Atatürk

İSTANBUL

13 MART 1899 - 22 AĞUSTOS 1918

 

1881 - 1912 SELANİK - İSTANBUL GÜNLERİ

1881 yılında doğan Atatürk, Selânik Askerî Rüştiyesi’ni bitirdikten sonra 1896 yılında Manastır Askerî İdadîsi’ne girer ve Kasım 1898'de bu okulu ikincilikle bitirerek 18 yaşında iken, 13 Mart 1899 günü İstanbul’da Harp Okulu’nun piyade sınıfına yazılır ve üç senelik bir eğitimin ardından bu okulu da bitirerek 10 Şubat 1902 tarihinde "teğmen" rütbesiyle mezun olur. Eğitimine Harp Akademisi'nde devam eder ve 11 Ocak 1905 günü bu okuldan beşincilikle "kurmay yüzbaşı" olarak mezun olur. Dolayısıyla eğitimi sırasında yaklaşık 6 yıl İstanbul'da kalmış olur. Kurmaylık stajı için ve bir yandan da "ceza" olarak 5 Şubat 1905 günü, Şam’da bulunan 5. Ordu emrine atanır, 10 Şubat 1905 günü İstanbul'dan ayrılarak Şam'a gider ve 30. Süvari Alayı’nda görevine başlar.

 

Atatürk eğitim hayatında derslerindeki başarının yanısıra, özellikle Selanik'te okuduğu dönemde yazları Fransızca öğrenir, edebiyat ve güzel söz söyleme sanatına karşı büyük ilgi gösterir bir yandan da memleket ile ilgili düşüncelerini çevresiyle paylaşmaktan geri kalmaz. Bu durum, padişah baskısının devam ettiği o günlerde başına iş açar ve mezuniyetinden hemen sonra gazete çıkarmak, gizli teşkilat kurmak ve evde toplantılar yapmak gibi suçlamalarla Bekirağa Bölüğü'ne götürülerek bir süre tutuklu kalır ve sonrasında Okul Müdürü Rıza Paşa'nın araya girmesiyle suçu affedilir ancak "ceza" olarak Şam'a sürülür. Atatürk Şam'da bazı arkadaşlarıyla birlikte Ekim 1905'te “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”ni kurar. Cemiyet zamanla Beyrut, Kudüs ve Yaf'a da yayılır hatta Nisan 1906 'da gizlice Selanik'e giderek burada da cemiyetin bir şubesini açar. Bu şube daha sonra çalışmalarını "Osmanlı Hürriyet Cemiyeti"ne bağlı olarak sürdürür. Hatta daha da sonrasında 27 Eylül 1907 'de Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ile Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti birleşerek daha güçlü bir yapı oluştururlar. Tüm bunlar olurken Atatürk'e, Suriye bölgesindeki üstün hizmetleri nedeniyle Beşinci Rütbe’den Mecidî Nişanı verilir ve 20 Haziran 1907 de kıdemli yüzbaşı (kolağası) rütbesine yükseltilerek 5. Ordu Kurmay Başkanlığı'na atanır.

 

13 Ekim 1907'de ise merkezi Manastır'da bulunan  3. Ordu Karargahı'na ataması yapılır. Selanik'e gelen Atatürk, 29 Ekim 1907 günü İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne üye olarak çalışmalarına devam eder. Atatürk'ün General Litzmann’dan çevirdiği “Takımın Muharebe Talimi” adlı -askerî eğitimle ilgili- ilk kitabı 23 Şubat 1908 günü Selânik’te yayımlanır. 23 Temmuz 1908'de, İttihat ve Tekakki Cemiyeti'nin baskısı sonucu II. Abdülhamit tarafından II. Meşrutiyet ilan edilir. Atatürk, İttihat ve Terakki Cemiyeti Merkez Komitesi tarafından kendisine verilen görev üzerine 20 eylül 1908'de, İstabul üzerinden deniz yoluyla Trablusgarp'a gitmek üzere Selanik'ten ayrılır.

13 Ocak 1909 günü Atatürk Üçüncü Ordu Selânik II. Redif Tümeni Kurmay Başkanlığı’na atanır. Bundan üç ay sonra 13 Nisan 1909 günü İstanbul’da, İkinci Meşrutiyet’e karşı avcı taburlarının ayaklanmasıyla büyük bir isyan çıkar (31 Mart İsyanı). Normalde Meşrutiyeti korumak için Rumeli'den İstanbul'a gönderilen bu birlikler kışkırtmalar sonucu "şeriat isteriz" sloganlarıyla isyan çıkarmışlardır. Atatürk, İstanbul’daki bu olaylar üzerine 14 Nisan günü Selânik II. Redif Tümeni Komutanı Hüseyin Hüsnü Paşa ve III. Ordu Komutanı Mahmut Şevket Paşa ile görüşerek, yapılacak tek şeyin İstanbul’a kuvvet sevki olduğunu söyler. 15/16 Nisan günü Atatürk, Hüseyin Hüsnü Paşa komutasındaki "Hareket Ordusu"’ yla -bu ordunun Kurmay Başkanı olarak- Selânik’ten İstanbul’a hareket eder. Ancak Hareket Ordusu 19 Nisan günü İstanbul yakınlarında bulunan Hadımköy’e geldiği zaman Mahmut Şevket Paşa, komutayı ele alacağını bildirir ve üç günlük bir bekleyişin ardından yanında Kurmay Başkanı Binbaşı Enver olmak üzere idareyi ele alarak 24 Nisan günü İstanbul'a girer ve sıkıyönetim ilan eder. Hareket Ordusu Hadımköy’de bulunduğu sırada halka, Atatürk tarafından yazılan ve Hüseyin Hüsnü Paşa tarafından imza edilen şu bildirgeyi yayınlar: “...Millet, yıllardan beri zulüm yapan istibdat kuvvetlerini parçalayarak meşrutiyet hükümetini kurdu. Bu kansız mutlu inkilâptan zarar gören aşağılık kimseler, kanunsuz bir şekilde çıkarlarının teminine hizmet eden eski durumun geri gelmesi için bin türlü hile ve alçaklığa başvurarak yasal meşrutiyet hükûmetini yıkmak istedi ve bütün insanlık âleminin kınadığı İstanbul faciasının oluşmasına sebep vererek masum kanlar döktü.” 27 Nisan 1909 günü II. Abdulhamit tahttan indirilerek yerine V. Mehmet (Reşat) getirilir ve 30 Nisan günü ayaklanma tamamen bastırılır.

Atatürk rahatsızlığı nedeniyle 15 Mayıs 1909 günü Gülhane Hastanesi'nde yatar ve üç günlük bir tedaviden sonra iyileşerek 18 Mayıs günü hastaneden çıkar ve 20 Mayıs günü Selanik'e gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.

