amaçlı mı olduğu hakkında bilgi
toplanmasını ister. Gönderdiği telgrafının sonu ise şu şekildedir: “...Bu
bilgi mülkî makamlarla askerî makamların yazışmaları ile tespit edilecek ve
Kolordu Komutanı Albay Selâhattin Bey (3. Kolordu Komutanlığı’nı vekil
olarak yürüten Albay Selâhattin Kip) bu bilgiyi Samsun’da bana verecektir.”
Dolayısı ile Atatürk müfettişlik vazifesine daha İstanbul’da iken başlamış
olur. Aynı gün Selanik’te Yunan 1. Tümeni gemilere bindirilmeye başlanır.
12 Mayıs 1919 Pazartesi günü Atatürk, Harbiye Nezaretine yazdığı yazı ile,
9. Ordu Müfettişliği Karargâhı’nın “seferi karargâh” sayılmasını talep eder.
Aynı gün, Venizelos’un isteği üzerine İngiliz Başkomiser Amiral Calthorpe
Yunan işgalini izlemek üzere İstanbul’dan İzmir’e doğru yola çıkar.
13 Mayıs 1919 Salı günü Atatürk, Harbiye Nezaretine yazdığı yazı ile, daha
önce yazmış olduğu 3 aylık ödeneğin peşin ve İstanbul’da ödenmesi ve
karargâhın seferi sayılması konusunun acele sonuçlandırılmasını ve ayrıca
iki adet binek araç verilmesini ister ve bunların tamamlanmasından üç gün
sonra İstanbul’dan hareket edeceğini bildirir. Ayrıca Samsun’a gidecek
karargâh üyeleri ile bir gün sonra Genelkurmay Başkanlığında bir toplantı
yapılmasını planlar. Zamanın kısalığı nedeniyle duyurunun ertesi gün tüm
gazetelerde yayımlanmasını ister.
Aynı gün, Yunan ordusunun işgalini izlemek üzere bölgeye gelen İngiliz
Başkomiser Amiral Calthorpe’ın gemisi İzmir Limanına girer. Gemide ABD,
Fransız ve Yunan gemi komutanlarının katılımıyla bir toplantı yapılır ve
işgal sırasında yapılacaklar kararlaştırılır. Buna göre Fransızlar Foça
Bataryalarını, İtalyanlar Karaburun’u, İngilizler Kösten adasını ve
Yunanlılar Sancakkale’yi işgal edeceklerdir. Yunan ordusu 1. Tümeni, 13 bin
er ve 4 bin hayvan yüklü olan gemilerle İzmir’e doğru hareket eder.
14 Mayıs 1919 Çarşamba günü Atatürk, öğleden sonra Genelkurmay Başkanlığında
Samsun’a gidecek karargâh üyeleri ile bir toplantı yapar. Görev yeri olan
Samsun’a deniz yoluyla gidilecektir ve Boğaz ile Karadeniz İngiliz
Donanmasının denetimi altındadır. Boğazlara giriş çıkış ancak İngiliz
yetkililerden alınan vize ile mümkündür, bu nedenle toplantıda kesinleşen
karargâh listesi İngiliz yetkililerden vize alınması için Harbiye Nezaretine
sunulur. Atatürk, 3. Ordu Komutanlığı’na gönderdiği telgraf ile, 16 Mayıs
günü öğleden sonra Bandırma vapuru ile hareket edeceğini ve beraberinde 23
subay bulunduğunu ve karargâh için “geçici bir yer” sağlanmasını ister.
Damat Ferit Paşa Atatürk'ü Nişantaşı’nda bulunan sadrazamlık konağında akşam
yemeğine davet eder. Aynı yemekte bir gün önce Genelkurmay Başkanlığına yeni
atanan Cevat (Çobanlı) Paşa’da vardır. Aynı gün saat 11 civarında İstanbul’da Amiral Webb
Sadrazam’a İzmir’deki istihkamların öğleden sonra işgal edileceğini
bildirmiş idi. Bu nedenle Sadrazam Damat Ferit Paşa o akşam biraz suskundur.
Sadrazamın Damat Ferit Paşa yemek sonrasında bir harita üzerinde müfettişlik
bölgesinin nereleri kapsadığını sorar. Belli ki paşanın yetki alanının
genişliği hakkında teredddütleri vardır. Bunu sezen Cevat Paşa araya girerek
böyle bir görev için alanın “yeterince” olduğunu vurgular ve “Zaten nerede
kuvvetimiz kaldı ki!” diyerek konunun kapanmasını sağlar. Paşalar evden
ayrıldıktan sonra birlikte yürürken aralarında şu konuşma geçer:
-Bir şey mi yapacaksın Kemâl?
-Evet Paşam, bir şey yapacağım!
-Allah muvaffak etsin!
-Mutlaka muvaffak olacağız!
Her ne kadar Cevat Paşa (Çobanlı) Atatürk’ten 11 yaş büyük olsa da
Trablusgarp, Balkan, Çanakkale ve Filistin cephelerinde beraber
çarpıştıkları için Atatürk'ü gayet iyi tanıyordu. Zaten o yüzdendir ki 15
Mart 1920’de tutuklanıp Malta’ya sürüldükten sonra Ekim 1921 de serbest
kalır kalmaz Ankara’ya geçmiştir.
15 Mayıs 1919 Perşembe günü Atatürk, Samsun’a hareketinden bir gün önce veda
ziyaretlerinde bulunmak üzere sırasıyla Genelkurmay’a, Babıâli’ye ve Yıldız
Sarayı’na gider. O gün gittiği her yerde karamsar bir tablo ile karşılaşır.
Zira İzmir Yunanlılar tarafından işgal edilmiştir. Sabah saat 07.30 dan
itibaren Yunan ordusunun 1. Tümeni (Larissa tümeni) komutan Zafiriu
kumandasında İzmir’e çıkmaya başlar. Evzon alayının ilk taburu gösterişli
bir dini törenle takdis edilir. Takdisi yapan İzmir metropoliti
Hrisostomos’un Türklere karşı nefret dolu bir konuşması olur. Yunan askerler
Rum halk ile birlikte Kordon da Karantina semtine doğru yürüyüşe geçerler.
Bayraktar Kemeraltı girişine geldiğinde Hukuku Beşer (İnsan hakları) adlı
gazetenin başyazarı olan Selanikli Hasan Tahsin (asıl adı Osman Nevres) ilk
kurşunu atarak bayraktarı vurur. Ve Hasan Tahsin hemen orada şehit edilir.
Hasan Tahsin reddi ilhak cemiyetinin oluşumunda, yayınlanan beyannamenin
kaleme alınışında önemli rol oynamıştır. Daha ilk gün Yunan ordusu yaklaşık
2000 Türk askeri ve subayının bulunduğu Sarıkışla’yı basar. Tüm askerler,
Nadir Paşa da dahil olmak üzere, elleri başlarında rıhtıma doğru
yürütülürler ve Paris adlı vapurun ambarına, hayvanların yanına
hapsedilirler. Bu yürüyüş sırasında 9 Türk subayı Rumlar tarafından şehit
edilir. Yine aynı gün Yunan askerleri yerli rumlarla birlikte Türk
mahallelerine saldırırlar, işyerlerini evleri yağmalarlar.
Bir tarafta Yunanlılar İzmir’i işgal etmeye başlamışken, diğer tarafta
Atatürk'ün karargâh listesi İngiliz irtibat bürosu subayı Binbaşı Milligan
tarafından onaylanmaktadır. Onaylanan listede 23 subay, 25 er ve erbaş ve
eyerli altı at görünüyordu. Bu listenin arkasında vize bölümünden irtibat
subayı Yüzbaşı John G. Bennet tarafından da mühürlenip imzalanan kısmında
“müttefik pasaport kontrol bürosu, İngiliz bölümü, Samsun için 16.05.1919
tarihinde geçerlidir” yazıyordu. Vize işlemi tamam idi.

Atatürk veda ziyaretleri için Genelkurmay’a gider. Gittiği anda, Genelkurmay
Başkanlığı görevinden alınarak 1. Ordu müfettişliği görevine getirilen Fevzi
Paşa (Çakmak), yeni tayin olan Cevat (Çobanlı) Paşa’ya görevi teslim
etmektedir. Böylelikle üçü birlikte görüşme imkanı bulurlar. Atatürk Fevzi
Paşa’ya “Paşam vaziyeti nasıl mütalaa ediyorsunuz?” diye sorar. Konuşmanın
devamını Atatürk şöyle anlatır:
“Paşa gök gürler gibi bağırarak:
-Anlamıyorum ki efendim, dedi. Ve sağ elinin işaret parmağı ile haritada
İstanbul noktasını göstererek: Buradaki rahatımızı feda etmemek için koskoca
memleketi veriyoruz, bu ne akıldır?
İçimden sevindim ve daha da rahatladım. Cevat Paşa da “öyle oluyor” der gibi
bakıyordu. Hatırımda iyi kaldıysa arkadaşlara şunu söyledim:
-Hakikat sizin dedikleriniz ve düşündüklerinizdir. Ben bunu ispat etmek için
Anadolu’ya gidiyorum. Aramızda uzun görüşmelere lüzum olmadığını da
görüyorum. Yalnız sizlerden bir şey bekliyorum. Bana yardım edeceksiniz...
- Tabi... Evet... Cevat Paşa’ya döndüm:
-Bilhassa siz Paşam...Asıl yetki makamında şimdi siz bulunuyorsunuz. Beraber
yürüyebilecek miyiz?
-Elbette...
-O halde ilk iş olarak Ulukışla taraflarında bulunurken trenle
ulaştırılmalarına müsaade olunmayan 20’ nci Kolordu’nun yürüyerek Ankara’ya
hareket etmelerini buyurunuz.. Önündeki bloknota işaret etti
-Emir vereceğim, dedi
-Sonra sizinle şahsen muhabere edebilmek üzere özel bir şifre isterim.
-Şimdi, dedi
Zile bastı, lazım gelenleri söyleyerek bana bunu da temin etti. Arkadaşlar
veda ederek ayrıldım.”
Fevzi Paşa (Çakmak) da anılarında, 15 Mayıs’ta yapılan devir-teslim
sırasında Cevat Paşa ile “kurulmuş olan 3 ordu müfettişliğinin bir an önce
ordunun emir ve kumandasını düzenlemesi”, “mümkün olduğu kadar silah ve
mühimmatın Anadolu’da toplanması ve İtilaf devletlerine teslim edilmemesi”,
“milli galeyandan yararlanarak Kuvâ-yı Milliye oluşturulması” ve “savunmada
kalınmayarak işgalci düşmanlar üzerine karşı taarruza geçilmesi” konusunda
fikir birliğine vardıklarını, tam bu konular üzerinde konuşulurken
Atatürk'ün geldiğinin haber verildiğini ve derhal Atatürk'ün içeriye davet
edilerek durumu ve aldıkları kararları dinledikten sonra kendisinin “zaten
bunları gerçekleştirmek için Anadolu’ya gidiyorum. Buradan verilen emirleri
dinlemeyeceğim. Kahraman milletimin sinesinde hayatımı feda edinceye kadar
çalışacağım” dediğini daha sonra üçünün ayağa kalkarak “vatanın kurtarılması
için beraberce çalışacaklarına ve bu uğurda hiçbir şeyden
çekinmeyeceklerine” dair beraber yemin ettiklerini anlatmıştır.
Atatürk, Genelkurmaydaki vedadan sonra Harbiye Nazırı, Dahiliye Nazırı ve
Sadrazamı da makamında ziyaret etmek ister ancak hiçbiri makamında yoktur.
Zira Babıâli’de Bakanlar Kurulu toplantısı vardır. Atatürk Babıâli’ye gider
ve toplantının bitmesini bekler. Toplantı bitiminde bekleme salonuna gelen
Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey ve Bahriye Nazırı Avni Paşa ile görüşürler.
Aralarında İzmir’in işgali ile ilgili bir sohbet geçer.
O gün son görüşme akşamüzeri Yıldız Sarayı’nda padişah ile olmuştur.
Görüşmeyi Atatürk şöyle aktarmıştır:
“Yıldız Sarayı’nda ufak bir salonda Vahdettin ile adeta dizdize denecek
kadar yakın oturduk. Sağında dirseğini dayamış olduğu bir masa, üstünde bir
kitap var. Salonun Boğaziçi’ne doğru açılan penceresinden gördüğümüz manzara
şu: Birbirine paralel hatlar üzerinde düşman zırhlıları! Bordalarındaki
toplar sanki Yıldız Sarayı’na doğrulmuş! Manzarayı görmek için başımızı sağa
sola çevirmek kafi idi. Vahdettin hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya
başladı:
-Paşa Paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu
kitaba girmiştir (elini demin bahsettiğim kitabın üstüne bastı ve ilave
etti), tarihe geçmiştir. (O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım,
dikkatle ve sükunla dinliyordum) bunları unutun, dedi; asıl şimdi yapacağın
hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, Paşa; devleti kurtarabilirsin!
Bu son sözlerinden hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle samimi mi
konuşuyor? O Vahdettin ki yabancı hükümetin yüzüncü derece aletleri ile
temas arayarak, devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışıyordu. Bütün
yaptıklarından pişman mı idi? Aldatıldığını mı anlamıştı? Fakat böyle bir
tahmin ile başka bahislere girişmeyi tehlikeli saydım. Kendisine basit
cevaplar verdim:
-Hakkımdaki teveccüh ve itimada arz-ı teşekkür ederim. Elimden gelen
hizmette kusur etmeyeceğime emniyet buyurunuz.
Kafamdaki muammayı da halletmeye uğraşıyordum. Çok iyi anladığım,
veliahtlığında, padişahlığında bütün his ve fikirlerini, temayüllerini,
sahtekarlıklarını tanıdığım adamdan nasıl yüksek ve asil bir hareket
bekleyebilirdim? Memleketi kurtarmak lazımdır, istersem bunu yapabilirmişim.
Nasıl? Hemen hüküm verdim: Vahdettin demek istiyor ki, hiçbir kuvvetimiz
yoktur. Tek dayanağımız İstanbul’a hakim olanların siyasetine uymaktır.
Benim memuriyetim, onların şikayet ettikleri meseleleri halletmektir. Eğer
onları memnun edebilirsem, memleketi ve halkı, bu siyasete karşı gelen
Türkleri de yola getirirsem, Vahdettin’in arzularını yerine getirmiş
olacaktım.
-Merak buyurmayın efendimiz, nokta-i nazar-ı şahanenizi anladım. İrade-i
seniyeniz olursa... hemen hareket edeceğim ve bana emir buyurduklarınızı bir
an unutmayacağım.
-Muvaffak ol”
Görüşmeden sonra padişah yaveri Naci Paşa elindeki ufak bir kutuyu
“zatışahanenin ufak bir hatırası” diyerek Atatürk’e uzatır. İçinde kapağının
üzerinde Vahdettin’in isminin ilk harfleri işlenmiş olan bir saat vardır.
Atatürk teşekkür ederek saraydan ayrılır.
Atatürk o gün son olarak Şişli’deki evinde Bandırma Vapuru kaptanı İsmail
Hakkı (Durusu) ile Samsun’a giderken izleyecekleri rota konusu hakkında
görüşür.
16 Mayıs 1919 Cuma sabahı erken saatte arkadaşı ve avukatı Saadettin Ferit
(Talay) Bey (Dr Rasim Ferit Talay’ın kardeşi) eve gelerek Atatürk'ü
uyandırır ve kendisini götürecek olan geminin Karadeniz’e çıkınca bir
İngiliz muhribi tarafından batırılacağı haberini verir. Ferit Bey bu haberi
Merkez Bankası müdürlerinden Berç Keresteciyan’dan duymuştur.
Atatürk vapura geçmeden önce Cuma selamlığına giderek son kez padişahı
selamlar. Yıldız’da Hamidiye Camii’ndeki Cuma selâmlığından sonra Mahl-i
Hümayun’da Padişah Vahdettin tarafından kabul edilir ve burada kendisine
veda eder. Atatürk, Cuma selâmlığını takiben Şişli’deki evine döner, annesi
ve kız kardeşine veda eder. Annesi ve kardeşi ile vedalaşıp evden ayrılacağı
sırada Rauf (Orbay) Bey gelir ve sabah Ferit Bey’in verdiği haberin aynısını
iletir, gemisi batırılacaktır! Ve aynı esnada birlikte çalıştıkları eski bir
kurmay subayı gelerek yine aynı haberi verir. Olayın devamını Atatürk şöyle
anlatır;
“Bir an yalnız kaldım. Ve düşündüm. Bu dakikada düşmanların elinde idim.
Bana her istediklerini yapamazlar mıydı?. Beynimden bir şimşek geçti.