22 Eylül 1909 günü Selânik’te, İttihat ve Terakki Cemiyeti 2. Büyük Kongresi toplanır, Atatürk bu kongreye Trablusgarp delegesi olarak katılır ve II. Meşrutiyet'in ilanı ile birlikte ordu ile siyaset arasındaki tehlikeli ilişkinin farkına vararak kongrede yaptığı konuşmada ordunun siyasetten çekilmesi gerektiğini savunarak şunları söyler: “...Ordumuzun içinde bulunan Cemiyet arkadaşlarımız, politikada devam etmek istiyorlarsa, ordudan çıkmalı ve Cemiyetimizin halk içindeki teşkilâtı arasına girmelidirler. Bu suretle gün bile kaybına meydan vermeyerek, ordumuz politikadan uzaklaşmalıdır. Ve ordu içinde kalacak dostlarımız da, artık politika ile meşgul olmamalı ve bütün gayretlerini ordumuzun kuvvetlenmesine çevirmelidirler. Cemiyetimiz de, bir an önce, teşkilâtımızı halkın içinde genişleterek milletimize dayanan siyasî bir parti haline gelmelidir.” Ancak Cemiyet’in önde gelenleri onun bu görüşlerini paylaşmadılar ve Atatürk kendisini Cemiyet’ten uzak tutarak doğrudan doğruya askerî vazifesine verdi. İttihat ve Terakki Cemiyeti ile anlaşmazlığı ve aralarının açılması böylelikle başladı. (Not: 2 Temmuz 1912'de Meclis-i Mebusan’da askerlerin siyasetle uğraşmasını yasaklayan kanun kabul edilmiştir. Bunun üzerine o tarihlerde Derne'de bulunan Atatürk 29 Temmuz 1912 günü,  Selânik’te bulunan Binbaşı Behiç (Erkin) Bey’e şu mektubu yazmıştır: “... Askerleri siyasetle uğraşmaktan men için bir kanun maddesi yapmışlar. Ben iki yıl önce tesadüfen bulunduğum bir kongrede, ‘Askerliği bırakınız’ dediğim için gerici oldum; idama mahkûm edildim. Zaman ve olaylar, her türlü gerçekleri kanıtlar ve meydana çıkarır. Fakat bazen böyle bir öldürücü darbe indirerek!”)

5 Kasım 1909'da Atatürk, Selânik II. Redif Tümeni Kurmay Başkanlığı’ndan tekrar Üçüncü Ordu Karargâhı’na atanır. Atatürk’ün, 30 Ağustos - 8 Eylül 1909 arasında Cumalı Karargâhı’nda yapılan askerî manevra esnasında tuttuğu not ve krokilerden oluşan “Cumalı Ordugâhı” adlı küçük kitabı Aralık 1909'da Selanik'te yayınlanır.

Mayıs 1910'da Atatürk, Arnavutluk'ta çıkan büyük siyanı bastırmak üzere idareyi bizzat eline alan Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa'nın yanında bulunarak 1 ay içerisinde isyanın bastırılmasını sağlar ve halkın elindeki bütün silahlar alınır.

Eylül 1910'da orduya temsilen, Picardie’de yapılacak askerî manevraları izleme amacıyla Fransa’ya gönderilir.

15 Ocak 1911'de Atatürk, Selânik’te bulunan 38. Piyade Alayı’nda komutan vekili olarak görevlendirilir.

Atatürk’ün kolağası rütbesiyle katıldığı 5. Kolordu’nun 19-20 Nisan 1911 günleri yaptığı askerî tatbikatın not ve krokilerinden oluşan “Tâbiye Tatbikat Seyahati” adlı küçük kitabı Selânik’te yayımlanır.

27 Ağustos 1911'de Harbiye Nezareti tarafından -geçici olarak- Trablusgarp Tümeni Kurmay Başkanlığı’na atanır ve 13 Eylül'de İstanbul'a çağrılır. 24 Eylül günü Atatürk, İstanbul’dan, Selânik’te bulunan Salih (Bozok) Bey’e şu mektubu gönderir: “Genelkurmay 1. Şube’ye memur edildim. Orduyu, memleketi kurtarmak için çok fedakârane çalışmak lâzım. Başka çare yok! ...İstanbul muhiti pek pis, herkes kişisel çıkarından başka bir şey düşünmüyor!”

29 Eylül 1911'de İtalyanlar, Osmanlı Devleti’ne savaş ilân eder ve böylelikle Trablusgarp Savaşı başlar. 15 Ekim 1911 günü Atatürk, Trablusgarp'a gönüllü gitmek üzere -gazeteci Mustafa Şerif kimliği ile- Ömer Naci, Yakup Cemil gibi bazı arkadaşlarıyla birlikte İstanbul'dan ayrılır. Bu yolculuk sırasında Atatürk rahatsızlığı üzerine 15 gün İskenderiye'de tedavi görür daha sonra İskenderiye'ye gelmiş olan Nuri (Conker) ve Fuat (Bulca) Bey ile birlikte Trablusgarp'a geçer.

27 Kasım 1911 de Atatürk binbaşılığa yükselir. 19 Aralık günü, Ethem Paşa’nın yerine, Tobruk Bölgesi Komutanlığı’ na getirilir hemen sonrasında 22 Aralık günü İtalyanlar ağır yenilgiye uğratılır. 30 Aralık günü Derne'ye geçen Atatürk, Derne Doğu Kolu Komutanlığını üzerine alır. Atatürk 18 Ocak 1912 günü bir gözünde kan, sık nefes ve ateş şikayetleri nedeniyle Derne'de bulunan Hilalıahmer (kızılay) hastanesine yatırılır ve burada 15-20 gün kadar tedavi görür. Sol gözünde görme kaybı ve şehlalık oluşur. Tedaviden sonra 3 Mart günü İtalyanları tekrar ağır bir yenilgiye uğratır akabinde 6 Mart 1912 günü Derne Komutanlığı'na atanır. 

8 Ekim 1912'de Balkan Savaşı başlar. 15 Ekim günü Osmanlı Devleti İtalyanlarla Ouchy (Uşi) Antlaşlmasını imzalayarak Trablusgarp ve Bingazi'yi İtalyanlara bırakır ve orada bulunan askerlerini geri çeker. Bu sırada Atatürk Balkan Savaşı'nda görev almak istediğini bildirir ve 24 Ekim 1912 günü İstanbul'a gitmek üzere Derne'den ayrılır. 20 Kasım 1912'de İstanbul'a ulaşan Atatürk Genel Karargah emrine verilir. Bu esnada 8 Kasım günü Selanik Yunanlılar tarafından işgal edilmiş, Bulgarlar ise Çatalca'ya kadar gelmişlerdir. 25 Kasım 1912 günü Atatürk, Gelibolu’da bulunan Bahr-i Sefid Boğazı (Çanakkale Boğazı) Kuva-yi Mürettebe Komutanlığı Harekât Şubesi Müdürlüğü’ne atanır (bu birlik daha sonra "Bolayır Kolordusu" adını alır). Atama üzerine Atatürk 1 Aralık günü İstanbul'dan ayrılarak Gelibolu'ya geçer. (Bu atama 1915 yılında yaşanacak olan Çanakkale Savaşı sırasında Atatürk'ün zaferden zafer koşmasını ve Anafartalar Kahramanı olarak ünlenmesini sağlayacak önemli bir etken olmuştur zira Atatürk burada bulunduğu dönemde bölge coğrafyasını tanıma fırsatı bulmuştur.) 

Bu arada Atatürk’ün, General Litzmann’dan çevirdiği askerî eğitimle ilgili “Takımın Muharebe Talimi” adlı kitabının ikinci baskısı İstanbul’da yayımlanır.

 

1913 - 1918 ARASI

Trakya'da, 1913 Şubat ayı başlarında başarısız bir taarruz sonrasında birlikler Bolayır hattının gerisine çekilmek zorunda kalırlar. 16 Şubat'ta Çanakkale'de bulunan bazı birlikler yine Fahri Paşa Komutasında "Bolayır Kolordusu" adı altında birleştirilir. 17 Şubat tarihinde Atatürk ile Fethi (Okyar) Bey, Trakya'nın kurtarılması ile ilgili bir harekat planı hazırlarlar ve bu planı Harbiye Nezareti ve Başkomutan Vekili Ahmet İzzet Paşa'ya sunarlar. Ancak bu plan kabul edilmez bunun üzerine Atatürk ve Fethi Bey, Hurşit Paşa ile birlikte çalışamayacakları gerekçesiyle istifalarını isterler. Durumu yerinde görmek üzere Sadrazam ve Harbiye Nazırı olan Mahmut Şevket Paşa Gelibolu'ya gelerek Hurşit Paşa, Fahri Paşa, Fethi Bey, Enver Bey ve Atatürk ile görüşür. Bundan bir süre sonra 26 Mart günü Edirne Bulgarların eline geçer. 30 Mayıs günü savaş sona erer ve Londra Barış Antlaşması imzalanarak Edirne Bulgaristan'a bırakılır. 16 Haziran 1913 günü başlayan 2. Balkan Savaşı ile birlikte, Atatürk'ün Kurmay Başkanı olduğu Bolayır Kolordusu taarruza geçer ve Keşan, Enez, İpsala ve Uzunköprü'den sonra 21 Temmuz 1913 günü Edirne'yi Bulgarlardan geri alır. 10 Ağustos günü yapılan Bükreş Antlaşması ile savaş sona erer ve daha sonra 23 Eylül'de yapılan İstanbul Antlaşması ile Osmanlı - Bulgaristan sınırı yeniden belirlenir. Atatürk, Kolordusu ile birlikte 21 Temmuz 1913 günü Edirne'ye girer ve Bükreş Antlaşmasının imzalandığı gün olan 10 Ağustos gününe kadar Edirne'de kalır.

27 Ekim 1913 günü Atatürk, Sofya Ateşemiliterliğine atanır. 6 Kasım 1913 günü Atatürk’e, Bingazi muharebelerinde gösterdiği liyakat ve kahramanlık nedeniyle Dördüncü Rütbeden Osmanî Nişanı verilir. Atatürk Sofya'daki görevine başlamak üzere 19 Kasım 1913 günü trenle İstanbul'dan ayrılır.

Atatürk, devamlı olarak Fransızca mektuplaştığı Madam Corinne'ye 25 Ocak 1914 günü şu mektubu gönderir: “...Benim ihtiraslarım var, hem de pek büyükleri; fakat bu ihtiraslar, yüksek yerler işgal etmek veya büyük paralar elde etmek gibi maddî emellerin tatminiyle ilgili değil. Ben bu ihtirasların gerçekleşmesini vatanıma büyük faydaları dokunacak, bana da liyakatle yapılmış bir vazifenin canlı iç rahatlığını verecek büyük bir fikrin başarısında arıyorum. Bütün hayatımın ilkesi bu olmuştur. Ona çok genç yaşımda sahip oldum ve son nefesime kadar da onu korumaktan geri kalmayacağım.”

1 Mart 1914 günü Atatürk Yarbaylığa yükselir. 11 Mart günü ise Fransız hükümeti tarafından Şövalye Rütbesi’nden “Légion d’honneur” (Şeref Nişanı) verilir.

1 Ağustos 1914 günü I. Dünya Savaşı başlar ve Osmanlı Devleti 29 Ekim günü bu savaşa dahil olur. Bu gelişmeler üzerine Atatürk Kasım ayında Harbiye Nezaretine bir mektup yazarak Sofya'da ateşemiliterlik gibi masabaşı bir görevde kalmak istemediğini ve savaş hazrılığının olduğu bir ortamda herhangi bir kıtanın başında bulunmak istediğini bildirir. Ancak nezaretten bir cevap verilmez. Atatürk bunun üzerine Aralık ayında Başkomutan Vekili Enver Paşa'ya şu cümleleri içeren bir mektup yazar: “Vatanın müdafaasına ait faal vazifelerden daha mühim ve yüce bir vazife olamaz. Arkadaşlarım muharebe cephelerinde, ateş hatlarında bulunurken ben, Sofya’da ataşemiliterlik yapamam! Eğer birinci sınıf subay olmak liyakatinden mahrumsam, kanaatiniz bu ise, lütfen açık söyleyiniz!”  Böylelikle 20 Ocak 1915 günü 19. Tümen Komutanlığına atanır. Kendisi 25 Ocak 1915 günü İstanbul'a gelir. Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa ile görüşür. 2 Şubat günü görev yeri olan Tekirdağ'a geçer.

1 Şubat 1915 günü Atatürk’e, Üçüncü Rütbe’den Osmanî Nişanı verilir. 30 Nisan 1915 günü Atatürk'e,  Çanakkale Savaşı sırasında gösterdiği fedakârlık ve kahramanlıklar nedeniyle “Muharebe Gümüş İmtiyaz Madalyası”, 17 Mayıs günü ise Arıburnu muharebeleri hatırası olmak üzere Padişah adına “Muharebe Gümüş Liyakat Madalyası”, 23 Mayıs günü Almanya İmparatoru tarafından “Demir Haç” nişanı verilir. 1 Haziran 1915 günü Albaylığa terfi eder. 15 Temmuz günü fakfon harp madalyası, 1 Eylül günü ise Anafartalar Grubu Komutanlığı’ndaki üstün başarıları nedeniyle “Muharebe Gümüş Liyakat Madalyası” verilir. (25 Nisan 1915’te Arıburmu’na yapılan Anzak çıkartması, 19. Tümen kumandanı Yarbay Mustafa Kemal’in insiyatif alarak ve başında bizzat kendisi bulunarak, 57. Alayı Conkbayırına hareket ettirmesi sayesinde durdurulmuştur. 25 Nisan çıkartmasından bir sonuç alamayan işgal kuvvetleri 6/7 Ağustos gecesi Suvla Koyu yönünden yeni bir çıkartma yapmış ve Conkbayırına kadar ulaşmayı başarmışlarken, durumun nazikliğini gören ve ordu komutanı ile görüşerek orada bulunan bütün birliklerin kendisine bağlanmasını isteyen ve böylelikle Anafartalar Grup Komutanlığına getirilen Albay Mustafa Kemal Bey tarafından 10 Ağustos günü düzenlenen süngü hücumu ile geri püskürtülmüşlerdir. Aynı kuvvetler sırasıyla 16 Ağustos Kireçtepe, 21 Ağustos Anafartalar ve son olarak 27 Ağustos Kayacık Ağılı Muharebelerinde yine Albay Mustafa Kemal tarafından geri püskürtülmüşlerdir.)
 

Atatürk 10 Aralık günü Çanakkale'den ayrılırak ertesi günü İstanbul'a gelir. Sofya'da bulunan arkadaşlarını ziyaret etmek üzere 12 Ocak 1916 günü İstanbul'dan ayrılır. Ancak 16 Ocak günü karargahı Edirne'de bulunan 16. Kolordu Komutanlığına atanır, bunun üzerine 17 Ocak günü Sofya'dan İstanbul'a döner. Aynı gün kendisine “Anafartalar Grubu Komutanlığı” dönemindeki üstün başarıları nedeniyle “Muharebe Altın Liyakat Madalyası” verilir. 27 Ocak günü Edirne'ye gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır. Yine Anafartalar Grubu Komutanlığı döneminde gösterdiği üstün başarıları nedeniyle Atatürk'e 1 Şubat 1916 günü “İkinci Rütbe’den Osmanî Nişanı” verilir.

16. Kolordu Karargâhı’nın Edirne’den Diyarbakır’a kaydırılması kararı üzerine 11 Mart 1916 günü Atatürk, beraberinde Kurmay Başkanı İzzettin (Çalışlar) Bey ve karargâh mensupları olmak üzere saat 11.00’de Edirne’den trenle hareket eder ve akşam İstanbul’a gelir. 15 Mart günü ise Diyarbakır'a gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.

1 Nisan 1916 günü Diyarbakır'da iken Generalliğe terfi eder. 27 Temmuz 1916'da Atatürk’e, Birinci Dünya Savaşı, özellikle Çanakkale muharebelerindeki üstün başarıları nedeniyle Avusturya-Macaristan Hükûmeti’nce Üçüncü Rütbe’den Muharebe Liyakat Madalyası verilir. 12 Aralık 1916 da ise Atatürk’e Muş ve Bitlis cephelerindeki başarıları nedeniyle “İkinci Rütbe’den Mecidî Nişanı” verilir. 16 Mart günü 2. Ordu Komutanlığına atanır.