Tutabilirler, sürebilirler, fakat öldürmek! Bunun için beni Karadeniz’in
coşkun dalgaları arasında yakalamak lazımdır. Bu ihtimal mantıklı idi. Ancak
benim için artık yakalanmak, tutuklanmak, sürülmek, düşüncelerimi yapmaktan
alıkonmak, hepsi ölmekle denk idi. Hemen karar verdim, otomobile atlayarak
Galata rıhtımına geldim.”
Böylece Galata rıhtımına giderek sandal ile, Kızkulesi açığında demirlemiş
olan Bandırma Vapuruna geçer. Öğleden sonra 16.00 gibi hareket emri verir.

Bandırma vapuru hareket ettikten kısa bir süre sonra Kızkulesi açıklarında
aranmasını takiben düşman zırhlıları arasından geçerek İstanbul’u terk
ederken kontrol için durdurulur. Yaveri Muzaffer Kılıç olayı şöyle anlatır:
“Bandırma Vapuru Kızkulesi açıklarına geçmişti. Kavaklar hizasına geldiğinde
vapur durduruldu. Bir motor tekneyle yanaşan İtilaf devletleri subayları
güverteye çıktılar. Bizler ne oluyor, bunlar ne istiyorlar sorusuna cevap
arar ve bakınırken Atatürk kaptana sordu:
-Bu adamlar ne için gelmişler?
-Efendim silah, cephane arıyorlarmış...
-Görevinizi yapınız, sonuçtan beni haberdar edin.
Sonra biz döndü. Dolmabahçe önlerinde demirli bulunan yabancı zırhlıları
göstererek dedi ki:
-Bu sersem adamlar işte böyle... Yalnız demire, çeliğe ve silah gücüne
dayanırlar. Maddeden başka bir şey bilmezler. Bağımsızlık ve özgürlük
uğrunda savaşa kararlı bir ulusun kudret ve gücünü anlamaktan acizdirler.
Biz silah ve cephane değil, ülkü, inanç dolu kafa götürüyoruz.”
Gece olduğunda Atatürk, Bandırma vapuru kaptanı İsmail Hakkı (Durusu)
Kaptana direktif verir. Direktif şöyledir: “Düşman devletlerinin herhangi
bir vasıtasının gadrine uğramamak için sahile yakın bir rota tutunuz! Şayet
kesin tehlike görürseniz gemiyi karaya, en yakın sahile oturtunuz!”
16 MAYIS 1919 GÜNÜ BANDIRMA VAPURU’NDA BULUNANLAR
1-Atatürk (Atatürk) Paşa, 9. Ordu Müfettişi
2-Albay Kazım (Dirik) Bey, Müfettişlik Kurmay Başkanı,
3-Dr. Albay İbrahim Tali (Öngören) Bey, Müfettişlik Sağlık Başkanı,
4-Kurmay Yarbay Mehmet Arif (Ayıcı) Bey, Kurmay Başkanı Yardımcısı,
5-Kurmay Binbaşı, Hüsrev (Gerede) Bey, Kurmay Başkanlığı İstihbarat ve
Siyasi Şube Müdürü,
6-Topçu Binbaşı Kemâl (Doğan) Bey, Müfettişlik Topçu Komutanı,
7-Doktor Binbaşı Refik (Saydam) Bey, Sağlık Başkan Yardımcısı,
8- Piyade Yüzbaşı Cevat Abbas (Gürer) Efendi, Müfettişlik Baş Yaveri,
9-Yüzbaşı Mustafa Vasfi (Süsoy) Efendi, Karargâh Komutanı,
10-Yüzbaşı Ali Şevket (Öndersev) Efendi, Müfettişlik Emir Subayı,
11-Kd. Yüzbaşı Mümtaz (Tünay) Efendi, Kurmay Mülhakı,
12- Yüzbaşı İsmail Hakkı (Ede) Efendi, Kurmay Mülhakı,
13- Tabip Yüzbaşı Behçet Efendi
14-Üsteğmen Hayati Efendi, Kurmay Başkanı Emir Subayı ve Müfettişlik Kalem
Amiri,
15-Üsteğmen Arif Hikmet (Gerçekçi) Efendi, Kurmay Mülhakı,
16-Teğmen Muzaffer (Kılıç) Efendi, Ordu Müfettişliği 2. Yaveri,
17-Üsteğmen Abdullah (Kunt) Efendi, İaşe Subayı,
18-Adli Müşavir Ali Rıza bey
19-Tabur Hesap Memuru Rahmi Efendi
20-Tabur Hesap Memuru Ahmet Nuri Efendi
21-Birinci Sınıf Katip Faik (Aybars) Efendi, Şifre Katibi,
22-Zabıt Vekili Tahir Efendi
23-Dördüncü Sınıf Katip Memduh (Atasev) Efendi, Şifre Katibi Yardımcısı
Toplam 23 nefer için izin alınmış olup ayrıca Refet Bele için son anda vize
alınmış ve vapura binmiştir.
Sonuç olarak, Bandırma Vapuru 19 mayıs 1919 Pazartesi sabah saat 7’de
hedefine varır, Mustafa Kemal Paşa Samsun'a çıkar ve Milli Mücadele başlar.
ERAT:
1.Osman Nuri oğlu Ali Faik Efendi (kıdemli çavuş),
2. İbrahim İzzet oğlu Átıf (kıdemsiz çavuş),
3. Aydınlı Ali oğlu Musa (çavuş),
4. Konyalı Mustafa oğlu Kemâl (çavuş),
5. Konyalı Kemâl oğlu Mustafa (çavuş),
6. Sivaslı Ali oğlu Rıfat (onbaşı),
7. Sivaslı Rıfat oğlu Ali (onbaşı),
8. Çatalcalı Tevfik oğlu Adem (onbaşı)
9. Sincanlı Hüseyin oğlu Mehmed (er),
10. Sincanlı Ahmed oğlu Emin (er),
11. Sincanlı Mustafa oğlu İsmail (er),
12. Sincanlı İbrahim oğlu Ömer (er),
13. Alanyalı Kerim oğlu Mehmed (er),
14. Sungurlulu Hasan oğlu Elvan (er),
15. Geredeli Mehmed oğlu Mehmed (er),
16. Mudurnulu Mehmed oğlu Durmuş (er),
17. Geyveli Mehmed oğlu Ali (er),
18. Geredeli Şakir oğlu Nuri (er),
19. Akhisarlı Hasan oğlu Hüseyin (er),
20. Tokatlı Abdullah oğlu Mehmed (er),
21. Divrikli Abdullah oğlu Musa (er),
22. Kadıköylü Mehmed oğlu Hasan (er),
23. Yenihanlı Bekir oğlu Mahmud (er),
24. Üsküdarlı İhsan oğlu Mehmed Lütfi (er),
25. İzmirli Abdullah oğlu Ali (er)
Gemi Müretteabatı:
1-Gemi Süvarisi İsmail Hakkı Durusu
2-İkinci Kaptan Üsküdarlı Tahsin Kaptan
3-Çarkçı Başı Mehmet Ağa Oğlu Hacı Süleyman
4-Gemi Katibi İsmail
5-Lostromo Hasan Reis
6-Serdümen Göreleli Ali Oğlu Basri
7-Ambarcı Rizeli Süleyman Oğlu Mahmut
8-Ambarcı Silivrili Hasan Oğlu Mehmet
9-Tayfa Süleyman Oğlu Cemil
10-Tayfa Hüseyin Oğlu Rahmi
11-Tayfa Mesut Oğlu Temel
12-1.Kamarot Muharrera Oğlu Hacı Tevfik (Ulusu)
13-Kamarot İbrahim Oğlu Mehmet
14-Kamarot Yamağı Mustafa Oğlu Halit
15-Ateşçi Koyunhisarlı Yusuf Oğlu Halit
16-Ateşçi Rizeli Arif Oğlu Mansur
17-Ateşçi Osman Oğlu Hacı Hamdi
18-Kömürcü Hasan Oğlu Mehmet
19-Kömürcü Mehmet Ali Oğlu Ömer Faik
20-Vinçci İsmail Hakkı
21-Vinçci Ali Oğlu Galip
Atatürk'ün İstanbul’da geçen altı ay için yorumu şöyle olmuştur:
“Bu dakikada siz de düşünürsünüz ki, verilmiş bir kararım varken onu
niçin tatbik etmiyorum? Ben de hemen söyleyeyim ki, ağır ve kati bir
kararın doğruluğuna inanmak için vaziyeti her köşesinden mütalaa etmek
lazımdır. Ağır ve kati karar tatbik edilmeye başlandıktan sonra “Keşke
şu tarafını, bu tarafını da düşünseydim... Belki bir çıkar yol bulurduk.
Yeniden bunca kan dökmeye, bunca can yakmaya ihtiyaç kalmazdı!” gibi
tereddüdete yer kalmamalıdır. Böyle bir tereddüt, karar sahibinin
vicdanında kanayan bir nokta olur ve onu yaptığının doğruluğundan da
şüpheye düşürür. Bundan başka, beraber çalışacak olanlar, yapılandan
başka bir şey yapılmak ihtimali kalmadığına inanmalı idiler, işte benim
mütareke sırasında dört beş ay İstanbul’da kalışım, sırf bunun içindir.
Bu geçirdiğim zamanın bir kısmını da hazırlıklara ayırdım. Tahmin
edersiniz ki fikir hazırlıkları, seferberlikte asker toplamak için
olduğu gibi davul zurna ile temin edilemez. Fikir hazırlıklarında tevazu
ile çalışmak, kendini silmek, karşısındakine samimi bir kanaat ilham
etmek lazımdır.”
Özetle, 13 Kasım 1918 günü Adana’dan İstanbul’a gelen Atatürk Samsun’a
hareket ettiği gün olan 16 Mayıs 1919 gününe kadar 6 ay süre ile
İstanbul’da kalmış ve kaldığı süre boyunca arkadaşları ile birlikte,
ülkenin içinde bulunduğu kötü durumdan kurtarılabilmesi için yollar
aramış ve bu amaçla yerli yabancı birçok kişi ile görüşmeler yapmıştır.
Çeşitli fikir ve girişimlerden sonra en uygun olan çözümün Anadolu’ya
geçerek mücadele etmek olduğu sonucuna varan Atatürk ve arkadaşları,
Anadolu’ya geçmek için uygun zemini Nisan ayı sonunda bulmuşlar ve hemen
bu fırsatı değerlendirerek harekete geçmişlerdir. Ali Fuat (Cebesoy)
Paşa (20. Kolordu) ve Kâzım Karabekir Paşa (15. Kolordu), birlikte
çalışacakları güvencesini vererek kendisinden önce İstanbul’dan
ayrılarak Anadolu’ya birliklerinin başına geçmişler ve Atatürk için
uygun ortamı hazırlamışlardır. 16 Mayıs günü yola çıktığında beraberinde
olan Refet (Bele) Albay da zaten 3. Kolordu Komutanlığına atanmıştır.
Dolayısı ile Atatürk Samsun’a yola çıkarken geniş bir alana hakim olan
ordular üzerinde komuta edecek -sadece resmi bir yetkili- olmanın
ötesinde, vatanın kurtarılması için fikir birliği ve yakın işbirliği
içerisinde olduğu ordu komutanları ile birlikte çalışacak bir asker
olarak yola çıkmıştır. Aynı zamanda İstanbul'da bulunan Genelkurmay da kendisi ile
aynı düşüncededir.
1 TEMMUZ 1927 - 25 EYLÜL 1931
1927
1 Temmuz 1927 Cuma günü Atatürk, Kurtuluş Mücadelesi'nden sonra ilk kez İstanbul’a gitmek üzere trenle Ankara’dan hareket eder, saat 11.20'de İzmit İstasyonu'na varır. Burada kendisini İstanbul Valisi Süleyman Sami, Belediye Başkanı Muhiddin ve Kolordu Komutanı Şükrü Naili Paşa'dan oluşan karşılama komitesi ve ayrıca Büyük Millet Meclisi Başkanı Kazım (Özalp) Paşa karşılar. Hep birlikte Ertuğrul Yatı'na geçerler.
.png)
.png)
İstanbul'a vardığında coşkulu şekilde karşılanan Atatürk doğrudan Dolmabahçe Sarayı'na geçer ve saray salonunda İstanbul halkı temsilcilerini kabul ederek şunları söyler: “...Artık bu saray, Allah’ın gölgelerinin değil, gölge olmayan, gerçek olan milletin sarayıdır. Ve ben burada milletin bir ferdi, bir misafiri olarak bulunmakla bahtiyarım!” “İki büyük cihanın birleştiği yerde, Türk vatanının ziyneti, Türk tarihinin serveti, Türk milletinin gözbebeği İstanbul, bütün vatandaşların kalbinde yeri olan bir şehirdir.”"Sekiz yıl önce, üzüntüyle ağlayan İstanbul'dan kalbim sızlayarak çıkmıştım. Uğurlayanım yoktu. Sekiz yıl sonra, kalbim rahat olarak, gülen ve daha güzelleşen İstanbul'a geldim ve bütün İstanbulluların ruhuma heyecan veren sıcak ve sevimli kucağıyla karşılaştım." O gece Atatürk şerefine, gece Dolmabahçe Sarayı önünde denizden ve karadan büyük bir fener alayı düzenlenir. Fener alayı takip eden gecelerde de düzenlenmeye devam eder.
2 Temmuz günü, çeşitli heyetleri ve elçileri kabul eder ve akşam 19 gibi Beylerbeyi Sarayı'na gider ve sonra tekrar Dolmabahçe Sarayı'na döner.
3 Temmuz günü çeşitli semtleri dolaştıktan sonra Edirnekapı Mezarlığı'nı ziyaret eder. Aynı gün Dolmabahçe'de kabul ettiği elçiler Atatürk'ün İstanbul'a gelişi nedeniyle "Özel Defteri" imzalarlar.
5 Temmuz günü saat 19.00 da Yeniköy'e giderek orada oturmakta olan kız kardeşi Makbule Hanım'ı ziyaret eder, buradan Tarabya'daki Tokatlıyan Oteli'ne gelerek bir süre dinlendikten sonra tekrar Dolmabahçe Sarayı'na döner.
6 Temmuz günü akşamüstü Göksu Kasrı ve Beylerbeyi Sarayı'nı gezer.
7 Temmuz günü Dolmabahçe Sarayı'nda Öğretmenler Birliği İstanbul Merkez Heyeti'ni kabul ederek onlara şunları söyler: "“...Öğretmenler her vesileden istifade ederek halka koşmalı, halk ile beraber olmalı ve halk, öğretmenin çocuğa yalnız alfabe okutur bir varlıktan ibaret olmayacağını anlamalıdır!”
Atatürk, 8 Temmuz günü akşamüzeri Dolmabahçe Sarayı’ndan sahil yolunu izleyerek otomobille Sarıyer’de Çırçır Suyu’na gider, burada kısa süre dinlendikten sonra Tarabya’da Tokatlıyan Oteli’ne geçer ve akşam Dolmabahçe Sarayı’na döner.
.png)
.png)
9 Temmuz günü Atatürk, 3. Kolordu Komutanlığı Karargahı’nı, Vilâyeti ve Belediye’yi ziyaret eder.
.png)
10 Temmuz günü akşamüzeri, Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul İl Merkezi’ni ve Türk Tayyare Cemiyeti Şubesini ziyaret etmek üzere Dolmabahçe Sarayı'ndan ayrılır.
.png)
14 Temmuz günü akşamı Ankara motoru ile Büyükada’ya gider, bir süre Yat Kulüp’te kaldıktan sonra Dolmabahçe Sarayı’na döner.
.png)
.png)
15 Temmuz günü Mudanya üzerinden Bursa'ya geçer ve burada İsmet Paşa ile görüştükten sonra gece tekrar İstanbul'a döner.
26 Temmuz günü Lozan Antlaşması'nın 4. yıldönümü nedeniyle Dolmabahçe Sarayı’nda kendisini ziyaret eden İstanbul Darülfünunu Hukuk Fakültesi Heyeti’ne şunları söyler: “...Lozan Barışı, Türk tarihinde bir dönüm noktasıdır. Türk milleti için siyasî bir zafer oluşturan bu antlaşmanın Osmanlı tarihinde örneği yoktur!”
Atatürk, 28 Temmuz günü, Dolmabahçe Sarayı’nda Ordu Müfettişi Ali Sait (Akbaytogan) Paşa, İstanbul şehremini Muhittin (Üstündağ) ve İzmir Milletvekili Şükrü (Saraçoğlu) Beyleri kabul eder.
.png)
24 Ağustos günü Atatürk, Üsküdar yangınında açıkta kalanlara yardım olmak üzere 5.000 lira bağışta bulunur.
27 Ağustos gecesi Dolmabahçe Sarayı'nda, Türk Tayyare Cemiyeti tarafından hazırlanan, Kurtuluş Savaşı ile ilgili bir film izler.