5 Temmuz 1917 günü Atatürk, Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı’na bağlı 7. Ordu Komutanlığı’na atanır. İstanbul'a gitmek üzere 10 Temmuz günü Diyarbakır'dan ayrılır ve 16 Temmuz günü İstanbul'a ulaşır. Atatürk, İstanbul’a gelişini takiben Başkomutan Vekili Enver Paşa ve Yıldırım Orduları Grubu Komutanı Mareşal Falkenhayn ile görüşür, kısa süre içinde harekete hazır olmak üzere 7. Ordu Karargâhı’nı oluşturarak görev yeri olan Halep'e gitmek üzere 15 Ağustos 1917'de İstanbul'dan ayrılır.

9 Eylül 1917 günü Atatürk'e Avusturya-Macaristan hükümeti tarafından İkinci Rütbe’den Harp Alâmeti Askerî Liyakat Madalyası, 23 Eylül 1917 günü ise, Doğu cephesindeki muharebelerde gösterdiği yararlıklar nedeniyle, o dönemde en yüksek dereceli madalya olan “Muharebe Altın İmtiyaz Madalyası” verilir. Mareşal Falkenhayn ile aralarında anlaşmazlıklar olması üzerine 6 Ekim 1917 günü 7. Ordu Komutanlığı'ndan istifa eder ve istirahat izni alarak 15 Ekim 1917 günü İstanbul'a gelir. (25 Şubat 1918'de Mareşal Falkenhayn görecden alınır yerine Mareşal Liman Von Sanders getirilir). 7 Kasım 1917 günü Atatürk'e Genel Karargah'ta görev verilir. 15 Aralık 1917 günü, Veliaht Vahdettin Efendi’nin maiyetinde Almanya’ya gitmek üzere İstanbul’dan trenle hareket eder. Alman Genel Karargâhı’nı ve Alman cephelerini ziyaret amacıyla düzenlenen ve 15 Aralık 1917 - 4 Ocak 1918 arasını kapsayan bu seyahat sırasında Veliaht Vahdettin ile Mustafa Kemal Paşa birbirlerini yakından tanıma imkanı bulurlar. 16 Aralık günü Atatürk’e, o güne kadarki üstün başarıları nedeniyle “Birinci Rütbe’den Kılıçlı Mecidî Nişanı”, 19 Şubat 1918 günü, Alman İmparatoru tarafından Birinci Rütbe’den Kılıçlı Cordon de Prusse Nişanı ve 11 Mayıs 1918 günü ise "Harp Madalyası" verilir.

25 Mayıs 1918 günü böbreklerindeki rahatsızlık nedeniyle Viyana ve oradan Karlsbad'a gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır ve kaplıcada tedavi gördükten sonra 2 Ağustos 1918 günü İstanbul'a döner.

5 Ağustos 1918 günü Atatürk, Başyaver Naci (Eldeniz) Bey aracılığıyla randevu isteyerek, Padişah Vahdettin’le görüşür ve görüşmede padişaha Başkomutanlığı üzerine almasını, kendisine Başkomutan Vekili değil, Genelkurmay Başkanı seçmesini tavsiye eder. Bu görüşmenin hemen sonrasında 7 Ağustos günü Atatürk, Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı’na getirilmiş olan Mareşal Liman von Sanders’in emrindeki 7. Ordu’ya tekrar komutan olarak atanır. (Liman Paşa ile Atatürk 1915 yılındaki Çanakkale Kara Savaşı sırasında birlikte çalışmışlardı, birbirlerini iyi tanıyorlardı.) 8 Kasım günü Padişah Vahdettin’in iradesiyle “Başkomutanlık Vekâleti” unvanının “Başkomutanlık Genelkurmay Başkanlığı” adına çevrildiği ve bu görevin, yine Harbiye Nazırı Enver Paşa tarafından yürütüleceği bildirilir. Atatürk Padişah ile üstüste iki görüşme daha yapar ancak Padişah kendisini Suriye'ye 7. Ordu'ya atadığını belirtir. Nihayetinde Atatürk Halep'e gitmek üzere 22 Ağustos 1918 günü İstanbul'dan ayrılır. 19 Eylül günü İngilizlerin Filistin'de başlattıkları genel taarruz sonucu 8. Ordu Cephesinin yarılması üzerine, düşman tarafından çevrilmemeleri için 7. Ordu'ya önce Şeria Nehri'nin doğusuna, sonra Rayak'a ve ardından Halep'e çekilme emri verir. 22 Eylül 1918 günü Atatürk’e, olağanüstü hizmetleri ve ordusunu imhadan kurtardığı için fahrî yaverlik (fahri yaveran-ı hazret-i şehriyari) unvanı verilir.

Almanya'dan sonra 5 Ekim 1918 günü Osmanlı Devleti de ateşkes isteğinde bulunur. 8 Ekim günü Talat Paşa sadrazamlıktan istifa eder. Kabine kurma görevi Tevfik Paşa'ya verilir. 11 Ekim günü Atatürk, Halep’ten Padişah Vahdettin’e iletilmek üzere Başyaver Naci (Eldeniz) Bey’e şu telgrafı gönderir: “...Vatanımın selâmetinin temini bakımından arz ederim ki, Tevfik Paşa Hazretleri gerçekten müşkülâta tesadüf etmişlerse sadaretin derhal İzzet Paşa Hazretlerine verilmesi ve onun da, esası Fethi (Okyar), Tahsin (Uzer), Rauf (Orbay), Canbulat, Azmi, Şeyhülislâm Hayri ve âcizlerinden (kendisini kastediyor) oluşan bir kabine teşkil etmesi zarurîdir. Adı geçen kişilerin oluşturacağı kabinenin vaziyete hâkim olabileceği görüşündeyim. ..Mümkün ise bu kimselerin Padişahıza arzını rica ederim.” Aynı gün Atatürk Ahmet İzzet Paşa'ya da telgraf çekerek kabinede Harbiye Nazırlığını kendisine vermesini önermiştir. 14 Ekim günü Ahmet İzzet Paşa kabine kurar ancak Harbiye Nazırlığı ve Başkomutanlık Genelkurmay Başkanlığı görevini kendi üzerine alır. 15 Ekim günü Ahmet İzzet Paşa Atatürk'e göndeidiği telgrafta şöyle yazar: Barıştan sonra Tanrı’nın lütfu ile işbirliği yaparız.” Atatürk bu telgrafa 16 Ekim günü şu cevabı verir: “Barış gecikecektir, barışa kadar çok buhranlı anlar geçireceğiz. Bu devrede vatana faydalı olabilirsem düşüncesiyle Harbiye Nezareti’ni istemiştim. Yoksa barışa kavuştuktan sonra onun huzur ve sükûnu içinde Harbiye Nazırlığı'nı benden çok mükemmel yapacak kişiler bulunabilir. Buna nazaran barıştan sonra işbirliğimizi hiç de zorunlu, hattâ gerekli görmüyorum.”

23 Ekim günü İngilizlerin Halep'e taarruzu sonucu Atatürk Ordu karargahını Katma'ya alır. 28 Ekim itibarıyle birlikler İskenderun-Belen-Antakya-Der el Cemal-Tellürrifat çizgisinden oluşan hattı korurlar. Dolayısıyla Misak-ı Millî’de sınır olarak "Mondros Mütarekesi gününde bize ait olan yerler" ele alındığından bu hat güney sınırımız olarak kabul edilmiştir.

30 Ekim 1918 günü Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanır. Aynı gün, antlaşma gereği yabancı subaylara el çektirilmesi gerektiğinden Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı Liman Paşa'dan alınır ve Atatürk'e verilir. Atatürk görevi devralmak için Adana'ya geçer. Komutanlık görevini devraldıktan sonra Atatürk Liman Paşa'ya şu sözleri söyler: "Müsterih (rahat) olunuz. Sizde hiçbir kusur ve kabahat düşünmüyorum. Kusur ve kabahatin büyüğü, sizi mensup olmadığınız bir milletin orduları başına getirenlerdedir. Şimdi siz belki feci akıbetlere duçar olacaksınız (uğrayacaksınız). Belki ben; yalnız ben değil, bütün Türk milleti aynı akıbetlere uğrayacağız; fakat, ikimizin de müsterih ve mü teselli olabileceğimiz (avunabileceğimiz) bir nokta vardır; o da felaketlerin müsebbibi (sorumlusu), siz veya ben olmayışımızdır; mensup olduğumuz imparatorlukların başında ve idaresinde bulunanlardır." Atatürk 3 Kasım günü antlaşma maddelerini öğrenir öğrenmez İstanbul Hükümetine gönderdiği telgraflar yoluyla endişelerini dile getirmeye başlar. İngilizler Paşanın bu endişelerini haklı çıkaracak tarzda bir hareket ile 3 Kasım günü Musul’u işgal ederler. 5 Kasım günü ise Halep’e erzak taşınabilmesi için İskenderun - Halep tren hattının kendilerine açılmasını isterler. Aynı gün yanına gelen Ali Fuat Paşa'ya ise şunları söyler: “...Zat-ı şahane kendi tahtını düşünecektir. Artık bundan sonra milletin, kendi haklarını kendisinin araması ve müdafaa etmesi, bizlerin de ona bu yolu göstermemiz ve ordu ile yardım etmemiz lazımdır.” Yine aynı gün birliklere “İskenderun’a asker çıkarılması halinde, gerekirse silâh kullanılarak bu durumun menedileceği” emrini verir. 6 Kasım günü Sadrazam Ahmet İzzet Paşa bu emri geri çekmesini ister. Atatürk çekmeyeceğini şöyle bildirir: "İngilizler’in kandırıcı muamele, teklif ve hareketlerini İngilizler’den ziyade muhik (haklı) ve nazik gösterecek ve buna mukabil cemile (yaranma) ibrazımı (gösterme) mutazammın olacak (kapsayacak) emirleri tatbik etmeye yaradılışım elvermediğinden, hâlbuki Başkomutanlık Genelkurmay Başkanlığının düşünceleri doğrultusunda hareket edemediği takdirde birçok töhmet altında kalacağım tabii olduğundan, komutayı hemen teslim etmek üzere, yerime tayin edeceğiniz zata ivedi tebliğini hassaten(özellikle) istirham eylerim (rica ederim).”  Çok geçmeden 8 Kasım günü İngilizler İskenderun'un teslimini isterler. Ahmet İzzet Paşa Atatürk'ten İngilizlerin bu isteğinin yerine getirilmesini ister. Ancak Atatürk İskenderun'u vermemekte ısrarcıdır ve cevabı şu olur: “...Acz ve zafımız derecesini pekâlâ bilirim. Bununla beraber devletin yapmaya mecbur olduğu fedakârlığın derecesini de belirleme ve sınırlama gerekeceği kanaatini muhafaza ederim. ...İngilizlerin elde edebilecekleri neticeyi onlara kendi yardımımızla bahşetmek tarihte Osmanlılık için, bilhassa bugünkü hükümetimiz için kara bir sayfa oluşturur. ...Bilhassa yüksek şahsiyetinizce yakinen malûm bulunmuştur ki, âcizleri her ne hal ve vaziyette bulunursam bulunayım doğru olduğuna kani bulunduğum ve gerekenlere söylemeyi ve ulaştırmayı memleketin selâmeti gereği kabul ettiğim görüşlerime tâbi olmaktan nefsimi menetmeğe gücüm yetmez.” Aynı gün Ahmet İzzet Paşa istifa eder ve 10 Kasım günü Atatürk'e şu telgrafı gönderir: “Zât-ı devletleri bir an evvel İstanbul’a gelmelisiniz. Sizinle görüşmeye ihtiyacım var!”

Bunlar olurken diğer yandan 6 Kasım günü İngilizler ile Çanakkale’de yapılan protokol ile Çanakkale’nin işgaline izin verilir. Ve 7 Kasım günü mayın temizleme bahanesi ile işgal kuvvetleri Boğaza girer, ardından 9 Kasım günü Boğazın her iki kıyısına İngiliz askeri çıkartılır. 1915 te geçemedikleri Çanakkale'yi masabaşında ele geçirmişlerdir...

10 Kasım 1918 günü Atatürk'e "7 Kasım 1918 günü Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı'nın kaldırıldığı ve kendisinin Harbiye Nezarareti emrine verildiği" bildirilir, bunun üzerine Atatürk aynı günün akşamı İstanbul'a gitmek üzere trenle Adana’dan hareket eder.

 

13 KASIM 1918 - 16 MAYIS 1919

 

KASIM 1918


13 Kasım 1918 Çarşamba günü, tam da işgal donanmasının İstanbul’a girdiği gün, Atatürk İstanbul’a ulaşır. Yaveri Cevat Abbas (Gürer) ile birlikte Haydarpaşa Garından Kartal istimbotu ile karşıya geçerler. O anı Cevat Abbas şöyle anlatır: "“İstanbul’a geldiğimiz günü hiç unutmam. Şehrin çok hazin bir hali vardı. İstanbul, düşman donanmalarının limana girmeleri felâketinin matemini tutuyor, bu büyük matemine Atatürk’ü de ortak ediyordu. Atatürk’le ben, askerî ulaşıma ait bir köhne motor ile deniz ortasında yaslanan bir çelik ormanının içinden geçiyorduk. Atatürk’ün zarif dudaklarından “Geldikleri gibi giderler!” cümlesini işittiğim zaman, mütarekenin doğurduğu derin ve elemli ümitsizliği derhal unutmuştum. Cevabımda acele ettim: “Size nasip olacak, siz bunları kovacaksınız Paşam!” dedim. Gülümsedi, aziz başının içinde şekillenmeye başlayan vatanı kurtarma plânlarını bir an için yeniden geçiriyor gibi daldı, sonra: “Bakalım!” dedi". Atatürk o gün Pera Palas'a yerleşir. (Burada 8-10 gün kaldıktan sonra bir süre de Halep’ten dostu olan Salih Fansa’nın evinde kalır sonrasında 16 Aralık günü Şişli’de Madam Kasabyan'dan kiraladığı üç katlı eve taşınır. Şişli'ye taşınınca annesi Zübeyde Hanım ve kızkardeşi Makbule'yi yanına alır ve üçüncü katı onlara ayırır. Kendisi orta katı, yaveri ise alt katı kullanır.)

 

 

14 Kasım 1918 Perşembe günü Atatürk Pera Palas’ta Rauf (Orbay) Bey ile görüşür. Daha sonra Rauf Bey ile birlikte Sadrazamlıktan istifa eden Ahmet İzzet Paşa’yı ziyarete gider ve birlikte görüşürler. İzzet Paşa’yı yeniden hükümet kurması konusunda ikna ederler. Ama bunun için önce Tevfik Paşa hükümetinin güvenoyu almasının önüne geçilmesi ve düşürülmesi gerekmektedir. Bu amaçla Atatürk, Rauf Bey (İzzet Paşa hükümetinde Harbiye nazırı idi), Fethi (Okyar) Bey (İzzet Paşa hükümetinde Dahiliye nazırı idi) ve İsmail Canbulat (eski Dahiliye nazırı) birlikte çalışmaya başlarlar. Bu kadroda yer alan Rauf Bey ve İsmail Canbulat’ın İzmir suikasti davasında yargılanmış olmaları tarihin cilvelerinden biri olsa gerektir. Ahmet İzzet Paşa ise ilerleyen süreçte İstanbul hükümetlerinde görev almayı tercih etmiştir. Fethi Bey ise her zaman Atatürk ile birlikte çalışmıştır.
 