28 Ağustos günü Atatürk Başkanlığında Bakanlar Kurulu toplantısı yapılır ve seçim işleri görüşülür.
29 Ağustos günü Atatürk, milletvekili seçimi nedeniyle milletvekillerinin uyacağı esaslar hakkında şu genelgeyi yayınlar: “...Cumhuriyet Halk Partisi’ne mensup milletvekillerinin, milletvekili sıfatını özel iktisadî hayatları için değerden düşürmemelerine Parti Genel Başkanlığı da özel dikkat gösterecektir.”
11 Eylül günü Atatürk, Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nde şehitleri ziyaret ettikten sonra dönüşte tramvayla halk arasında Beyoğlu’na gelir, kısa süre Tokatlıyan’da kaldıktan sonra Dolmabahçe Sarayı’na döner.
30 Eylül günü saat 10.00 da İstanbul'dan Ankara Motoru ile Mudanya'ya doğru hareket eder ve Bursa üzerinden Ankara'ya döner.
1927 yılında yaklaşık 3 ay boyunca kaldığı İstanbul'da bir çok yerli ve yabancı heyet, hükümet yetkilisi ile görüşmelerde bulunan Atatürk, fırsat buldukça da şehirde, boğazda tur atar ve ziyaretlerde bulunur. Diğer önemli bir konu; Büyük Nutuk'un çoğu bölümlerini bu süre içerisinde Dolmabahçe Sarayı'nda yazar.
1928
Atatürk, 5 Haziran günü Ankara'dan İstanbul'a gelir.
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
16 Haziran günü İstanbul’da Türkiye İş Bankası Yenicami Şubesi’ne gelir, binayı gezerek ilgililerden bilgi alır.
.png)
1 Ağustos günü Lâtin Harfleri Komisyonu üyelerinden Falih Rıfkı (Atay), Ahmet Cevat (Emre) ve Mehmet Emin Bey’leri kabul eder, alfabe ve gramer konuları üzerinde görüşürler. 8 Ağustos günü İstanbul'da Taksim Cumhuriyet Anıtı açılır.
9/10 Ağustos gecesi Atatürk, İstanbul Sarayburnu Parkı’nda Cumhuriyet Halk Partisi tarafından tertiplenen gece toplantısında yeni harfler hakkında şu konuşmayı yapar: “...Bizim ahenkli, zengin dilimiz yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak ve bu gereği anlamak mecburiyetindeyiz! Anladığımızın belirtisine yakın zamanda bütün dünya tanık olacaktır. Buna kesinlikle eminim.”
10 Ağustos günü Atatürk saat 18.00 de otomobille Taksim Cumhuriyet Anıtı önüne gelir ve bir süre anıtı inceler.
11 Ağustos günü Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey ile birlikte Latin Harfleri Komisyonu üyelerini kabul eder.
16 Ağustos günü Atatürk, yeni Türk harfleri hakkında Adalet Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt) Bey’in telgrafına şu cevabı verir: “...Gerçekten yeni Türk yazısı, Türk’ün yaradılıştan gelen zekâ ve kabiliyetini geliştirebileceğinden yeni yazımızı tarlalarında çalışan çiftçilerimize, sürüleri başında dağlarda dolaşan çobanlarımıza kadar en az bir zamanda yaymaya çalışmak hepimizin vicdan ve millî haysiyet borcudur.”
18 Ağustos günü, Dolmabahçe Sarayı'nda yeni Türk harfleri ve gramer kuralları hakkında Yunus Nadi Bey' e bir demeç verir.
23 Ağustos günü Atatürk, Ertuğrul Yatı le İstanbul'dan Tekirdağ'a geçer, şehirde ziyaretlerde bulunur ve yeni Türk harfleri ile ilgili olarak halkla görüştükten sonra tekrar İstanbul'a döner. Döndüğünde Anadolu Ajansı muhabirine yeni Türk harfleri ile ilgili şu demeci verir: “...Az zaman sonra, yeni Türk harfleriyle, gözler kamaştırıcı Türk manevî gelişiminin erişebileceği kudret ve itibarın milletlerarası seviyesini gözlerimi kapayarak şimdiden o kadar parlak görüyorum ki, bu manzara beni kendimden geçiriyor."
25 Ağustos günü Atatürk, beraberinde 150 kadar milletvekili ile, Dolmabahçe Sarayı salonunda İbrahim Necmi (Dilmen) Bey’in yeni Türk harfleri ve okunuşu ile ilgili tartışmalı konferansını izler.
27 Ağustos günü Atatürk, Söğütlü yatıyla Mudanya'ya ve buradan otomobille Bursa'ya geçerek, İl Genel Meclisi salonunda memurları yeni harflerden sınava tabi tutar ve akşam tekrar Mudanya üzerinden Ertuğrul yatıyla İstanbul'a döner. Ertuğrul yatıyla dönerken harf inkılâbı hakkında şunları söyler: “...Türk milleti yaptığını şuurla ve bunca bin yılların hayatında açtığı devasız yaraları acele tedavi etmek acısıyla, gerçek denilen cevheri bulmuş olduğuna inanarak uzun adımlarla kurtuluş aramaya karar vermiştir. Bunun önüne set çekmek isteyeceklerin sonu, Türk’ün kuvvetli ayakları altında ezilmektir."
28 Ağustos günü Atatürk, öğretmenlerin yeni yazıyı öğrenme ve öğretmedeki fedakâr çalışmaları nedeniyle Millî Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey’e şu telgrafı gönderir: “Yeni Türk yazısını öğrenmek ve öğretmek hususunda memleketin her tarafında sarf edilen ateşli faaliyet ve çalımaları derin bir haz ve memnuniyetle görüyorum. Öğretmenlere teşekkür ve selâmlarımın iletilmesini rica ederim.”
29 Ağustos günü Atatürk’ün huzurunda, Dolmabahçe Sarayı salonunda yeni Türk harflerinin okunuşu ve yazılışı ile ilgili tartışmalı konferans gerçekleştirilir ve o gün Atatürk tahtaya şu notu yazar: “Milleti bilgisizlikten kurtarmak için kendi diline uymayan Arap harflerini terk edip Lâtin esasından Türk harflerini kabul etmekten başka çare yoktur!”
.png)
.png)
.png)
30 Ağustos günü Atatürk, 30 Ağustos Zaferi’nin 6. yıldönümü nedeniyle basın temsilcilerine şu demeci verir: “30 Ağustos’ta yönettiğim muharebe, Türk milletinin yanımda bulunduğu halde idare ettiğim ilk ve son muharebedir. Bir insan, kendisini milletle beraber hissettiği zaman, ne kadar kuvvetli buluyor bilir misiniz? Bunu tarif müşküldür.”
1 Eylül günü Atatürk, Ertuğrul yatı ile Çanakkale'ye geçer, 2/3 Eylül akşamı İstanbul'a döner. Sonrasında Karadeniz yolculuğuna çıkmak üzere 14 Eylül günü İzmir Vapuru ile İstanbul'dan ayrılır. Karadeniz turunu tamamladıktan sonra Ankara'ya geçer.
Görüleceği üzere Atatürk, 1928 yılında yaklaşık 3 ay kaldığı İstanbul'da zamanın çoğunu yeni Türk harfleri kullanımının yaygınlaşmasını sağlamakla geçirmiştir.
1929
Atatürk, 6 Ağustos 1929 günü trenle Ankara'dan İstanbul'a gelir.
.png)
.png)
9 Ağustos akşamı Fethi (Okyar) Bey’in Büyükdere’deki yalısında kendisini görmeye gelen İstanbullulara şöyle seslenir: "...Beni görmek demek behemehâl [mutlaka] yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir. Benim kuvvetim, benim size olan sevgim ve sizin bana olan sevginizdir. Bu millet, bu memleket yeni rejim üzerinde dünyanın en makbul bir varlığı olacaktır. Ben bunu kendi gözlerimle görmeden ölmeyeceğim!””

16 Ağustos akşamı Dolmabahçe Sarayı'nda, Ferit İbrahim Bey tarafından Gazi Orman Çiftliği'nde çekilen filmi seyreder.

21 Ağustos günü Ertuğrul yatı ile Yalova'ya gider oarada Bursa'ya geçer ertesi gün İstanbul'a geri döner. 24 Ağustos günü tekrar Yalova'ya gider ertesi günü İstanbul'a döner. 28 Ağustos ve 3 Eylül günleri Ertuğrul yatı ile yine Yalova'ya gider aynı gün İstanbul'a geri döner.

7 Eylül günü Atatürk Ayasofya Camii ve Topkapı Sarayı'nda incelemelerde bulunur.
12 Eylül günü Ertuğrul yatıyla Yalova'ya geçer, 18 Eylül günü İstanbul'a geri döner.
21 ve 22 Eylül tarihlerinde Atatürk ard arda iki gün, Şişli Çocuk Hastanesi’ne giderek tedavi görmekte olan küçük çoban, Sığırtmaç [çoban] Mustafa’yı ziyaret eder. Atatürk, sığırtmaç Mustafa ile Yalova'da gezinti yaparken kaybolduğunda tesadüfen tanışmış ve sıtma rahatsızlığını farkedince ailesinden izin alarak tedaviye göndermiştir.
30 Eylül günü Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.

1930 11 Haziran 1930
günü Atatürk, Ankara'dan İstanbul'a gelir.
Ertesi gün Ertuğrul yayı ile
Yalova'ya giderek yapılmakta olan köşk ile ilgili bilgi alır ve akşamı
tekrar İstanbul'a döner. 13 Haziran günü Sığırtmaç Mustafa’yı görmek
üzere Şişli Sıhhat Yurdu’na gider ancak doktorlar, Sığırtmaç Mustafa’nın
Hastane’den çıktığını söylerler. 15 Haziran günü Sığırtmaç Mustafa
Dolmabahçe Sarayı'na gelerek Atatürk'ün elini öper.
Atatürk Haziran ve
Temmuz ayında toplam dört kez Yalova'ya gider ve ardından İstanbul'a
geri döner: 17 Haziran günü (dönüş 20 Haziran), 30 Haziran günü (dönüş
11 Temmuz), 12 Temmuz günü (dönüş 30 Temmuz) ve 1 Ağustos günü (dönüş 5
Eylül). 6 Eylül günü Atatürk, İstanbul’da bir gezinti
yapar, Gülhane Parkı’nda halk arasında bir süre dinlenir, akşam üzeri
Dolmabahçe Sarayı’na döner.
9 Eylül günü Yunus Nadi
Bey’in, Cumhuriyet gazetesinde “Serbest Cumhuriyet Partisi Başkanı Fethi
Bey’in İzmir seyahati esnasında Cumhuriyet Halk Partisi aleyhine gelişen
gösteriler nedeniyle” Atatürk’ten bir açıklama yapmasını isteyen mektubu
yayınlanır. Buna karşılık olarak Atatürk 10 Eylül 1930 günü, Yunus Nadi
Bey’in mektubuna şu cevabı verir:
19 Eylül 1930 günü Atatürk, Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.
Çıktığı yurt gezisi kapsamında Trabzon'u ziyaret ettikten
sonra Ege Vapuru ile 1 Aralık 1930 günü İstanbul'a gelir.
2 Aralık günü Harp Akademisi, Harp Okulu, Mülkiye ve
Galatasaray Lisesi'ni ziyaret eder.
3 Aralık günü, Fox Film şirketi tarafından
Ankara Gazi Orman Çiftliği’nde çevrilen ve kendisinin de Amerikan milletine
demecini içeren filmi Elhamra Sineması’nda izler.
4 Aralık günü Yalova'ya gider ve aynı gün
İstanbul'a geri döner. 14 Aralık günü Atatürk,
İstanbul’da Cerrahpaşa ve Haseki Hastanelerini ziyaret eder, ilgililerden
bilgi alır ve Cerrahpaşa Hastanesi şeref defterine şunları yazar: “Gördüklerimden
memnun oldum. Temizlik, intizam, ciddî çalışma takdire değerdir.”
15 Aralık günü, İstanbul Darülfünunu’nu ziyaret eder, Darülfünun hatıra
defterine şunları yazar: “İstanbul Darülfünunu’nda yüksek profesörler ve
kıymetli gençlerle yakından tanıştığımdan çok memnun oldum. İlim sembolü
olan bu yüksek kuruluşumuzun büyük hizmetleriyle iftihar edeceğimize şüphe
yoktur!”
18 Aralık
günü Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkocağı’nı ziyaret eder,Türkocağı
konferans salonunda gençlere şöyle seslenir: “...Cumhuriyeti, onun
gereklerini yüksek sesle anlatınız. Cumhuriyet ilkelerini sevdiriniz.
Bunu kalplere yerleştirmek için hiçbir fırsatı ihmal etmeyiniz!”
19 Aralık günü Atatürk, Trakya gezisine çıkmak üzere
İstanbul'dan ayrılır, 25 Aralık günü İstanbul'a döner.
27 Aralık günü, Dolmabahçe Sarayı’nda, Atatürk’ün
başkanlığında İsmet (İnönü), Fevzi (Çakmak), Kâzım (Özalp), Fahrettin
(Altay) Paşalar ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın katılmasıyla, 23 Aralık
günü Menemen'de, Kubilay adlı yedeksubay öğretmenin bir kısım gericiler
tarafından şehit edilmesi ile ilgili olarak bir toplantı yapılır.
28 Aralık günü Atatürk, Kubilây’ın Menemen’de şehit düşmesi
nedeniyle orduya başsağlığı mektubu gönderir: “...Büyük ordunun kahraman
genç subayı ve Cumhuriyetin ülkücü öğretmen topluluğunun kıymetli üyesi
Kubilây’ın temiz kanı ile Cumhuriyet, hayatiyetini tazelemiş ve
kuvvetlendirmiş olacaktır!” 29
Aralık 1930 günü Atatürk, İstanbul Çarşıkapı’daki Ayakkabıcılar Cemiyeti
Merkezi’ni ziyaret eder, üyelerle görüşür, yerli kunduraların sunulduğu
sergiyi gezdikten sonra Cemiyet’in hatıra defterine şunları yazar: “...Kunduracılar
sergisinde gördüğüm her türlü ayakkabılar, sanatkârlarımızın çok
ilerlemiş bulunduklarını ispat eden eserlerdir. Vatandaşlara yerli
ayakkabılara rağbet göstermelerini tavsiye ederim.”
1931 3 Ocak 1931 günü Atatürk, Bursa
üzerinden Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.
21 Temmuz 1931 günü Atatürk Ankara'dan İstanbul'a gelir.
Hemen ertesi
günü Ertuğrul yatı ile Yalova'ya geçer. 7/8 Ağustos gecesi İstanbul'a
gelse de 8 Ağustos akşamı tekrar Yalova'ya gider ve 25 Ağustos günü
İstanbul'a döner.
26 Temmuz günü günübirlik olarak Zonguldak'a gider ve
maden ocaklarını inceler. 31 Ağustos günü Yalova'ya gider, 8 Eylül günü geri
döner.
14 Eylül günü Atatürk, Dolmabahçe Sarayı balkonunda bilim
adamlarıyla sohbet esnasında şunları söyler: “...Şair Mehmet Emin
(Yurdakul)’in, ilk defa Manastır Askerî idadisi’nde öğrenci iken okuduğum
“Ben bir Türk’üm, dinim, cinsim uludur” mısrasıyla başlayan şiirinde, bana
ulusal benliğimin gururunu tattıran ilk anlatımı bulmuştum. Fakat ben asıl
bunu, orduya katıldığım ilk günlerde, bir Anadolu çocuğunun gözyaşlarında
gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük, benim en derin güven
kaynağım, en engin övünç dayanağım oldu. Kendimi hiçbir zaman Osmanlılığın
telkin ettiği başka ulusları öven ve Türklüğü aşağı gören eksiklik duygusuna
kaptırmadım.” 18 Eylül günü Atatürk, “Vatandaş için
Medenî Bilgiler” adlı iki ciltlik eser hakkında Başbakan İsmet (İnönü)
Paşa’ya şunu yazar: “...Kitaplar yazılırken ve yazıldıktan sonra
bizzat ilgilendim; bunların, yazılmalarında izlenen amaçlara hizmet
edecek kıymet ve nitelikte olduklarını bilhassa kaydederim. Bundan başka
bu kitapların memlekette yurttaşlara okutulması için ilgiyi artıracak
her tedbirin kıymetli olacağı görüşündeyim.”
Atatürk 25 Eylül 1931 akşamı Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan
ayrılır.


.png)
“Cumhuriyet gazetesinde bana hitaben yazılan açık mektubu okudum. Bu
mektupta, son günlerde İzmir’de meydana gelen olaylar işaret olunarak,
beni Cumhuriyet Halk Partisi’nden başka partilerin kendilerine mal
etmeye çalıştıkları görüldüğünden söz edilerek durumun aydınlatılması
için gerçeğin ifadesi isteniyor. Ben, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel
Başkanıyım. Cumhuriyet Halk Partisi, Anadolu’ya ilk ayak bastığım andan
itibaren kurulup benimle çalışan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti’nden doğmuştur. Bu örgüte tarihen bağlıyım. Bu bağı çözmem için
hiçbir sebep ve lüzum yoktur ve olamaz!”