Atatürk aynı gün Pera Palasta İngiliz gazetecisi Ward Price ile bir görüşme yapar. Atatürk’ü “İngiliz ajanı” olarak nitelendirenlerin sözde dayanaklarından birisi budur. Ward Price 1957 yılında “Çok Özel Gazeteci” adlı bir kitap yazmış ve kitabında Atatürk’’ün 1918’deki görüşmede kendisine, “Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa, İngiltere yönetiminde bulunan tecrübeli Türk valileriyle çalışmak gereğini duyacaklardır. Böyle bir yetki çerçevesinde hizmetlerimi sunabileceğim uygun bir yerin mevcut olup olamayacağını bilmek isterim” dediğini iddia etmiştir. Tabi bu gazetecinin böylesine önemli bir konuyu neredeyse 30 yıl sonra kaleme almış olması, görüşmede olmadığı halde Refet bey’in de bulunduğunu yazmış olması gibi bir hata bir tarafa, Atatürk'ün Çanakkale başta olmak üzere, Suriye cephesinde İngilizlerle savaşmış olması, Mondros Ateşkes antlaşmasının ardından İskenderun’a asker çıkarmak isteyen İngilizlere ateşle karşılık verilmesini emretmiş olması, ilerleyen süreçte İngiliz ve diğerleri dahil manda fikirlerine karşı çıkmış olması ve daha da önemlisi Atatürk'ün karakterinin böyle bir şeye uygun olmadığı, herkesçe malumdur. Atatürk ilerleyen günlerde başka gazetecilerle de görüşmeler yapacak, beyanatlar verecektir.

15 Kasım 1918 Cuma günü Atatürk cuma selamlığını takiben mahfil-i hümayun’da (Padişahlar tarafından yaptırılmış Camilerde (Selatin Cami) padişahların namaz kılması için ayrılmış kafesle çevrili yer) Padişah Vahdettin tarafından kabul edilir. Cepheden yeni gelmiş bir kumandan olarak padişaha genel durum hakkında bilgi sunar. (Mondros Antlaşması'ndan  sonra Atatürk, Padişah Vahdettin ile 15 Kasım 1918, 22 Kasım 1918, 29 Kasım 1918, 20 Aralık 1918, 15 Mayıs 1919 ve 16 Mayıs 1919 tarihlerinde olmak üzere toplam altı defa resmi görüşme yapmıştır.)

16 Kasım 1918 Cumartesi günü Atatürk, Pera Palas’ta, Çanakkale savaşlarına katılmış ve Anzak birliklerine kumandanlık etmiş olan İngiliz Generali William Birdwood ile görüşür. 25 Nisan 1915 sabahı Anzakların yaptığı çıkarma, önce 27. Alay’a ait birliklerce karşılanmış ancak buna rağmen ilerleyen kuvvetler, başında bizzat 19.Tümen kumandanı Yarbay Atatürk’in bulunduğu 57. Alay’ın bölgeye yetişmesi ile durdurulmuş ve geri püskürtülmüşlerdi. Ve iki komutan 8.5 ay boyunca aynı cephede karşılılı olarak savaşmışlardı. General Birdwood, Atatürk'ün Perapalas’da kaldığını öğrenince, Refakat Subayı sporcu Sedad Rıza, Dr. Râsim Ferid’e, generalin kendisiyle görüşmek istediğini söyler ve buna aracı olmasını rica eder. Doktor bunu Atatürk'e bildirince o da General Birdwood için “hemen gelsin” der. Görüşme sırasında Dr. Râsim Ferid de hazır bulunmuştur. Anzaklara ve 1915-1916’da Gelibolu Yarımadası’nın boşaltılmasında İngilizlerin Çanakkale Ordusu’na komutanlık eden Birdwood bu görüşmede son derece saygılı davranmış ve birkaç nezaket sözünden sonra aralarında şu konuşma olmuştur:
Birdwood: “Ekselans, bizi nasıl yendiniz?”
Atatürk: “Sizin de, bizim de tarih ceridemiz var, tarih yazar.”
Birdwood: “Sizin ağzınızdan duymak, öğrenmek istiyorum.”
Bunun üzerine Atatürk, Dr. Râsim Ferid Taylan’dan kâğıt–kalem ister. O da bir reçete kâğıdı ile altın kurşun kalemini verir. Atatürk bir kroki çizer ve onu göstererek şöyle der:
“Şu tarihte karaya çıktınız. Filanca saata kadar siz şu, biz bu durumda idik. Herşey lehinizde idi; neden şu çizgide durdunuz ve ilerlemediniz?”
Birdwood: “Askerlerimiz çok yorulmuştu.” Bundan sonra Conkbayırı’nın krokisini çizen Atatürk: “Siz filan gün şu doğrultudan hareket ettiniz ve şu durumu aldınız. Niçin ilerlemediniz?”
Birdwood:  “Biz ilerledikçe arkadan su yetişmedi, asker susuz kaldı ve durdu.”
Atatürk: “Görüyorsunuz ki ben bir şey yapmadım; önce yorgunluk, sonra susuzluk ordunuzu durdurdu.” Ayağa kalkan Birdwood :
“Sizin gibi kahraman ve uluvv-i-cenâb sahibi bir general tanımadım” der; iki general kalkar, kucaklaşır ve sonra otururlar. Birdwood giderken: “Müsaade ederseniz bu kâğıtla bu kalemi bir hatıra olarak saklayayım” der.
Birdwood ilerlemiş yaşına rağmen 1938 yılında Gazi Atatürk Atatürk’ün cenaze törenine katılma nezaket ve saygısını göstermiş ve ayakta durmadaki zorluğu nedeniyle arkasına destek konularak cenazeyi selamlamıştır.
 

Atatürk aynı gün Pera Palas otelinde Minber, Vakit ve Zaman gazetelerinin muhabirlerine mülakat verir.

17 Kasım 1918 Pazar günü Minber gazetesinde “Atatürk ile Mülakat” adı ile bir yazı yayınlanır. Minber gazetesi yayın hayatına 1 Kasım 1918’de başlamış, 22 Aralık 1918’de son yayınını yapmıştır. Atatürk ve Ali Fethi (Okyar) Bey gazetenin ortaklarıdır. Gazetede günlük siyasi ve ekonomik haberlerin yanısıra Atatürk'ün 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelişi ve padişahla yaptığı görüşmelerle ilgili haber ve yine kendisi ile yapılan iki ayrı mülakat yayımlanmıştır. Gazete özellikle bugünlerde Tevfik Paşa Kabinesinin güven oyu almasını önlemek için, kabineye yönelik eleştirilere ağrılık vermiştir. Minber gazetesinde “Hatib” takma adıyla çıkan yazıların da Atatürk'e ait olduğu yönünde bir takım tartışmalar vardır. Fethi Okyar anılarında, gazete çıkarma önerisinin Atatürk'ten geldiğini ve Paşanın kendisine; “İzzet Paşa iktidarda kalsa bile muhâliflerin tazyikine dayanamayacak, Padişah kabinedeki İttihatçıları muhakkak tasfiye ettirecektir. Memleketi perişan eden ve muhalefet adı altında irtikap edilen taarruz ve tahripler de, daha çok gazeteler vasıtasıyla oluyor. Bunlara karşı milleti uyandırmak için en iyi vasıta, aynı yoldan mukabele etmek, yani bir gazete çıkartmaktır. Benim maaşlarımdan biriktirdiğim biraz param var. Onu koymaya hazırım. Ben askerîm.. İmtiyaz alamam… Sen, bugün genellikle haklı tenkid sebeplerinin çoğunun dışında kaldın, hatta düşmanlarımıza anlatabilmek için gel, beraberce bir gazete çıkaralım.” dediğini yazmıştır.
17 Kasım’da gazetede yayımlanan ve Atatürk'le yapılan mülakatın bir bölümü şöyledir; “...Ben en iyi siyasetin, her türlü anlamıyla en çok kuvvetli olmakta bulunduğunu kabul ederim. En çok kuvvetli olmak sözünden amacım, yalnız silâh kuvveti olduğunu zannetmeyiniz. Aksine, asker olmama rağmen bu, bence kuvvet bileşkesini oluşturan etkenlerin sonuncusudur. Benim belirtmek istediğim moral, bilim, ahlâk ve teknoloji bakımlarından kuvvetli olmaktır. Bu saydığım niteliklerden yoksun olan bir milletin bütün fertlerinin en son silâhlarla donatıldığını farz etsek bile kuvvetli olduğunu kabul etmek doğru olmaz.”

 
Minber muhabirinin İngilizlere karşı beslediği hisler hakkındaki soruya ise Atatürk, Birinci Dünya Savaşı süresince Arıburnu, Anafartalar ve Filistin cephelerinde vatan savunması amacıyla İngilizlerle savaştığına işaret ederek, askerliğin gereği olan bu hizmetleri bir yana bıraktığını ve kalbinde kin ve düşmanlık hislerinin yer bulmadığını belirtir ve; “İngilizler, Osmanlı Milletinin hürriyetine ve devletimizin istiklaline riayette gösterdikleri hürmet ve insaniyet karşısında yalnız benim değil, bütün Osmanlı Milletinin İngilizlerden daha hayır-hâh bir dost olamayacağı kanaatiyle mütehassıs olmaları pek tabiidir.” şeklinde cevap verir.

Atatürk aynı gün Harbiye Nazırı Abdullah Paşa’yı ziyaret eder.
 

18 Kasım 1918 Pazartesi günü Tevfik Paşa Hükümetinin ilk güven oylaması yapılır ve oylamada 84’ü kabul, 27’si red ve 3’ü çekimser toplam 114 oy kullanılır. Hükümetin düşmeyeceği belli olmuştur. Çoğunluk sağlanamadığı için 19 Kasım’da bir oylama daha yapılacaktır. Atatürk ve arkadaşlarının çabaları sonuç vermemiştir.

19 Kasım 1918 Salı günü Atatürk, Meclis-i Mebusan locasından Tevfik Paşa Kabinesi’nin güven oylamasını izler. Oylama öncesinde Atatürk milletvekillerinin bir bölümü ile topluca bir görüşme yapar ve düşüncelerini aktarır. Bazı milletvekilerinin hükümet kurulamazsa Padişahın meclisi feshedebileceği kaygısını dile getirmesine karşılık Atatürk, her halikarda meclisin kapatılacağı cevabını verir (nitekim daha sonra kapatılmıştır). Atatürk'ün ifadesiyle, toplantıda bulunanlar oylamada güvenoyu vermeyeceklerini söylemişlerdir, ancak buna rağmen yapılan oylamada Tevfik Paşa kabinesi 33 red oyuna karşılık 91 kabul oyu ile güven oyu alır. Bunun üzerine Atatürk son bir çare olarak Padişahla görüşme talebinde bulunur ve kendisine 22 Kasım için randevu verilir.

22 Kasım 1918 Cuma günü Atatürk, cuma selâmlığını takiben mahfil-i hümayun’da Padişah Vahdettin tarafından kabul edilir. Atatürk düşündüklerini söylemeye fırsat bulamadan padişahın sürpriz sorusu ile karşılaşır.
- Ordunun kumandan ve subayları eminimki seni çok severler. Bana teminat verir misiniz ki onlardan bana bir zarar gelmeyecektir?
- Ordu tarafından aleyhte harekete dair duyduklarınız mı var efendim?
- Padişah gözlerini kapar, soruyu cevapsız bırakır. Atatürk soruyu şöyle cevaplar:
-Gerçi ben İstanbul‟a geleli ancak birkaç gün oldu. Buradaki hali yakından bilmiyorum. Ordu kumandan ve subaylarının zatı şahanelerinize karşı bulunması için hiçbir sebep olabileceğini sanmıyorum. Onun için temin ederim ki hiçbir fenalık beklemeyiniz. Padişah kafasındaki endişeyi şu sözlerle dile getirir:
-Yalnız bugünden bahsetmiyorum. Bugünden ve yarından! Ardından Atatürk’den beklentilerini açıklayan şu cümle ile görüşmeye son verir:
-Siz akıllı bir kumandansınız. Arkadaşlarınızı tenvir (aydınlatma) ve teskin (yatıştırma) edeceğinizden eminim.
Atatürk bu görüşmeden istediği sonucu alamadan çıkar. Son sözlerinden Padişahın bazı şeylere zaten karar vermiş olduğunu, bunu uygulama sırasında ordudan gelecek tepkiyi azaltmak için kendisini kullanmak istediğini düşünür, şimdi gereken şey bu kararların ne olduğunu anlamaya çalışmaktır. Anlamak uzun sürmeyecektir. (Meclis-i Mebusan’ın kapatılması.) Artık düşündüklerini gerçekleştirmek için siyasi yollar bir bir tükenmiştir. İlerleyen süreçte başka başka çareler üzerinde düşünülecektir.

 

Atatürk'ün kabinede Harbiye Nazırı olmak istemesindeki ısrarının sebebi;
Atatürk işgal kuvvetlerinin ilerleyen günlerde tüm Anadolu’yu işgal edecek olduklarını görüyordu. Olacakları İstanbul’a asker çıkarılmasını engelleyerek en baştan önlemek istiyordu. Ne olacaksa daha o anda olmalı idi. İşgallere karşı durarak daha makul bir antlaşma yapmak istiyordu. Ordunun terhis edilmesini ve silahlarını teslim etmesini önleyebilirdi. Yine de başarılı olamazsa padişah ve hükümeti Anadolu’ya geçirerek savaşı birlikte başlatmak niyetinde idi. Bunu gerek Yunus Nadi’ye (“Ben o zaman dahi Harbiye Nazırı olarak dahil olacağım bir Hükümet'in akdedeceği mütareke öyle olmaz ve onun tatbikatı bizi bilahare bu kadar müşkülata uğratmış bulunmazdı. Daha İstanbul'da iken Hükümet'e iştirakim mümkün olsaydı, Milli Halas (kurtuluş) işi daha oradan başlamış olurdu", Kurtuluş Savaşı Anıları) ve gerekse de Hikmet Bayur’a (“Padişah ve hükümeti alır Anadolu’ya çeklir, mütareke ve barış görüşmelerini oradan idare ederdim”, Atatürk hayatı ve eseri) anlatmıştır. (Payitahtın Anadolu’da bir yere taşınması fikri daha önce 18 Mart 1915 Çanakkale Savaşı sırasında gündeme gelmiş ve merkez olarak Konya düşünülerek hazırlıklar yapılmış idi.)

Atatürk'ün Harbiye Nazırı olarak Padişah ile birlikte Anadolu'ya geçerek birlikte savaşma niyetini destekleyen bir diğer olay şudur; 12 Ocak 1920’de toplanan Mebusan Meclisine Hakkari milletvekili olarak katılan Temsil Heyeti üyesi Mazhar Müfit Bey (Kansu), İstanbul’da iken beklenmedik bir şekilde padişah tarafından çağırılır. Yaptıkları görüşmede padişah, Atatürk'ün hatırını ve İstanbul’a gelip gelmeyeceğini sorar. Sonrasında Mazhar Müfit’e “memleketi düşmandan kurtarmak için çareniz nedir” diye sorar. Mazhar Müfit, “Efendimizin Anadolu’ya hatta Bursa’ya teşrifleri ile sorun çözülür” cevabını verir. Padişah “ne suretle? diye karşılık verir. Mazhar Müfit, “Çünkü halk padişahlarını başlarında görürse bir kıyam-ı umumi olur ki düşman buna dayanamaz” şeklinde yanıtlar. Padişah buna sinirlenir ve “atalarımızın başkentinden kaçmamı mı teklif ediyorsunuz” der. Mazhar Müfit’in cevabı ise görüşmeyi sonlandırır; “Hayır, milletin ve vatanın bu sıkışık ve zor zamanında atalarımız gibi milletin başına geçmenizi teklif ediyorum.” Şüphesiz ki Mazhar Müfit bu teklifi kendi kişisel kararı ile yapacak durumda değildi, belli ki bu teklif Atatürk'ün teklifidir. 