.png)
.png)
.png)
.png)
1932 Atatürk,12 Ocak 1932 günü
Ankara'dan İstanbul'a gelir. 22 Ocak akşamı Opera Sineması’nda
“Çanakkale” adlı filmi seyreder, daha sonra Pera Palas’a uğrayarak
Dolmabahçe Sarayı’na döner.
25 Ocak akşamı Atatürk, İstanbul Darülbedayii (İstanbul Şehir Tiyatrosu)’nde
piyes seyreder. 27 Ocak gecesi Beyoğlu'nda bulunan
Turkuvaz Lokantası'na geçer ve geç saatlere kadar burada kalır.
28 Ocak 1932 akşamı Atatürk, akşam Dolmabahçe Sarayı’nda sofrada, Maarif
Vekili Esat (Sagay) Bey hakkında sert tenkitlerde bulunan Dr. Reşit Galip’e
müdahale eder ve şu sözleri söyler: “Yorgun görünüyorsunuz, gidip istirahat
edebilirsiniz!” Reşit Galip, Atatürk’üşn bu müdahalesine “Burası milletin
sofrasıdır, kovulmamalıyım; kalkmam!” şeklinde cevap verir. Bu cevap üzerine
Atatürk “O halde biz kalkalım; masayı beyefendiye bırakalım!” diyerek
sofradan ayrılmıtır. (Bu olaydan sonra Reşit Galip, Ankara’ya dönmüş, büyük
üzüntü ve pişmanlık duygularıyla Atatürk’e, 30 Ocak 1932 tarihini taşıyan
bir mektup göndermiştir. Reşit Galip 24 Mart 1932 akşamından itibaren
Atatürk’ün sofrasında tekrar yer almış, nihayet 19 Eylül 1932’de Maarif
Vekilliği’ne atanmıştır.) Atatürk 4 Şubat gecesi,
Maksim Salonu'nda Darülaceze (Güçsüzler Evi)'nin verdiği baloyu
şereflendirir.
11 Şubat akşamı İstanbul Darülbedayii'nde Faruk Nafiz (Çamlıbel) in
yazdığı "Akın" piyesini seyreder. Ertesi gün öğleden sonra
otomobille Büyükdere’ye kadar bir gezinti yapar.
19 Şubat 1932 günü Halkevleri açılır.
Atatürk, 23 Şubat akşamı Elhamra Sineması'nda film izledikten sonra
Pera Palas'a uğrayarak Dolmabahçe Sarayı'na geçer.
4 Mart 1932 günü Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.
Atatürk, 31 Temmuz günü Yalova'dan İstanbul'a gelir.
2 Ağustos 1932 günü Atatürk, Keriman Halis’in dünya güzeli seçilmesi
nedeniyle Cumhuriyet gazetesi başmuharriri Yunus Nadi Bey’e şu
demeci verir: “...Türk ırkının dünyanın en güzel ırkı olduğunu
tarihî olarak bildiğim için, Türk kızlarından birinin dünya güzeli
seçilmesini çok tabiî buldum. Fakat Türk gençlerine bu münasebetle
şunu hatırlatmayı gerekli görüyorum: Övündüğünüz tabiî güzelliğinizi
usulüne uygun şekilde korumasını biliniz ve bu yolda uyanık bir
gelişmenin kesintisiz gerçekleşmesini ihmal etmeyiniz. Bununla
beraber, asıl uğraşmaya mecbur olduğunuz şey, analarınızın ve
atalarınızın oldukları gibi, yüksek kültürde ve yüksek fazilette
dünya birinciliğini tutmaktır.”4 Ağustos günü Yalova'ya gider 31
Ağustos günü İstanbul'a geri döner. 5 Eylül günü İstiklal Caddesi'ndeki İpekiş Mağazası'nı
ziyaret eder ve üretilen kumaşların niteliği hakkında bilgi alır.
12 Eylül günü Atatürk, İktisat Vekili Celâl (Bayar) Bey’in göreve
başlaması nedeniyle kendisine çektiği telgrafa şu cevabı gönderir:
“...Bütün dünyada olduğu gibi memleketimizde de en başta bulunan
önemli işimiz, iktisat işidir. Bu işte en yüksek başarıyı temine
çalışmak hayatîdir, zarurîdir. Bunun için bu işte bütün devlet
teşkilâtının, bütün yurttaşların ve hepimizin ciddî duygularla
alâkalı olmamız gereği tabiîdir.” 16 Eylül akşamüzeri otomobille
Beyoğlu, Şişli ve Maslak'ta bir gezinti yaptıktan sonra, akşam
İstiklal Caddesi'nde Florya Sineması'nda film izler. 20 Eylül günü,
Dolmabahçe Sarayı’nda “Dil Encümeni” toplantısında bulunur. 24 Eylül
günü öğlen Sakaraya motoru ile Büyükdere'ye kadar bir gezinti yapar,
öğleden sonra ise Dolmabahçe Sarayı'nda Türk Dili Tetkik
Cemiyeti'nin toplantısına başkanlık eder. Dolmabahçe Sarayı'nda 5
Ekim tarihine kadar süren Türk Dil Kurultayı çalışmalarını her gün
aksatmadan izler.
4 Ekim tarihinde Diyarbakır gazetesi sahibine şu demeci verir: “Diyarbakırlı,
Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir
ırkın evlâtları, hep aynı cevherin damarlarıdır.”
7 Ekim günü Yalova'ya gider akşam tekrar İstanbul'a döner.
22 Ekim 1932 günü, Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.
1933
Atatürk 6 Şubat 1933 günü Bursa'dan hareket ederek Mudanya üzerinden
Gülcemal Vapuru ile İstanbul'a gelir.
10 Şubat günü, Topkapı Sarayı'nı ziyaret ederek Topkapı Eski Eserler Müzesi
Müdürü Tahsin (Öz) Bey'den bilgi alır.
14 Şubat günü Atatürk, Kemalettin Sami Paşa ile birlikte Dolmabahçe’den
Sakarya motoru ile Suadiye’ye geçer, Paşa’yı bıraktıktan sonra, otomobille
Kadıköy’e gelerek Kadıköy iskelesinden vapura binip halk arasında Karaköy’e
gelir ve Vali Muhittin (Üstündağ) Bey’le akşam yemeği için Tarabya’da
Tokatlıyan’a gider.
26 Şubat 1933 günü Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.
30 Haziran 1933 günü Ankara'dan İstanbul'a gelir. 1 Temmuz günü Galatasaray
Lisesi'in, 2 Temmuz günü ise İstanbul Darülfünun'unu ziyaret ederek
sınavlarda bulunur.
4 Temmuz günü Yalova'ya geçer akşam tekrar İstanbul'a döner. Amerika’nın
bağımsızlık günü nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Roosevelt’e
kutlama telgrafı gönderir.
14 Temmuz günü Ertuğrul Yatı ile Çanakkale'ye gider sonra Yalova'ya geçer
ertesi gün İstanbul'a döner. 18 Temmuz günü tekrar Yalova'ya gider, 24
Temmuz'da İstanbul'a dönerek 25 Temmuz günü, bir deniz kazası geçiren Milli
Eğitim Bakanı Reşit Galip'i Moda'daki köşkünde ziyaret ettikten sonra
Ertuğrul yatıyla Yalova'ya gider. 27 Temmuz günü İstanbul'a gelerek
Dolmabahçe Sarayı'nda eski Afgan Kralı Amanullah Han'ı kabul eder. Akşamı
Adatepe torpidosu ile tekrar Yalova'ya döner. Geminin hatıra defterine
şunları yazar: "Adatepe ile yaptığım kısa yolculuğun değerli hatırasını
unutmayacağım. Yakından tanımak fırsatına sahip olduğum seçme deniz
komutanlarımız, genç subaylarımız ve denizcilerimizle iftihar ettim.”
Atatürk 31 Temmuz günü tekrar İstanbul'a gelir, Dolmabahçe Sarayı'nda bir
süre dinlendikten sonra tekrar Yalova'ya gider.
1 Ağustos 1933 günü, kanunla kapatılan İstanbul Darülfünun'un yerine
İstanbul Üniversitesi kurulur.
12 Ağustos günü Ertuğrul yatı ile Yalova'dan Pendik'e gelerek İsmet Paşa'yla
beraber Yalova'ya döner. 17 Ağustos günü İstanbul'a gelir ve Türk Dili
Tetkik Cemiyeti Merkez Heyeti'nin topalntısına başkanlık eder. 19 Ağustos
sabahı tekrar Yalova'ya gider ancak akşamı İstanbul'a döner.
20 Ağustos günü Atatürk’ün, Sovyet Rusya’dan ithal edilen bazı malların
yerli mallardan düşük fiyatla satılması üzerine, önlem alınması konusunda
Başbakanlığa şu telgrafı gönderir: “...Aksi takdirde Rusların, Türk
pazarından bir miktar mal satın almakla bize görünüşte temin ettikleri
fayda, haksız rekabetle tamamen hiçe indirilmiş olur.”
23 Ağustos günü Yalova'ya gider, 6 Eylül günü İstanbul'a döner, ardından 7
Eylül günü Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.
12 Eylül 1933 günü Ankara'dan İstanbul'a gelir. 14 Eylül gecesi İzzettin
(Çalışlar) Paşa'nın kızının Dolmabahçe Sarayı'nda yapılan nikah töreni ve
düğününü şereflendirir.
15 Eylül 1933 günü Atatürk, Türk-Yunan
Antlaşması’nın imzalanması nedeniyle Başbakan İsmet Paşa’ya şu tebrik
telgrafını gönderir: “...Bu pakt, iki milletin karşılıklı büyük
menfaatlerini kuvvetlendiren kardeşlik inkişaf sahasına enginlik veren
kıymetli bir vesikadır, iki taraf için kalpten arzu edilen verimi vermesini
temenni ve Hükûmetimizi tebrik ederim.”
Atatürk 19 Eylül gecesi Maksim salonunda yapılan Türk-İtalyan güreş
karşılaşmalarını izler.
26 Eylül 1933 günü Atatürk, Dolmabahçe Sarayı'nda Yunanistan eski Başbakanı
Venizelos'u kabul eder ve bir görüşme gerçekleştirir.
29 Eylül günü Yalova'ya giden Atatürk, ertesi gün İstanbul'a döner.
4 Ekim günü, Dolmabahçe Sarayı’nda İstanbul’a gelen Yugoslavya Kralı Alexandre’i
kabul eder, öğleden sonra ise Yunanistan eski Başbakanı Venizelos ve eşini kabul
eder.
Atatürk 9 Ekim 1933 günü trenle Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.
1934
1 Mayıs 1934 günü Atatürk Ankara'dan trenle İstanbul'a gelir. İsmet
Paşa’yla beraber, merhum Kemalettin Sami ve Derviş Paşaların kabirlerini
ziyaret ettikten sonra ertesi gün Yalova'ya geçerler. Atatürk daha sonra
Ankara'ya döner. 26 Haziran 1934 günü Atatürk,
misafiri İran Şahı Rıza Pehlevi ile birlikte Çanakkale'den İstanbul'a
gelir ve Sarayburnu'nda karaya çıkar. 27 Haziran günü birlikte Harp
Akademisi'ni ziyaret ederler.
3 Temmuz günü Atatürk, Ertuğrul yatı ile Yalova'ya geçer, daha sonra
Ankara'ya gider. 19 Temmuz günü trenle İstanbul'a gelir.
Ertesi gün Ertuğrul yatı ile Yalova'ya geçer.
30 Temmuz günü Yalova'dan istanbul'a gelerek, 31 Temmuz
günü Dolmabahçe Sarayı'nda dil çalışmaları ve 2. Türk Dil Kurultayı
hazırlıklarıyla ilgilenir. Aynı gün Ertuğrul yatıyla Çanakkaleye geçer
ertesi günü oradan Yalova'ya gider.
Atatürk 11 Ağustos günü İstanbul'a gelir ve ertesi gün
Dolmabahçe Sarayı'nda Türk Dili Tetkik Cemiyeti toplantısına başkanlık eder.
Dolmabahçe Sarayı'nda 18 Ağustos gününden 23 Ağustos'a kadar süren 2. Türk
Dil Kurultayı çalışmalarını izler.
26 Ağustos akşamı, Türkiye İş Bankası’nın 10. kuruluş
yıldönümü nedeniyle düzenlenen vapur gezintisini şereflendirir.
28 Ağustos gecesi Ertuğrul yatıyla Yalova'ya gider, 30 Ağustos günü
İstanbul'a döner. O gece Dolmabahçe sarayı'nda Tevfik Rüştü (Aras) Bey'in
kızının düğününü şereflendirir.
1 Eylül 1934 günü Atatürk, Almanya Cumhurbaşkanlığı’na
seçilmesi nedeniyle Adolf Hitler’e bir tebrik telgrafı gönderir.
6 Eylül günü Büyükada'da gerçekleştirilen Kızılay Balosu'nu şereflendirir.
12 Eylül günü akşam üzeri Galatasaray'da Türkiye İş Bankası Sergisi'ni
ziyaret eder.
20 Eylül 1934 günü Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan
ayrılır.
1935
Atatürk 22 Ocak 1935 günü Ankara'dan İstanbul'a gelir.
2 Şubat 1935 günü Dolmabahçe Sarayı’nda, milletvekili genel seçimiyle ilgili
olarak Başbakan İsmet İnönü ve CHP Genel Sekreteri Recep Peker’le çalışır.
Atatürk’ün, milletvekili seçimi nedeniyle Cumhuriyet Halk Partisi örgütüne
ve ikinci seçmenlere şu bildirgeyi yayınlar: “...Cumhuriyetçi ve
milliyetçi olmakla beraber partimiz programından başka bir programla ve
partili olmanın tabiî kayıtları dışında serbest çalışacak samimî
yurttaşların ulus kürsüsünden yapacakları tenkitler ve söyleyecekleri
düşüncelerle millî çalışmanın kuvvetleneceğine inanıyoruz.”
4 Şubat günü Atatürk, milletvekili genel seçimi nedeniyle millete şu
bildirgeyi yayımlar: “...Müspet bilimlerin temellerine dayanan, güzel
sanatları seven, fikir eğitiminde olduğu kadar beden eğitiminde de
kabiliyeti artmış ve yükselmiş olan erdemli, kudretli bir kuşak yetiştirmek,
ana siyasamızın açık dileğidir.”
8 Şubat günü yapılan Milletvekili genel seçimi akşamı Atatürk şu bildirgeyi
yayımlar: “...Ulusça gösterilen birlik, ülküye bağlılık bütün gözleri
yeniden yurdumuza çekmiştir. Öz dileğimiz yurdun yüceliği, yurttaşın
genliğidir."
10 Şubat günü Atatürk, öğleye doğru Şişli tramvay durak yerinden ata binerek
Hürriyet-i Ebediye Abidesi, Mecidiyeköy, Zincirlikuyu’ya kadar bir gezinti
yapar, Golf Kulübü’ne uğrar, burada kısa bir dinlenmeden sonra otomobille
Tarabya’da Tokatlıyan’a uğrayıp akşamüzeri Dolmabahçe Sarayı’na döner.
16 Şubat 1935 günü Ege Vapuru ile İstanbul'dan ayrılır ve daha sonra Zafer
Destroyerine geçerek Ege'ye doğru bir yolculuğa çıkar. Alanya, Antalya,
Taşucu, Mersin, Fethiye ve Marmaris ziyaretlerinden sonra 25 Şubat günü
İstanbul'a döner. 27 Şubat 1935 günü Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan
ayrılır.
18 Mayıs 1935 günü Atatürk trenle Ankara'dan İstanbul'a gelir. 22 Mayıs günü
Hürriyet-i Ebediye Tepesi'ne giderek burada yapılan askeri manevraları
izler. 23 Mayıs günü Kalamış vapuruyla Yalova'ya gider. 26 Mayıs günü
İstanbul'a döner.
27 Mayıs günü Dolmabahçe Sarayı’nda Amerikalı kadın gazeteci Gladys Baker’in
sorularına şu cevapları verir: “Yeni Türkiye’yi görmüş ve tanımış olanlar
bilirler ki, Türk Cumhuriyeti topluluğu kendisine hedef olarak insanlığı ve
kültürü almıştır. Türk’ün yeni gittiği yol ve varmak istediği nokta kültür
hayatında yükselmek, insanlık yolunda ilerlemek ve elinden geldiği kadar
barışa ve insanlığa hizmet etmektir” “...Türkiye’de bolşeviklik
olmayacaktır. Çünkü Türk Hükûmeti’nin ilk gayesi, halka hürriyet ve mutluluk
vermek, askerlerimize olduğu kadar, sivil halkımıza da iyi bakmaktır!”
29 Mayıs günü Atatürk, Türk Hava Kurumu’na 10.000 lira bağışta bulunarak
şunları söyler: “...Bu ulus, en zor zamanlarda memleket ödevlerine canla,
başla koşmuştur. ...İstediklerinden daha fazlasını başaracaklardır.
Tuttukları yol doğrudur.”
31 Mayıs günü Yalova'ya gider. Saat 16.00’da Yalova’dan motorla hareket
ederek Heybeliada’ya gelir, İsmet İnönü’nün köşküne uğrayarak bir süre
kaldıktan sonra Heybeliada’dan hareketle akşam Sirkeci iskelesine çıkar,
buradan otomobille Florya’ya giderek geceyi burada geçirir. Ertesi günü
Dolmabahçe Sarayı'na döner.
3 Haziran 1935 günü Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır. 28 Haziran
günü tekrar İstanbul'a gelir. Motorla Dolmabahçe Sarayı’na uğradıktan sonra
Florya’ya geçer ve yapımı devam eden köşkü denetledikten sonra gece tekrar
Dolmabahçe Sarayı’na döner.
1 Temmuz günü Atatürk, kotra ile Ortaköy’de Deniz Ticaret Okulu önüne
gelerek, Denizcilik Bayramı nedeniyle burada yapılan deniz yarışlarını
izler, gece Ankara vapuruyla yapılan deniz gezintisine katılır.
3, 4 ve 7 Temmuz günleri Florya'ya gider ve denize girer.
9 Temmuz günü Moda Deniz (Yat) Kulübü, Atatürk'ün şereflendirmesi ile
törenle açılır. 10 Temmuz günü Yalova'ya oradan Bursa'ya gider ve 17 Temmuz
günü İstanbul'a döner.
25 Temmuz günü saat 18.45’de Şişli Sağlık Yurdu’na gider, burada hasta bir
dişine küçük bir müdahale yapılır.
1 Ağustos gecesi Pera Palas'ta İzmir Milletvekili Kazım İnanç Paşa'nın
kızının evlenme düğününü şereflendirir.
10 Ağustos günü Florya'ya geçer. Özellikle ayın son günlerinde burada sıkça
denize girer. 22 Ağustos günü Uluslararası 5. İzmir Fuarı’nın
açılışında, Ekonomi Bakanı Celâl Bayar, Atatürk’ün devletçilik ilkesini
açıklayan mesajını okur: “Türkiye’nin uyguladığı devletçilik sistemi,
ondokuzuncu yüzyıldan beri sosyalizm nazariyecilerinin ileri sürdükleri
fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye’nin
ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye özgü bir sistemdir."
19 Eylül günü, 10 Eylül'den beri kaldığı Florya'dan Dolmabahçe Sarayı'na
döner. 21 Eylül günü İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak'la birlikte Ankara'ya
gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.
1936
Atatürk, 9 Şubat 1936 günü trenla Ankara'dan İstanbul'a gelir. 10 Şubat günü
Topkapı Eski Eserler Müzesi'ni ziyaret ederek incelemelerde bulunur.
14 Şubat günü Atatürk, Türk Tarihi Kurumu Başkanlığı’na şu yazıyı gönderir:
“Viyana Elçisi Bay Cevat Üstün’ün kaleme aldığı “Viyana Seferi” isimli
inceleme ile İstanbul Komutanı General Halis Bıyıktay’ın bunun hakkında
yazdığı görüş ve düşüncelerini, ilişik olarak gönderiyorum. Her iki eserin,
tetkik ve tenkit edilmek üzere Genelkurmay Başkanlığı’na verilmesini ve
alınacak karşılığın iletilmesini temenni ederim. Askerî mütalâalar tenkit
edilmelidir.”
10 Mart günü trenle Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.
17 Mayıs 1936 günü Ankara'dan İstanbul'a gelir. “Çocuk sevgisi insan için
bir ihtiyaçtır. Hele yaş ilerledikçe bu ihtiyaç kendisini daha kuvvetle
hissettiriyor. Onun için de Ülkü’yü yanımdan ayırmak istemiyorum.”
27 Mayıs günü Dolmabahçe Sarayı'nda İngiliz Lordlar Kamarası üyelerinden
Lord Lloyd'u kabul eder.
28 Mayıs günü Harp Akademisi askeri tatbikatını izlemek üzere Topçu Atış
Mektebi'ne gider ve geceyi orada geçirir.
30 Mayıs günü Florya'ya, ertesi
gün ise Yalova'ya gider. 1 Haziran günü tekrar Florya'ya döner. 6 Haziran
günü Mudanya ve Bursa ziyaretinden sonra 8 Haziran günü İstanbul'a dönerek
Haydarpaşa'ya gelir ve buradan trenle Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan
ayrılır.
16 Haziran günü Ankara'dan İstanbul'a gelen Atatürk, aynı akşam Florya'ya
geçer. 18 Haziran günü, uçakla Ankara'ya dönecek olan İsmet İnönü'yü
Yeşilköy Hava Alanı'ndan uğurlar.
Haziran ayının son günlerini ve Temmuz
ayını genellikle Florya'da geçiren Atatürk sıkça denize girer, sandal
gezintisi yaparak kürek çeker.
11 Temmuz günü Atatürk, Florya'da incelemelerde bulunduktan sonra Büyükada’
ya geçer ve geceyi orada geçirir. Ertesi gün tekrar Florya'ya döner.
Kendisi Yalova'da bulunduğu sırada 20 Temmuz
günü, Boğazların Türk Hükümeti'nin tam egemenliğine geçişini sağlayan
"Montreux Sözleşmesi" imzalanır. 28 Temmuz günü trenle Ankara'ya gitmek
üzere İstanbul'dan ayrılır.
3 Ağustos günü Atatürk, Ankara'dan İstanbul'a gelerek doğrudan Florya'ya
geçer. Burada bulunduğu zamanlarda denize girmeye, kürek çekmeye devam eder.
9 Ağustos günü Ertuğrul yatıyla Florya’dan Moda’ya geliri ve yattan Moda
koyunda -Moda Deniz Kulübü tarafından tertiplenen- deniz yarışlarını izler,
gece Florya’ya hareket eder ve geceyi yatta geçirdikten sonra ertesi gün
Yalova'ya gider, 16 Ağustos günü İstanbul'a gelir.
22 Ağustos günü Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’nda -3.Türk Dil Kurultayı’na
gelen- yabancı dil bilginlerini kabul eder ve şunları söyler: “Dünya dil
âlimlerinin Türk âlimleriyle beraber çalışmaları, dil biliminin şimdiye
kadar çözemediği birçok güçlüklerin çözümünü kolaylaştıracaktır. Bundan,
büyük gerçekler de meydana çıkacaktır.”
24 Ağustos günü öğleden sonra Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’nda “Üçüncü Türk
Dil Kurultayı”nın açılış törenini ve sonrasında çalışmalarını izler. 31
Ağustos gününe kadar sürecek çalışmaların hepsini izler.
26 Ağustos 1936 günü Atatürk, Türkiye İş Bankası’nın 12. kuruluş yıldönümü
nedeniyle şu demeci verir: “İş Bankası, Cumhuriyet tarihinde ekonomi
bakımından başlıbaşına yer alacaktır. Bu kurum, çok küçük bir servetin bile
ekonomik hayatta fert çıkarlarına ayrılmayıp ulus çıkarlarına ayrılmasından
çıkabilecek olan büyük sonuçları, az bir zamanda ve özellikle yepyeni bir
devlet kuruluşunun türlü inkılâp güçlükleri içinde dünya çapında
göstermiştir.” Aynı gece Taksim Bahçesi’nde Türkiye İş Bankası’nın 12.
kuruluş yıldönümü nedeniyle düzenlenen ziyafeti şereflendirir.
2 Eylül 1936 gecesi Atatürk, Beylerbeyi Sarayı’nda düzenlenen Balkan
Festivali’ni şereflendirir. Festivalde General Kâzım Dirik’e şu notu
yazdırıp okutur: “...Beşeriyette saadet, işte böyle insanoğullarının
birbirine yaklaşması, insanların birbirini sevmesi, hepsinin temiz his ve
düşüncelerini birleştirmesiyle olacaktır. Bu geceki birleşik vaziyetimiz, bu
insancıl idealin yüksek işaretidir. İşte bunun için ev sahibi olarak bütün
kıymetli misafirlerimize derin sevinçlerimi ifade ederim.” Atatürk aynı
gece bir Türk çocuğuna ise şu notu yazdırıp okutur: “...Bir millet çok
şeyde inkılâp yapabilir ve bunların hepsinde de başarı kazanabilir. Fakat
musiki inkılâbıdır ki milletin yüksek gelişiminin belgesidir.”
Atatürk, 4 Eylül 1936 günü, İstanbul’a gelen İngiliz Kralı VIII. Edward’ı
Tophane rıhtımında karşılar. Aynı gün öğleden sonra Dolmabahçe Sarayı'nda
kendisini kabul eder. Akşam kralın yatında verilen kokteyli şereflendirir.
5 Eylül günü Dolmabahçe Sarayı'nda bazı Türk Dil Kurumu üyeleriyle çalışma
yapar.
6 Eylül günü İngiliz Kralı VIII. Edward ile birlikte Ertuğrul yayından,
Moda'da düzenlenen deniz yarışlarını izler, aynı gece Sirkeci İstasyonu'ndan
kralı uğurlar.
8 Eylül günü Florya'ya geçerek çalışmalarına burada devam eder, bazen denize
girer.
13 Eylül günü Dolmabahçe Sarayı'na gelerek Türk Dil Kurumu
toplantısına başkanlık eder ve gece tekrar Florya'ya döner ve 15 Eylül'e
kadar burada kalır.
6 Ekim 1936 günü trenle Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.
31 Aralık 1936 günü Ankara'dan İstanbul'a gelir.
1937
Atatürk 1937 yılına Hatay Davası ile girmiş ve Ocak ayı sonuna kadar
çalışmalarını bu konuya ayırmıştır.
5 ocak 1937 günü Atatürk, Eskişehir üzerinden Konya'ya gitmek üzere
İstanbul'dan ayrılır. 10 Ocak günü Ankara üzerinden trenle İstanbul'a geri
döner.
17 Ocak akşamı İsmet İnönü ve Sabiha Gökçen ile birlikte Atatürk çocukluk
arkadaşlarından Asaf İlbay’ı evinde ziyaret ederler, sohbet sırasında
şunları söyler: “...Her zaman samimî olalım, bütün duygularımızı
samimîliğe, açıklığa ve dürüstlüğe doğru yönlendirelim. İçi başka, dışı
başka insanlar vicdan rahatlığı duyamazlar.”
22 Ocak 1937 günü Atatürk’ün, Kurun (Vakit) gazetesinde, Fransa'nın
Suriye'ye bağımsızlık vermesi ile ortaya çıkan Hatay davasıyla ilgili
olarak, Asım Us imzasıyla bir başyazısı yayımlanır: “...Acaba Fransız
devlet adamlarının bu işi böyle çıkmaza sokmaktan maksatları ne olabilir?
...Biz artık Fransız devlet adamlarına hitap etmeye gerek görmüyoruz. Bundan
sonra Fransızların kendi menfaatleri namına dostları ve müttefikleri olan
devletlerin, gerçeği yakından görerek durumun gereğine göre hareket
etmelerini istiyoruz!”
22 Ocak tarihinde yayımlanan bu başyazı Atatürk tarafından yazdırılıp 22-26
Ocak tarihlerinde Asım Us imzasıyla Kurun (Vakit) gazetesinde dizi halinde
yayımlanan beş başyazının ilkidir. Diğerleri ise şöyledir;
23 Ocak 1937: “..Fransa, bugün kendisine pek mütemayil bir dostunu daha
kaybetmek üzeredir!”
24 Ocak 1937: “...Dostlarımızın kendilerine düşen vazifeyi yapmaları pek
lüzumlu olduğu inancındayız. Biz dostluğa lâyık ve lâzım olduğu kadar
hürmette, hak ve menfaatlere azamî riayette kusur etmiyoruz. Fakat Türkiye
Cumhuriyeti’ne eski Osmanlı İmparatorluğu’nun bir uzantısı gözü ile
bakılarak ona karşı dejenere bir politika izlendiği ve hâlâ bu sevdada
yaşayan diplomatların siyasette hakim olduklarını görürsek bunun yalnız
isabetsiz değil, aynı zamanda tehlikeli bir meslek olduğunu söylemekten de
kendimizi alamayız.”
25 Ocak 1937: “Başbakan İsmet İnönü, onbeş gün evvel Hatay sorunu
üzerinde konuşurken şöyle demişti: ‘Onbeş gün bekleyiniz.’ ...Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’ne ve onun hükûmetine hitap ediyoruz: Onaltıncı
gündeyiz. Vaziyet nedir? Bizi, Türk milletini yeniden aydınlatınız!”
26 Ocak 1937: “..Türkiye Cumhuriyeti çok haklı olduğu Hatay davasını
ortaya atarken bunun bütün sonuçlarını düşünmemiş olduğunu kim iddia
edebilir? Dava uluslararası olmuştur. Davasında haklı olan Türkiye’dir.
Artık, dinlenilecek sözün kimin ağzından çıktığına çok dikkat etmelidir.
Türk’ün sözü, Türk’ ün haklı ve yerinde sözü Türk’ün kendisidir. Ona
uymamak, onu tanımamak, onu hiçe saymak, buna cesaret gösterenlerin
düşünmedikleri akıbetle karşılaşacaklarına asla şüphe etmemelidir.”
Aynı gün Cenevre’de Milletler Cemiyeti toplantısında Hatay’ın bağımsızlığı
kabul edilir. (Bu karar, 29 Mayıs 1937’de Cenevre’de toplanan Milletler
Cemiyeti Konseyi’nde de Hatay Anayasası’yla beraber onaylanır, bağımsızlık
rejimi 29 Kasım 1937 günü yürürlüğe girer. 2 Eylül 1938’de Hatay Millet
Meclisi açılarak Devlet Başkanlığı’na Tayfur Sökmen seçilir. Devletin adı
“Hatay Devleti” olarak kabul edilir, 23 Haziran 1939’da Türkiye ile Fransa
arasında yapılan antlaşma ile de Hatay Türkiye’ye bırakılır, 29 Haziran günü
Hatay Millet Meclisi oy birliği ile Anavatana katılma kararı alır, 7 Temmuz
1939 tarih ve 3711 sayılı Kanunla yeni Hatay ili kurulur, 23 Temmuz günü
Fransız Ordusu yerini Türk Ordusuna bırakır.)
Atatürk, Milletler Cemiyeti toplantısında Hatay’ın bağımsızlığının kabul
edilmesi üzerine Başbakan İsmet İnönü’ye şu telgrafı gönderir: “Başarılmış
olan millî davada izlenen uygar ve insanî yola, uluslararası lâyık olduğu
kıymetin verileceğine şüphe yoktur. Türkiye Cumhuriyeti haklı olduğuna
inandığı davasını, büyük ve âdil hakem heyeti olmasını daima arzu ettiği ve
bu sıfat ve yetkisinin daha çok çetin meselelerin çözümünde en yüksek kudret
ve kuvvete sahip olmasını temenni ettiği Milletler Cemiyeti’ne bırakmakla
insanlık adına isabetli bir harekette bulunmuştur. Bu suretle uygarlık adına
da yüksek bir vazife yapmış olmakla sadece takdir ve tebrike lâyıktır!”
31 Ocak günü İstanbul’da Beyazıt Meydanı'nda, Hatay’ın bağımsızlığa
kavuşması nedeniyle düzenlenen büyük mitingi takiben, halk vapurlarla
Dolmabahçe Sarayı önüne gelerek Atatürk’e sevgi gösterilerinde bulunu ve
Atatürk balkona çıkarak halkı selâmlar.
1 Şubat günü Atatürk, Hatay davasının başarılması nedeniyle Türkiye Büyük
Millet Meclisi’nin teşekkürlerini ileten Meclis Başkanı Abdülhalik Renda’ya
şu cevabı gönderir: “Hatay mukadderatının tespitini memnuniyete değer
görmüş olan büyük Kamutay’ın hakkımızda taltif kararı vermiş olduğunu
bildiren telgrafınızı memnuniyetle aldım. Teşekkür ve minnetlerimi
bildirmekle bahtiyar olduğumun Kamutay’a arz edilmesini dilerim."
5 Şubat 1937 günü, altı okun içinde yer alan Laiklik ilkesi, Anayasa'nın 2.
Maddesi içerisinde yerini alır.
12 Şubat günü Atatürk, -Selânik’te doğduğu evin, sahibinden satın alındığını
ve kendi emirlerine verilmesinin kararlaştırıldığını bildiren Selânik
Belediye Başkanı Marcuriu’ye bir teşekkür telgrafı gönderir. Evin
anahtarları 13 Şubat günü Selanik Türkiye Cumhuriyeti Konsolosluğu'na teslim
edilir. 15 Şubat günü Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras evi ziyaret eder.
9 Mart 1937 günü Atatürk trenle Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.
5 Haziran 1937 günü Ankara'dan İstanbul'a gelir. 6 Haziran günü Beylerbeyi
Sarayı'nda Ürdün Kralı Abdullah'ı ziyaret eder. 8 Haziran günü Trabzon'a
gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır, 13 Haziran günü İstanbul'a döner. Dönüş
esnasında, Sabiha Gökçen’in, kendi kullandığı uçakla Boğaz’ın girişinde,
akrobasi hareketleri yaparak İzmir vapurunu karşılamasını Atatürk güverteden
izler. 13 Haziran 1937 günü Atatürk, 11 Haziran günü Trabzon'da iken
başbakanlığa bir dilekçe vererek çiftliklerini hazineye bağışlamış olması
nedeniyle millet ve Meclis adına kendisine teşekkür telgrafı çeken Başbakan
İsmet İnönü’ye şu cevabı gönderir: “...Söz konusu olan hediye, yüksek
Türk milletine benim asıl vermeyi düşündüğüm hediye karşısında hiçbir
kıymete sahip değildir. Ben, gerektiği zaman en büyük hediyem olmak üzere
Türk milletine canımı vereceğim!” Aynı gün Meclis'in gönderdiği teşekkür
telgrafına cevabı ise şöyle olur: "Yapılan bir vazifedir!" O gece
Dolmabahçe Sarayı'na davet ettiği Münir Nurettin Selçuk'un konserini izler.
19 Haziran günü Sakarya Motoruyla Yalova'ya gider, 25 Haziran günü
Dolmabahçe Sarayı'na döner.
8 Temmuz 1937 günü Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Tahran’da
Sadabat Paktı’nın imzalanması üzerine kendisine tebrik telgrafı gönderen
İran Şahı Rıza Pehlevi'ye şu telgrafı gönderir: “...Memleketlerimizin,
barış idealinde müşterek bir eseri olan bu antlaşmanın hepimiz için ve dünya
barışı için kutsal olmasını dilerim.”
9 Temmuz günü Atatürk, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Roosevelt’in 6
Nisan 1937 tarihli mektubuna şu cevabı verir: “...Sizinle bir an evvel
buluşmak benim de samimî arzum olduğundan sevimli ve kuvvetli şahsiyetinizi
Türkiye’de selâmlayacağım günü sabırsızlıkla bekliyorum!”
10 Temmuz günü Atatürk, Sadabat Paktı’nın imzası nedeniyle tebrik telgrafı
gönderen Irak Kralı Gaziyülevvel’e şu cevabı verir: “Birbirine kardeşlik
ve dostluk bağlarıyla bağlı dört devletin dünya barışı yolunda verimli bir
işbirliğini temin edecek olan bu antlaşmayı memleketlerimiz için çok hayırlı
bir eser telâkki eder, hepimize uğurlu olmasını dilerim.” Aynı gün
Afganistan Kralı Muhammet Zahir Han’a cevabı ise şöyle olur: “Dört kardeş
millet arasında mevcut en sıkı dostluk bağlarını bir kat daha pekiştirerek
cihan barışının esaslı desteklerinden birisini oluşturan bu önemli eserin,
milletlerimizin barışseverliği sayesinde meydana gelmiş olması, hepimiz için
iftiharı gerektiren bir olaydır.”
16 Ağustos akşamı Florya tren istasyonundan trenle Çerkezköy'e hareket eder,
geceyi trende geçirdikten sonra ertesi günü Çerkezköy'deki askeri
manevraları izler. Lüleburgaz ve Çorlu'da denetlemelerde bulunduktan sonra
gece 2.30 da Florya'ya döner. 19 ve 20 Ağustos günleri Çerkezköy'e giderek
devam etmekte olan askeri manevraları izler.
6 Eylül günü Atatürk, saat 17.30’de Yeşilköy Hava Alanı’na gelerek,
Bükreş’teki Uluslararası Arkeoloji Kongresi’nden dönen Afet (İnan) Hanım’ı
karşılar.
14 Eylül günü Akdeniz’de korsanlık hareketlerine karşı alınacak ortak
önlemler hakkında Türkiye, İngiltere, Fransa, Rusya, Romanya, Bulgaristan,
Yunanistan, Yugoslavya, Mısır ve Arnavutluk arasında “Nyon Sözleşmesi”
imzalanır. Nyon Sözleşmesi’nin imzalanmasını takiben Atatürk İstanbul’dan
Ankara’da bulunan Başbakan İsmet İnönü’ye şu telgraf notunu gönderir: “Nyon
Konferansı’nda imza ettiğimiz sözleşmenin, Türkiye Devleti’nin çok beklediği
yüksek faydaları temin eder nitelikte olduğunu size temin ederim; bütün
sonuçlarıyla.”
15 Eylül günü Atatürk, Florya Köşkü’nde Prof. Pittard’ı kabul eder, dil ve
tarih konuları üzerinde görüşür.
16 Eylül günü trenle Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır. 19 Eylül
günü tekrar İstanbul'a döner. Bu seyahatinde İsmet İnönü ile aralarında
anlaşmazlık olur.
Atatürk 20 Eylül günü saat 10.00’da İkinci Türk Tarih Kurultayı nedeniyle
Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlenen “Tarih Sergisi”nin açılışını yapar. Öğleden
sonra, İsmet İnönü ile beraber İkinci Türk Tarih Kurultayı’nın açılışını ve
çalışmalarını izler. Aynı gün İsmet İnönü bir buçuk ay izin alarak
başbakanlıktan ayrılır. (Sonrasında 25 Ekim günü istifa eder)
21 Eylül günü Atatürk, Ekonomi Bakanı Celal Bayar’a şu mektubu gönderir: “Başbakan
Malatya Mebusu İsmet İnönü, şiddetli sürmenaj [fazla çalışmanın sebep olduğu
yorgunluk] neticesi olarak mutlak istirahat şeklinde izne ihtiyaç
hissetmekte olduğundan bahisle tedavisini bitirebilmek üzere bir buçuk ay
müddetle izin istemiş ve isteği uygun bulunarak Başbakanlık Vekâleti’ne
sizin atanmanız uygun görülmüştür. Durum Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na
ve kendisine bildirilmiştir.” Aynı gün öğleden sonra İkinci Türk Tarih
Kurultayı çalışamlarını izlemeye devam eder. 22,23, 25 Eylül tarihlerinde de
çalışmaları takip eder. 26 Eylül akşamüzeri İkinci Türk tarih Kurultayı'na
katılan tarih öğretmenlerine Beylerbeyi Sarayı'nda verilen çayı
şereflendirir.
3 Ekim 1937 günü Atatürk Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.
12 OCAK 1932 - 20 EYLÜL 1934
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
Atatürk, Türk-Yunan Antlaşması’nın imzalanması nedeniyle Yunan
yöneticilerinin gönderdiği telgrafa şu cevabı verir: “...Türkiye
Cumhuriyeti, milletler arasında dostluk ve barış fikrinin gelişme ve
gerçekleşmesi yönünden kendine düşen ödevini, ciddî ve samimî bir surette
daima yerine getirmeden geri kalmayacaktır.”
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
22 OCAK 1935 - 3 EKİM 1937
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
1938
3 Şubat 1938 günü Atatürk, Mudanya'dan Ege vapuruyla İstanbul'a
gelir geceyi vapurda geçirir ertesi günü Dolmabahçe Sarayı'na geçer.
İstanbul'a gelmeden önce uğramış olduğu Yalova'da bazı şikâyetleri
üzerine Dr. Nihat Reşat Belger tarafından muayene edilmiş ve ilk
defa olarak “siroz başlangıcı” teşhisi burada konulmuştur.
Atatürk 7 Şubat günü, öksürük ve göğüs ağrısı nedeniyle gece
Dolmabahçe Sarayı’na çağrılan Dr. Nihat Reşat Belger tarafından
muayene edilir ve zatürree (pnömoni) teşhisi konularak 10 gün kadar
tedavi altına alınır. 8 Şubat günü Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ve
Dr. Nihat Reşat Belger tarafından tekrar muayene edilir ve zatürre
tedavisine devam edilir.
19 Şubat günü Atatürk, Ankara’dan İstanbul’a gelen İsmet İnönü’yü
kabul eder. İsmet İnönü, Atatürk’ün daveti üzerine bir hafta kadar
Dolmabahçe Sarayı’nda misafir olarak kalır.
22 Şubat Atatürk, halkevlerinin 6. kuruluş yıldönümü nedeniyle
İçişleri Bakanı ve C.H.P. Genel Sekreteri Şükrü Kaya’nın 19 Şubat
1938 tarihli telgrafına şu cevabı verir: “Kültür alanındaki
gelişmemizde önemli bir vazife gören halkevlerinin yıldönümü
münasebetiyle gönderdiğiniz telgraftan çok duygulandım. Teşekkür
eder ve halkevlerine bilinçli ve ışıklı çalışmalarında başarılar
dilerim.”
24 Şubat 1938 günü Atatürk, İsmet İnönü ile beraber trenle Ankara’ya
hareket eder.
Atatürk 27 Mayıs 1938 günü Ankara'dan İstanbul'a gelir. Bu gelişi
İstanbul'a son gelişidir.
28 Mayıs günü akşamüzeri Florya'ya geçer, saat 21.00 de Dolmabahçe
Sarayı'na dönerken bir rahatsızlık geçirir. 29 Mayıs günü Prof. Dr.
Neşet Ömer İrdelp tarafından muayene edilir, karnında su toplanmaya
başladığı belirlenir.
1 Haziran günü, devlet tarafından Cumhurbaşkanı için satın alınan
Savarona yatı İstanbul'a gelir. Atatürk saat 15.30'da yata geçer ve
25 Temmuz gününe kadar çalışmalarını, kabullerini, görüşmelerini
burada yürütür.
İlk olarak 28 Mart günü Ankara'ya gelerek Atatürk'ü muayene eden
Prof. Dr. Fiessinger, çağrı üzerine 8 Haziran günü, Paris’ten
ikinci defa gelir ve Savarona yatında Atatürk’ü muayene eder.
Atatürk'ün isteği üzerine ertesi gün Ankara'ya giderek safra kesesi
iltihabından rahatsızlığı bulunan İsmet İnönü'yü muayene eder ve
akşam tekrar İstanbul'a döner. 10 Haziran günü Atatürk'ün tedavisi
ile ilgili direktifleri verir ve akşam Paris'e hareket eder.
14 Haziran günü Cenevre’de bulunan Afet (İnan)’a şu mektubu
gönderir: “...Tamamen iyileşme ümidi ve şansı kuvvetlidir."
16 Haziran günü Atatürk, Savarona yatında, o gün Balkan turuna
çıkmak üzere kullandığı uçakla Yeşilköy’den Atina’ya uçacak olan
Sabiha Gökçen’i kabul eder ve şunları söyler: “Birkaç saat sonra
senin büyük bir Balkan turuna çıktığını ve Türk kadınlığını göklerde
şerefle temsil ettiğini, bütün dünya radyoları yayımlayacaklar,
herkese duyuracaklar! ..Seni geçirmeye gelmek isterdim Gökçen; ama
ne yazık ki bacaklarımda, dizlerimde derman bulamadım. Ama bu
sözlerime sakın üzülme! Balkan turun, hepimiz için hayırlı olsun
çocuğum!”
20 Haziran günü Atatürk, Hatay sorunu nedeniyle Savarona yatında
Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın da katıldığı dörtbuçuk
saat süren Bakanlar Kurulu olağanüstü toplantısına başkanlık eder.
21 Haziran günü Atatürk, Savarona yatında, kullandığı uçakla Balkan
turunu tamamlayarak bugün Yeşilköy’e inen Sabiha Gökçen’i kabul eder
ve şunları söyler: “Gökçen, döndüğüne sevindim. Beni çok mutlu
ettiğini biliyor musun bu yaptıklarınla? Kaç gündür dünya
ajanslarını dikkatle izliyorum. Hepsi senden uzun uzun sitayişle
bahsediyorlar. Türk gençlerini, Türk kızlarını şerefle temsil ettin
çocuğum. Bu, benim için en büyük mükâfat sayılır!”
29 Haziran günü Atatürk, Savarona yatında, İstanbul Valisi Muhittin
Üstündağ ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'nın hazır bulunduğu
toplantıda İstanbul’un imarı hakkında bilgi alır ve bazı direktifler
verir.
4 Temmuz günü Antakya’da, 3.7.1938 günü Türk ve Fransız Askerî
Heyetleri arasında imzalanan “Askerî Antlaşma” gereğince her iki
hükûmetin Hatay’da eşit sayıda asker bulundurmayı kararlaştırmaları
üzerine birliklerimize ait öncü müfrezeler Hatay’a girer. Ana
kuvvetler ise ertesi günü girer. 6 Temmuz günü Atatürk, Hatay
davasının sonuca ulaşması nedeniyle yurdun her tarafından kendisine
gönderilen telgraflara Anadolu Ajansı aracılığıyla şu cevabı verir:
“Hatay millî meselemizin dostça tedbirlerle olumlu sonuca
ulaştırılmasından duyulan sevinç yerindedir." Atatürk, Hatay
Türklerinin saygı ve teşekkür telgrafına ise şu cevabı verir: “Sizin
için artan saadet ve refah dilerim!”
9 Temmuz 1938 günü Atatürk Savarona yatında 3 saat süren Bakanlar
Kurulu toplantısına başkanlık eder. Bu toplantı Atatürk'ün son
Bakanlar Kurulu toplantısıdır.
10 Temmuz günü saat 14.00'te Acar motoru ile Florya'ya geçen Atatürk
burada bir süre dinlendikten sonra Savarona yatına döner ancak gece
yüksek ateşin eşlik ettiği bir rahatsızlık geçirir. Zatürre
başlangıcı teşhisi konulur. 16 Temmuz günü Prof. Dr. Fiessinger
Paris'ten üçüncü defa gelir ve Atatürk'ü muayene eder. 18 Temmuz
günü ateş kontrol altına alınır.
24 Temmuz günü Atatürk, Lozan Antlaşması’nın 15. yıldönümü nedeniyle
telefonla İsmet İnönü’yü aratarak iltifatlarını ve iyi dileklerini
iletir. Aynı gece Atatürk Savarona yatından Dolmabahçe Sarayı'na
geçer. 26 Temmuz günü İsmet İnönü, Atatürk'e şu telgrafı gönderir:
“Büyük, Sevgili Atatürk, Lozan günü vesilesiyle iltifatınızı
söyletmek lütfunda bulundunuz. Kendi ıstırabınızı unutarak bana
yeniden sağlık, bahtiyarlık verdiniz. şükran ve minnetlerimi kabul
buyurunuz. Velinimetim Atatürk, kesinlikle eminim ki bu hastalık
günlerini geçireceğiz. Siz, bütün afiyet ve neşenizle ve şerefle
daha çok uzun seneler millet ve memleketi idare buyuracaksınız.
Derin tazimle ve dayanılmaz bir özleyişle ellerinizden öperim
velinimetim.”
30 Temmuz günü Dolmabahçe Sarayı’nda sürekli ve danışman hekimler
tarafından muayene ve konsültasyon yapılır. (Sürekli hekimler: Prof.
Dr. Neşet Ömer İrdelp, Prof. Dr. Mim Kemal Öke, Dr. Nihat Reşat
Belger. Danışman hekimler: Prof. Dr. Âkil Muhtar Özden, Prof. Dr.
Hayrullah Diker, Prof. Dr. Süreyya Hidayet Serter, Dr. Abrevaya
Marmaralı, Dr. Mehmet Kâmil Berk.)
31 Temmuz günü Viyana’dan davet edilen Prof. Dr. Eppinger İstanbul’a
gelir ve Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’ü muayene eder.
1 Ağustos günü Berlin’den davet edilen Prof. Dr. Bergmann İstanbul’a
gelir ve Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’ü muayene eder. Saat 17.00 de
Prof. Dr. Eppinger ve Prof. Dr. Bergmann’ın da katılımıyla sürekli
ve danışman hekimler tarafından muayene ve konsültasyon yapılır.
2 Ağustos günü Atatürk’e, Dolmabahçe Sarayı’nda Prof. Dr. Eppinger,
Prof. Dr. Bergmann, Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Dr. Nihat Reşat
Belger tarafından konsültasyon yapılır.
3 Ağustos günü Dolmabahçe Sarayı’nda saat 11.00’de Prof. Dr.
Eppinger ve Prof. Dr. Bergmann’ın da katılımıyla sürekli ve danışman
hekimler tarafından konsültasyon yapılır. Aynı gün Afet (İnan)
İsviçre’den İstanbul’a gelir ve Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk
tarafından kabul edilir.
4 Ağustos günü Atatürk’e, Dolmabahçe Sarayı’nda saat 15.00’de Prof.
Dr. Bergmann’ın da katılımıyla sürekli ve danışman hekimler
tarafından konsültasyon yapılır. Aynı gün Prof. Dr. Eppinger,
Viyana’ya dönmek üzere İstanbul’dan ayrılır.
6 Ağustos günü Atatürk’e, saat 17.00’de Prof. Dr. Bergmann’ın da
katılımıyla sürekli ve danışman hekimler tarafından konsültasyon
yapılır. Ardından Prof. Dr. Bergmann Berlin’e dönmek üzere
akşam İstanbul’dan ayrılır. Aynı gün Times gazetesi, Atatürk ve
Atatürk Türkiyesi'ne ait özel bir sayı yayımlar.
18 Ağustos günü Atatürk, Hatay'dan gelen Tayfur Sökmen'i kabul eder.
(Kendisi 2 Eylül günü Hatay Devleti Cumhurbaşkanı seçilecektir.)
20 Ağustos günü Atatürk, Uluslararası 8. İzmir Fuarı’nın açılışı
nedeniyle Başbakan Celâl Bayar’a şu telgrafı gönderir: “...Fuarın
yıldan yıla ayrı bir gelişme eseri gösterdiğine dair olan
haberinizden çok memnun oldum. Vazifelilere takdirlerimin ve sayın
halka teşekkür ve sevgilerimin iletilmesini diler, gözlerinizden
öperim.”
28 Ağustos günü Atatürk, Doğu Manevraları’nın bitişi nedeniyle
Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın telgrafına şu cevabı
verir: “Türk ordusunun yarattığı zaferin bu yıldönümü günlerinde
kalbim orduya karşı takdir ve şükran hisleriyle doludur. Sizin ve
tercüman olduğunuz aziz silâh arkadaşlarımın hakkımda gösterdikleri
samimî ve asil duygular, o günlerdeki hatıralarımı canlandırdı,
heyecanlarımı artırdı.”
Aynı gün Dolmabahçe Sarayı’nda Sabiha Gökçen’i kabul eden Atatürk
şunları söyler: “30 Ağustos’u bensiz kutlayacaklar! Oysa o kadar
isterdim ki törene katılmayı...Çocuklarımızı görmeyi, modern araç ve
gereçlerle donanan ordumuzun geçişini görmeyi.. Biliyor musun
Gökçen, bayrağımızı da özledim; onun şöyle anlı şanlı dalgalanışını,
göklerle bütünleşmesini..”
30 Ağustos Zaferi'nin 16. yıldönümü bütün yurtta coşkuyla kutlanır.
Atatürk, Sabiha Gökçen'i kabul eder ve tüm gazetelerde yer alan 30
Ağustos'la ilgili yazıları okutarak dinler.
3 Eylül günü Atatürk, Hatay Millet Meclisi’nin açılması ve Devlet
Başkanı’ nın seçilmesi üzerine Başbakan Celâl Bayar’a şu telgrafı
gönderir: “...Cumhuriyet hükûmetinin bu başarısını tebrik ederim.”
Aynı gün Trans-İran demiryolunun açılış töreni nedeniyle İran Şahı
Rıza Pehlevi’ye de bir tebrik telgrafı gönderir.
4 Eylül günü Atatürk, Hatay Devlet Başkanlığı'na seçilen Tayfur
Sökmen’e bir tebrik telgrafı gönderir: “Hatay’daki
çalışmalarınızda başarınızı temenni eder ve Hatay’ın yeni idare
altında pek çok saadet ve refahlar görmesini yürekten temenni ederim.”
5 Eylül 1938 günü Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’nda vasiyetini yazar: “Sahip
olduğum bütün para ve hisse senetleriyle Çankaya’daki taşınır ve
taşınmaz mallarımı Cumhuriyet Halk Partisi’ne aşağıdaki şartlarla,
terk ve vasiyet ediyorum:
1-Para ve hisse senetleri, şimdiki gibi, İş Bankası tarafından
faizlendirilecektir.
3-Sabiha Gökçen’e bir ev de alınabilecek ayrıca para
verilecektir.
4-Makbule’nin yaşadığı müddetçe Çankaya’da oturduğu ev de emrinde
kalacaktır.
5- İsmet İnönü’nün çocuklarına yüksek öğrenimlerini tamamlamaları
için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.
6- Her sene faizden arta kalan miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve
Dil Kurumları’na tahsis edilecektir.”
6 Eylül 1938 günü Atatürk, 5 Eylül 1938 tarihli vasiyetini,
Dolmabahçe Sarayı’na çağırdığı İstanbul Altıncı Noteri İsmail
Kunter’e teslim eder ve şunları söyler: “Bu benim vasiyetimdir.
Gerektiği zaman lütfen kanunî muamelesini yaparsınız!” Aynı gün
Prof. Dr. Fiessinger, Paris’ten dördüncü defa gelir ve Dolmabahçe
Sarayı’nda Atatürk’ü muayene eder.
7 Eylül günü Atatürk’e, Prof. Dr. Mim Kemal Öke tarafından ilk defa
karın ponksiyonu yapılarak toplanan su dışarı alınır. Bu işlem
sırasında Prof. Dr. Fiessinger hazır bulunur. Aynı gün Atatürk
kendisine Meclis’in ve Hatay halkının minnet ve bağlılıklarını
bildiren Hatay Millet Meclisi Başkanı Abdülgani Türkmen’in
telgrafına şu cevabı gönderir: “...Hatay Millet Meclisi’ne
başladığı mühim vazifede başarılar ve Hatay halkına yeni idare
altında saadetler dilerim.”
8 Eylül günü Atatürk’ün sağlık durumu hakkında Dr. Nihat Reşat
Belger, Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Prof. Dr. Fiessinger
tarafından ortak bir rapor düzenlenir: “.. Bu vakada ‘Laennec’
tipinde bir ‘skleröz hepatit’ söz konusu olamaz. Fakat söz konusu
olan ‘Hanot ve Gilbert’ tipinde bir hipertrofi şeklidir.” Prof. Dr.
Fiessinger, söz konusu rapora ayrıca şu notu koymuştur: “Teşhis,
Mart ayında formüle edilen teşhistir: Hepatite sclereuse
hypertrophique, type Hanot et Gilbert” (Bugüne kadar bilinmeyen bu
rapor, Atatürk’e 7 Eylül 1938’de yapılan karın ponksiyonundan bir
gün sonraki muayene bulgularına dayanılarak düzenlenmiştir.
Karaciğerin küçülmeyip, yine Mart ayındaki muayenede belirlenen
büyüklüğü koruması ve üzerinin pürtüksüz oluşu, Prof. Dr. Neşet Ömer
İrdelp ile Dr. Nihat Reşat Belger’i de alkole bağlı atrofik siroz
tanısından bir ölçüde uzaklaştırıp Prof. Dr. Fiessinger’in ileri
sürdüğü hipertrofik siroz tanısını kabule yönelttiği anlaşlıyor. Tıp
dilinde “Laennec tipi skleröz hepatit”, alkole bağlı siroz demektir;
“Hanot ve Gilbert tipi skleröz hipertrofik hepatit” ise safra
yollarındaki kronik tıkanma sonucu gelişen siroz (biliyer siroz)
anlamını taşır. Prof. Dr. Fiessinger, söz konusu rapora özel olarak
kaydettiği notta “Teşhis, Mart ayında formüle edilen teşhistir:
Hanot ve Gilbert tipi skleröz hipertrofik hepatit” ifadesine yer
verdiğine göre, Mart ayındaki ilk teşhisinde de Atatürk’teki siroz
şeklinin alkole bağlı olmadığını düşündüğünü göstermektedir. Prof.
Dr. Fiessinger’in gerek Mart ayındaki muayenesinde, gerekse 8 Eylül
1938 tarihli raporda yer alan bu tanısına rağmen, sürekli ve
danışman hekimler tarafından 10 Kasım 1938 tarihinde düzenlenen
“Atatürk’ün Ölüm Raporu”nda, mevcut siroz’un alkole bağlı
bulunduğunu ve Prof. Dr. Fiessinger’in de bu görüşte olduğunu (!)
belirtmek üzere “..Mart başlarında Paris’ten çağrılan Prof. N.
Fiessinger ile Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp arasında Ankara’da bir
tıbbî danışma daha yapılarak büyük bir karaciğer ve büyükçe bir
dalak bir kere daha müşahede edilmiş ve aynı teşhis konularak,
hastalığın bir “hépatite scléro-congestive éthylique” olduğu tespit
edilmiştir” cümlesine yer verilmiştir.)
11 Eylül günü Atatürk’ün sağlık durumu hakkında Dr. Nihat Reşat
Belger, Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Prof. Dr. Fiessinger ortak
bir rapor düzenlerler:
12 Eylül günü Atatürk, İzmir’in 16. kurtuluş yıldönümü nedeniyle
Belediye Başkanı Behçet Uz tarafından çekilen 9 Eylül 1938 tarihli
saygı telgrafına şu cevabı gönderir: “...İzmirlilerin hakkımda
belirttiklerini bildirdiğiniz duygulardan çok hislendim. Teşekkür,
sevgi ve iyi dileklerimin sayın halka iletilmesini dilerim.”
Aynı gün Prof. Dr. Fiessinger Paris’e dönmek üzere akşam
İstanbul’dan ayrılır.
18 Eylül günü Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’nda Başbakan Celâl Bayar’ı
kabul eder ve hükûmetçe hazırlanan 4 yıllık yeni ekonomik plân
hakkında görüşür ve şunları söyler: “Bizim bu ve buna benzer
işleri başarmamız için en çok üç sene süremiz vardır; ondan evvel de
fırtına kopmaz demiyorum... Ne yapacaksak bu dar müddetin içine
sıkıştırmaya bakmalıyız. Bütçe filân düşünmeye gerek yoktur;
memleketin bütün kuvvet kaynaklarını seferber ederek bu işleri
yapmak lâzımdır." (1939'da 2. Dünya Savaşı başlar)
19 Eylül günü Atatürk’ün sağlık durumu hakkında Dr. Nihat Reşat
Belger ve Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp tarafından ortak bir rapor
düzenlenir: “Genel durum çok yorgun ve takatsizdir. ..Asit
toplanması, ilerleyici bir şekilde devam etmektedir. Miktarı da
parasentez ile alınan miktara yaklaşmıştır. Bundan dolayı evvelce
söz konusu olan Ankara’ya dönüş meselesinin gerçekleşmesi, daha
uygun vaziyet ve şartlara ertelenmesi gerekli görülmüştür.”
22 Eylül günü Atatürk’e, saat 11.15’te Prof. Dr. Mim Kemal Öke
tarafından ikinci defa karın ponksiyonu yapılarak karın içinde
toplanan sıvı dışarı alınır. Karın ponksiyonunu takiben yapılan
muayene sonrası Prof. Dr. Mim Kemal Öke, Dr. Nihat Reşat Belger,
Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp tarafından ortak bir rapor düzenlenir:
“..Parasentez’den sonra karaciğer yine büyük olarak kalmış, üstü
pürtüksüz, fakat kıvamı sert, kenarı künttür. Dalak yine ele
gelmektedir. Iştiha ve umumî hal üzerinde, 4-5 gün evvelsine nazaran
nispî ve hafif bir iyilik vardır.”
26 Eylül günü Atatürk’ün sağlık durumu hakkında Dr. Nihat Reşat
Belger ve Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp tarafından ortak bir rapor
düzenlenir: “..Genel durumda yorgunluk ve güçsüzlük gözüküyor. Deri
altındaki yağ dokusunun biraz azaldığı daha fazla hissediliyor.”
Aynı gün Atatürk, Dil Bayramı nedeniyle Türk Dil Kurumu Genel
Sekreteri İbrahim Necmi Dilmen’in söylevini radyodan dinler ve
takdirlerini bildirir. O gece şiddetli bir iç sıkıntısı ve baş
dönmesi geçirir.
27 Eylül günü Atatürk, Dil Bayramı’nın 7. yıldönümü nedeniyle Türk
Dil Kurumu’nun telgrafına şu cevabı verir: “Dil Bayramı
münasebetiyle bana karşı gösterilen temiz duygulardan çok
duygulandım. Teşekkür eder, verimli çalışmalarınızda sürekli
başarılar dilerim.” Atatürk, Dil Bayramı’nın 7. yıldönümü
nedeniyle gönderilen kutlama telgraflarına Anadolu Ajansı
aracılığıyla açık teşekkür eder. Atatürk’e, akşamüzeri sürekli ve
danışman hekimler tarafından muayene ve konsültasyon yapılır.
28 Eylül günü Atatürk, Barbaros’u anma töreni nedeniyle İstanbul
Valisi Muhittin Üstündağ’ın halkın saygı ve bağlılık duygularını
bildiren telgrafına bir teşekkür cevabı gönderir. Barbaros’u anma
töreni nedeniyle denizde düzenlenen ışık oyunlarını Dolmabahçe
Sarayı’nın penceresinden izler.
4 Ekim 1938 günü Atatürk, Makbule (Atadan), Afet (İnan) ve Sabiha
Gökçen’i beraber kabul eder ve görüşme yaklaşık 40dk sürer. 5
Ekim'de yine bir görüşme yaparlar bu kez yaklaşık 55 dk sürer. 6
Ekim günü Afet (İnan)'ı kabul eder o geceyi hafif rahatsız geçirir.
7 Ekim günü yine Makbule (Atadan), Afet (İnan) ve Sabiha Gökçen’i
beraber kabul eder görüşme 45 dakika sürer. Aynı gün Atatürk,
İstanbul’un 15. kurtuluş yıldönümü nedeniyle İstanbul Vali ve
Belediye Başkanı Muhittin Üstündağ tarafından çekilen saygı
telgrafına şu cevabı verir: “...Sayın halkın bana karşı
gösterdiklerini bildirdiğiniz samimî hislerden çok duygulandım. Aziz
İstanbullulara candan teşekkür ve sevgilerimin iletilmesini rica
eder, hepinize daima artan refah ve saadetler dilerim.”
8 Ekim günü sürekli ve danışman hekimler toplu olarak Atatürk’ü
ziyaret eder ve 25 dakika yanında kalırlar. Aynı gün kızkardeşi
Makbule (Atadan), Afet (İnan) ve Sabiha Gökçen yaklaşık 63 dk
yanında kalırlar.
9 Ekim günü Atatürk, Ankara-Erzurum demiryolunun Erzincan’a ulaşması
nedeniyle Başbakan Celâl Bayar’ın telgrafına şu cevabı verir: “Muhterem
halkın bu önemli ve mesut olaydan pek yerinde olarak duyduğu
hislerini belirtirken bana karşı gösterdiğini bildirdiğiniz
hislerden çok duygulandım.” Aynı gün yaklaşık 45 dk radyo
dinler. O gün kızkardeşi Makbule (Atadan), Afet (İnan) ve Sabiha
Gökçen 35 dk yanında kalırlar. 10 Ekim günü kızkardeşi Makbule
(Atadan), Afet (İnan) ve Sabiha Gökçen 80 dk yanında kalırlar.
11 Ekim günü Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp Atatürk’ü ziyaret eder ve
30 dakika yanında kalır. Aynı gün Atatürk, Afet (İnan)’ı, daha sonra
Sabiha Gökçen’i kabul eder. Sonrasında Başbakan Celâl Bayar, Londra
Büyükelçisi Fethi Okyar ve Salih Bozok’u beraber kabul ederek 45
dakika görüşür.
12 Ekim günü Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp Atatürk’ü ziyaret eder ve
10 dakika yanında kalır. Atatürk, Afet (İnan)’ı, daha sonra Sabiha
Gökçen’i kabul eder. Akşam saat 19.15’den 23.00’e kadar radyo
dinler.
13 Ekim günü, Sürekli ve danışman hekimler toplu olarak Atatürk’ü
ziyaret eder ve 45 dakika yanında kalırlar. Atatürk, Dışişleri
Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ı kabul eder ve 45 dakika görüşür.
Sonrasında, Afet (İnan)’ı kabul ederek 40 dakika görüşür.
16 Ekim 1938 günü akşama doğru Atatürk ilk defa olarak ağır bir
komaya girer (bu koma hali 17 ve 18 Ekim günleri de devam eder, 19
Ekim günü ise yavaş yavaş komadan çıkar. Bu günler esnasında,
Paris’te bulunan Prof. Dr. Fiessinger ile telefonla bağlantı kurulur
ve tavsiyeleri alınır.) Atatürk’ün sağlık durumu hakkında gece saat
22.45’te sürekli ve danışman hekimler tarafında ortak bir rapor
düzenlenir: “..Atatürk, kendisini ve etrafındakileri tanımıyor ve
sorulan suallere cevap vermiyor; her şeye karşı kayıtsız ve
kendisini uyandırmak mümkün olmuyor. Refleksler çok hafif, umumî
duyarlılık azalmış; küçük ve hafif hareketler alınabiliyor."
17 Ekim günü Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, Atatürk’ün
geçirmekte olduğu rahatsızlığa ait sabah ve akşam iki bildiri
yayımlar: “...Karaciğer hastalığı normal seyrini izlerken 16.10.1938
pazar günü birdenbire umumî halsizlikle birlikte sindirim ve sinir
sistemine ait belirtiler göstermeye başlamıştır.” (Atatürk’ün sağlık
durumu ile ilgili bu bildiriler, 22 Ekim 1938 gününü de içermek
üzere sabah ve akşam günde iki defa yayımlanmıştır.)
19 Ekim günü Atatürk, zaman zaman komadan çıkar ve akşama doğru koma
hali tamamen biter. 20 Ekim günü tamamen kendine gelir.
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği Atatürk’ün sağlığı ile ilgili şu
bildiriyi yayımlar: “Umumî durum iyiliğe gitmekte olup, sinirsel
belirtiler tamamen geçmiştir.”
21 Ekim 1938 günü Atatürk, saat 11.10’da Başbakan Celâl Bayar’ı
kabul eder ve 6 dakika görüşür. Atatürk’ün sağlık durumu hakkında
Dr. Nihat Reşat Belger ve Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ortak bir
rapor düzenlerler: “..Karnın gerginliğinden, gazdan ve su
tazyikinden şikâyet ettiler. Ponksiyon yapılmasını istiyorlar.
Mümkün olduğu kadar çabuk Ankara’ya gitmek istiyorlar."
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği tarafından yayımlanan iki
bildiride şunlar yazılır: “geceyi ve gündüzü rahat
geçirdikleri ve umumî durumda iyiliğin devam ettiği...”
29 Ekim 1938 günü Cumhuriyet’in 15. yıldönümü yurdun her yerinde
coşku ile kutlanır. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde tören yapılır
ve T.B.M.M. Başkanı Abdülhalik Renda, Cumhurbaşkanı Atatürk adına
tebrikleri kabul eder, daha sonra Hipodrom’da geçit töreni
düzenlenir. Atatürk, Cumhuriyet’in 15. yıldönümü nedeniyle orduya şu
mesajı gönderir: “Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile
başlayan, her zaman zaferle beraber uygarlık ışıklarını taşıyan
kahraman Türk Ordusu! Türk vatanının ve Türklük topluluğunun şan ve
şerefini, iç ve dış her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret
olan vazifeni her an yapmaya hazır olduğuna benim ve büyük
ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır!” (Bu mesaj, Ankara
Hipodromu’nda bugün yapılan geçit töreninin başlangıcında Başbakan
Celâl Bayar tarafından okunmuştur.)
Kuleli Askerî Lisesi öğrencileri, 29 Ekim töreni dönüşü, vapurla
Dolmabahçe Sarayı önünden geçerken İstiklâl Marşı’nı söyleyerek
Atatürk’ü selâmlarlar ve sevgi gösterilerinde bulunurlar.
1 Kasım 1938 günü sürekli ve danışman hekimler toplu olarak
Atatürk’ü ziyaret eder ve 10 dakika yanında kalırlar. Atatürk’ün
Türkiye Büyük Millet Meclisi V. dönem, IV. toplantı yılını açış
konuşması, Başbakan Celâl Bayar tarafından okunur: “...Cumhurreisimiz
Atatürk’ten aldığım emir üzerine bu seneye ait söylevlerini
okuyorum: Memleketimizi her gün daha çok kuvvetlendirmek, her alanda
her türlü ihtimallere karşı koyabilecek bir halde bulundurmak ve
dünya olaylarının bütün safhalarını büyük bir uyanıklıkla izlemek,
barışsever siyasetimizin dayanacağı esasların başlangıcıdır.”
4 Kasım günü sürekli ve danışman hekimler toplu olarak Atatürk’ü
muayene eder ve konsültasyon yaparlar. (Hekimler 10 dakika
Atatürk’ün yanında kalırlar.)
5 Kasım günü Atatürk, Ankara’dan gelen Başbakan Celâl Bayar’ı kabul
eder ve çeşitli konular hakkında bilgi alır. Prof. Dr. Neşlet Ömer
İrdelp Atatürk’ü ziyaret eder ve 10 dakika yanında kalır.
7 Kasım günü saat 10.30’da sürekli ve danışman hekimler tarafından
muayene ve konsültasyon yapılır. Atatürk’e, saat 12.20’de Dr. Mehmet
Kâmil Berk tarafından üçüncü defa karın ponksiyonu yapılarak içeride
toplanan sıvı boşaltılır.
Atatürk’ün ölümü üzerine sürekli ve danışlman hekimler ölüm tutanağı
düzenler: “...8 Kasım 1938 salı günü bir kere daha beliren ve bütün
bakım ve tedaviye rağmen ilerlemesine mâni olunamayan ve büyük bir
süratle gelişen ikinci bir büyük koma içinde 10 Kasım 1938 perşembe
sabahı, saat dokuzu beş geçe, çok muazzez ve büyük hasta terk-i
hayat etmiştir.”
Sürekli ve danışman hekimler, Atatürk’ün hastalığı ve ölümü hakkında
ayrıntılı geniş bir rapor yayımlarlar: “..Mart başlarında Paris’ten
çağrılan Prof. N. Fiessinger ile Prof. Dr. Neşet
Atatürk’ün, ölümü üzerine Hükûmet bir bildiri yayımlar: “...Ebedî
Türk milleti, onun eserlerini ebediyete kadar yaşatacaktır. Türk
gençliği, onun kıymetli emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni daima
koruyacak ve onun izinde yürüyecektir. Kemal Atatürk, Türk’ün
tarihinde ve gönlünde daima yaşayacaktır.”
Atatürk’ün ölümünü takiben, Hıfzıssıhha Enstitüsü Müdürü Dr. Nuri
Hakkı Aktansel tarafından yüzünün ve sağ elinin mulâjı yapılır
11 Kasım 1938 günü sürekli ve danışman hekimler, Atatürk’e otopsi
yapılmasına gerek olmadığına dair saat 9.30’da bir rapor
düzenlerler: “10 Kasım 1938 tarihinde düzenlenen büyük raporda
belirtildiği üzere Atatürk’ün vefatına sebep olan müzmin karaciğer
hastalığı (asitli siroz), tabiî seyrinde devam ederek karaciğer
büyük yetmezliğine bağlı derin koma husule geldiği oybirliğiyle
tespit edilmiş ve keyfiyet hastalığın ilk gününden beri belli
olarak, bu teşhis gerek sürekli ve gerek millî ve yabancı danışman
hekimlerin de kanaatlerine uymuş ve hastalığı onbir aya yakın süren
seyri de bunu doğrulamış ve arada herhangi bir hastalıkla
karışmasına ait klinik belirtiler görülmemiş olduğundan ve bu
itibarla gerçekleşen ölümün sebebinde en ufak bir tereddüt ve şüphe
kalmamış olduğundan bir otopsi işleminin tamamen lüzumsuz ve
faydasız olduğu kanaatine varılmış ve defninde hiçbir fennî mahzur
kalmamıştır.” (Raporda Hükûmet adına Sağlık Bakanı Dr. Hulusi Alataş
ve Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Dr. Asım Arar’ın da imzaları
bulunmaktadır.)
Atatürk’ün nâaşı, öğleden evvel Gülhane Hastanesi Patolojik Anatomi
hocası Prof. Dr. Lütfi Aksu tarafından Dolmabahçe Sarayı’nda tahnit
edilir.
16 Kasım 1938 günü Atatürk’ün Türk bayrağına sarılı tabutu,
Dolmabahçe Sarayı’nın büyük tören salonunda bir katafalk üzerine
yerleştirilir ve milletin ziyaretine izin verilir (Tabut 18 Kasım
1938 akşamına kadar burada kalır.)
Sonsuz minnet ve şükranlarımla, ruhu şad olsun.
3 ŞUBAT 1938 - 10 KASIM 1938
.png)
.png)
.png)
2- Her seneki faizden, bana nispetleri şerefi saklı kaldıkça,
yaşadıkları müddetçe, Makbule’ye ayda bin, Afet’e 800, Sabiha
Gökçen’e 600, Ülkü’ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile’ye şimdiki yüzer
lira verilecektir.
“Yatakta kesin istirahatin devamı. ..Ankara’ya dönüş, bütün
yorgunluklardan kaçınmak, 100 metreden fazla yayan yürümemek, karın
sarılı olmak ve ikinci ponksiyondan itibaren 6 gün geçmiş bulunmak
şartıyla mümkün olabilir. Seremonilere gelince, en aşağı 4 ay
müddetle seremoniler, yorulmamak ve ayakta durmamak ve yürümemek
şartıyla kabul edilebilir. Aksi takdirde seremonilerden kaçınmak
gerekir. Şimdilik ve ponksiyonların arası 3 ayı bulmadan evvel,
otomobil veya deniz motoruyla gezinti uygun değildir. Radyo ile
nutuk söylemek 15-20 dakikalık kısa zamanla sınırlı kalmak şartıyla
mümkün olabilir. Mühim ziyaretler, şezlongta ve mümkün
ponksiyonlardan 5-8 gün sonra kabul edilecektir; bu ziyaretler nadir
ve kısa olacaktır. Alelâde ziyaretler, yorulmamak şartıyla günde 1-2
saati geçmemelidir. Özet olarak, mümkün olduğu kadar yatakta
istirahate devam etmek ve her türlü yorgunluk sebeplerinden kaçınmak
şarttır.”
14 Ekim günü, Sürekli ve danışman hekimler Atatürk’ü ziyaret eder ve
20 dakika yanında kalırlar. 15 Ekim günü ziyaretleri 30 dakika
sürer. Sonrasında Atatürk, Afet (İnan), Sabiha Gökçen ve kız kardeşi
Makbule (Atadan)’ı ayrı ayrı kabul eder. Saat 19.00’dan itibaren bir
süre radyo dinler. Atatürk, Belediye seçimlerinin sonuçlarını
bildiren Başbakan Celâl Bayar’a şu cevap telgrafını gönderir “...İstiklâl
Savaşı ve Türk Inkılâbı, her hamlesinde ve her safhasında,
milletimizin yüksek siyasî ve uygar karakteriyle memleket
işlerindeki şuurlu birliğine dayanarak başarıya erişmiştir. Dün ve
bugün olduğu gibi yarın da memleket ve millet için yegâne kudret,
mutluluk ve refah kaynağı, inkılâp ilkeleri ve Cumhuriyet rejimidir.”
22 Ekim günü Atatürk, Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’a şunları
söyler: “Gel bakalım, ne dersin; biz gittik, geldik! Bu doktorlar
insana âdeta can veriyorlar!” Atatürk, küçük Ülkü’yü kabul eder
ve 10 dakika görüşür. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği şu
bildiriyi yayımlar: "...Doktarların saat 20.00’de verdiği rapora
göre hastalık normal seyrine dönmüştür. Günlük bildiri yayımlamaya
gerek kalmamıştır.”
23 Ekim günü Atatürk’e, sürekli ve danışman hekimler tarafından
konsültasyon yapılır.
25 Ekim günü Atatürk, Cumhuriyet’in 15. yıldönümü nedeniyle orduya
göndereceği mesajı, Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’a dikte eder.
Aynı gün Atatürk, küçük Ülkü ve annesini kabul eder.
26 Ekim günü Atatürk kız kardeşi Makbule (Atadan), Afet (İnan) ve
Sabiha Gökçen’i beraber kabul eder 15 dakika yanında kalırlar. Daha
sonra, küçük Ülkü ve annesini kabul eder.
27 Ekim günü sürekli ve danışman hekimler toplu olarak Atatürk’ü
muayene ederler. 15 dakika yanında kalırlar. Atatürk, Türkiye Büyük
Millet Meclisi’nde adına okunacak 1 Kasım söylevi üzerinde Başbakan
Celâl Bayar’la 40 dakika görüşür, metin üzerinde düzeltme ve
eklemler yapar.
28 Ekim günü Atatürk, akşam Sabiha Gökçen’i kabul eder ve şunları
söyler: “Yarın bayram, değil mi Gökçen? Bu günü halkımla,
halkımın içinde kutlamak isterdim. Beni Cumhuriyet Bayramı’nda
halkımdan uzak tutan bu hastalığa lânet ediyorum.”
2 Kasım günü Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp Atatürk’ü ziyaret eder ve
10 dakika yanında kalır. Aynı gün Atatürk, Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanı Abdülhalik Renda’nın, Meclisin duygularını ileten
telgrafına şu cevabı gönderir: “Büyük Millet Meclisi’nin, yeni yıl
çalışmalarına başlarken hakkımda gösterdiğini bildirdiğiniz yüksek
hislerden çok duygulandım. Büyük Kamutay’a teşekkür ve derin
saygılarımı arz ederim.”
6 Kasım günü sürekli ve danışman hekimler saat 10.25’de toplu olarak
Atatürk’ü ziyaret eder ve 10 dakika yanında kalırlar. Atatürk,
Makbule (Atadan), Afet (İnan) ve Sabiha Gökçen’i beraber kabul eder.
(Atatürk’ün yanında 20 dakika kalmışlardır.)
8 Kasım 1938 günü Atatürk, ikinci defa ağır komaya girer. Saat 19.00
sıralarında başlayan koma, gittikçe ağırlaşarak ölüm anına kadar
devam eder. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, Atatürk’ün
sağlığına ait tekrar resmî bildiri yayımlamaya başlar: “...Bugün
saat 18.30’da hastalık birdenbire normal seyrinden çıkarak
şiddetlenmifş ve sıhhî vaziyetleri yeniden ciddiyet kazanmıştır.”
9 Kasım günü, ağır koma hali devam eder. Cumhurbaşkanlığı Genel
Sekreterliği, Atatürk’ün sağlığıyla ilgili olarak saat 10.00, saat
20.00 ve saat 24.00’te olmak üzere üç bildiri yayımlar. Saat
24.00’teki bildiride “Umumî durumun tehlikeli bir hal aldığı”
bildirilir.
10 Kasım 1938 günü Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’nda saat dokuzu beş
geçe hayata gözlerini yumar.
.png)
Ömer İrdelp aras›nda Ankara’da bir tıbbî danışma daha yapılarak
büyük bir karaciğer ve büyükçe bir dalak bir kere daha müşahede
edilmiş ve aynı teşhis konularak hastalığın bir “hépatite
sclérocongestive éthylique” olduğu tespit edilmiştir. Uygulanan
tedavi sayesinde hastalık bir derece düzelmiş gibi görünmüş ise de,
gerçekte hastalığın seyrinde ciddî hiçbir durma husule gelmemiş ve
gelişmesi devam etmiştir. ..Yapılan çok itinalı tedaviye, her türlü
emek ve gayrete rağmen, hastalık asla durmaksızın seyrine devam
ederek yarattığı kaşeksi yavaş yavaş artmış ve son iki ay içinde üç
defa beliren ve büyük karaciğer yetersizliğine bağlı olan vahim
asabî belirtilerle hastalık son derece ağırlaşmış ve geciktirme çok
şüpheli bir hale gelmiştir.”
10 KASIM 1938 - SONSUZLUĞA
Sürekli ve danışman hekimler, Atatürk’e tahnit yapılmasına dair bir
rapor düzenlerler: “Atatürk’ün defnetme merasimi yapılıncaya kadar
nâaşın korunması için, gereken şekilde Gülhane Patolojik Anatomi
Profesörü Dr. M. Lütfi Aksu tarafından tahnit yapılmasına karar
verilmiş ve bu tahnit hemen yapılmıştır.” (Raporda Hükûmet adına
Sağlık Bakanı Dr. Hulusi Alataş ve Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Dr.
Asım Arar’ın da imzaları bulunmaktadır.)
Atatürk’ün ölümü üzerine, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı’na
Malatya Milletvekili İsmet İnönü seçilir. (İsmet İnönü, 22 Mayıs
1950 tarihine kadar bu görevde kalmıştır.)
.png)
.png)
.png)
.png)
19 Kasım 1938 günü sabah, Dolmabahçe Sarayı tören salonunda
Atatürk’ün cenaze namazı kılınır. (Cenaze namazını İstanbul
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Ord. Prof.
Şerafettin Yaltkaya kıldırır.)
Atatürk’ün tabutu, saat 8.21’de Dolmabahçe Sarayı’ ndan top
arabasına konularak törenle Sarayburnu rıhtımına, buradan Zafer
torpidosu aracılığıyla Yavuz zırhlısına nakledilir, daha sonra bu
gemi ile İzmit’e getirilerek, yine Zafer torpidosuna nakledilerek
karaya çıkarılır, cenaze saat 20.30’da özel bir trenle İzmit’ten
Ankara’ya gönderilir.





1909(1).png)
1909(2).png)





.jpg)
.jpg)
.jpg)





.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)






.png)
.png)





.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)

ANA SAYFA