Atatürk, padişah ve hükümeti Anadolu’ya geçirme düşüncesini 2 Şubat 1923 te İzmir İktisat Kongresi için hazırlanan salonda yapılan sohbet toplantısında da dile getirmiştir.

29 Kasım Cuma günü Atatürk, cuma selâmlığını takiben mahfil-i hümayun’da Padişah Vahdettin tarafından kabul edilir. Bundan sonraki görüşmeleri 20 Aralık 1918, 15 Mayıs 1919 ve 16 Mayıs 1919 tarihlerinde olacaktır.

Kasım ayı sonunda Atatürk, gazeteci ve yazar Aka Gündüz’e şunları söyler: “Bütün milletin bilmesi lâzımdır ki, memleketin uğradığı bu kaza ancak anayurdun ortasında çalışmakla tamir edilebilir. Bir Mondros Mütarekesi, bu şekilde bir işgal ve bu şekilde iç politika gürültüleri mevcut oldukça İstanbul’da hiçbir şey yapılamaz. Milletin ruhu zindedir; cevheri bozulmamıştır. Onu gene kendi içinden harekete geçirmek lâzımdır. Bunu böyle yapacağım!”
 

 

ARALIK 1918

 

20 Aralık 1918 Cuma günü Atatürk, Cuma selâmlığını takiben mahfil-i hümayun’da Padişah Vahdettin tarafından kabul edilir. Aynı günün akşamı, Katma’dan İstanbul’a dönen Ali Fuat Paşa, Atatürk'ü Şişli’deki evinde ziyaret eder ve beraber içinde bulundukları durumu gözden geçirirler.

21 Aralık 1918 Cumartesi günü, Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının kapatılması hakkındaki Padişah fermanı Meclis’te okunur.


29 Aralık 1918 Pazar günü İstanbul’da çıkan Söz gazetesinde, Atatürk'ün Teceddüt Fırkası’na girdiği haberi yayımlanır. (Teceddüt Fırkası 1 Kasım 1918 tarihinde kendini fesheden İttihat ve Terakki Fırkasının devamı niteliğinde 5 Kasım 1918’de kurulmuştur. (Teceddüt yenilenme, tazelenme anlamına gelir.) Parti, İttihat ve Terakki Fırkasının devamı olduğu gerekçesiyle 5 Mayıs 1919’da Damat ferit tarafından kapatılmıştır.)

30 Aralık 1918 Pazartesi günü Atatürk, Söz gazetesinde, Teceddüt Fırkası’na girdiği söylentilerini yalanlar: “Ben askerî sıfat ve makamımla nispet ve alâkamı (ilgi ve bağlantımı) muhafaza etmekteyim (korumaktayım). Gerçek olmayan haberin tekzibini rica ederim.”

 

OCAK 1919

 

15 Ocak 1919 Çarşamba günü Atatürk, Şişli’deki evinde Albay İsmet (İnönü) Bey’le görüşür ve kendisine “Hiçbir sıfat ve salâhiyet sahibi olmaksızın Anadolu’ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtuluş çarelerini aramak için en uygun mıntıka ve beni o mıntıkaya götürecek en kolay yol hangisi olabilir?” diye sorar. İsmet Bey'in verdiği cevap: “Yollar çok, mıntıkalar çok” şeklinde olur.

18 Ocak 1919 Cumartesi günü Paris Konferansı başlar. Bu konferans galip devletlerin kendi aralarında neyi ve nereyi neye göre paylaşacaklarına karar verdikleri ve savaşı kaybetmiş ülkelerle yapacakları antlaşmaları hazırladıkları, Ortadoğu haritasının cetvelle yeniden çizildiği konferanstır. Elbette bu toplantıda Osmanlı topraklarının paylaşımı konusu da görüşülmüş ve Ermenilerin, Kürtlerin ve Yunanistan’ın istekleri de masaya yatırılmıştır. Her azınlık için bir ülke planlanıyordu. Zaten daha birinci dünya savaşı sürerken dahi toprak paylaşımı ile ilgili bazı anlaşmalar yapılmış idi (Sykes Picot antlaşması,1916; St Jean de Mourienne sözleşmesi, 1917). Ege bölgesi İtalyanlara, Adana, Maraş, Urfa, Antep bölgesi Fransızlara, Musul ve Kafkaslar İngilizlere, İstanbul ise ortak yönetime ait olacaktı. Ancak daha sonra Paris Konferansında Ege bölgesinin Yunanistan’a bırakılması İtalyanları kızdıracak ve Türklere yakınlaştıracaktır. Ermeniler Maraş ve Klikyayı, Doğu Anadoludaki 6 ili (Van, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Sivas ve Erzurum) ve Trabzon ilinin bir kısmını istiyorlardı.

İşgaller ve tutuklamalar
Bu esnada İngilizler tarafından Antep, Çukurova, Toros Tünelleri işgal edilirken diğer yandan Yunanistan Trakya’da işgalde bulunuyordu. (11 Ocak) 2 Ocak günü İngiliz Yüksek komiseri Amiral Calthorpe’un isteği üzerine Konya’ da bulunan 2. Ordu komutanı Nihat (Anılmış) Paşa görevinden alınır. 15 Ocak günü ise İngilizler Haydarpaşa Garı’nın denetimine el koyarlar. Ermeni tehcirinde rol oynayanlar başta olmak üzere İttihat ve Terakkinin ileri gelenleri, tutuklanmaya başlanır. İlk olarak Boğazlıyan eski kaymakamı (Yozgat) Kemâl Bey, eski valilerden Sabit Bey ve Cemâl Azmi Bey 6 ve 7 Ocak günleri tutuklanırlar. Birkaç gün sonra Diyarbakır valisi Dr. Reşit Bey de tutuklanır. Daha sonra 29/30 Ocak gecesi ise daha kapsamlı bir şekilde tutuklamalar yapılır ve tutuklular Bekirağa bölüğüne gönderilir. (Hüseyin Cahit (Yalçın), Ziya Gökalp, Kara Kemâl, İsmail Canbulat, Dr Tevfik Rüştü (Aras)…) Böylelikle Atatürk'ün yol arkadaşlarından İsmail Canbulat tutuklanmış olur. Herkes tedirginlik içindedir.

Ayyıldız Cemiyeti – İhtilal Komitesi
Ocak ayı ortalarına kadar süren görüşme ve denemeler sonuç vermeyince, kötü gidişe siyasi yollardan dur denilemeyeceği kararına varılır. Başka çareler aranır. Bu nedenle gizli bir örgüt kurulur: Ayyıldız cemiyeti (Atatürk, Rauf Orbay, Fethi Okyar, İsmail Canbulat). Amaç hükümeti düşürmek ve gerekirse padişahı tahttan indirmektir. Son zamanlarda toplantılara İttihat Terakkinin güçlü örgütçülerinden Kara Kemâl de katılır olunca bu durum İsmail Canbulat’ı rahatsız eder. İsmail Canbulat, Kara Kemâl varsa komitacılık vardır deyip cemiyetten ayrılmak istediğini söyler ve ayrılır. Gerçekten de planlanan şey Sadrazam Tevfik Paşa’nın şöförünün değiştirilerek kaçırılmasını sağlamak ve sonrasında padişah ile pazarlığa oturmaktır. Ancak İsmail Cabulat’ın karşı çıkarak çekilmesi Atatürk'ü de etkiler. Ayrıca işgal güçlerinin olduğu bir yerde bu yöntem ne derecede başarılı olabilirdi? Olamayacağını gördükleri için bu girişimden kısa sürede vazgeçilir.

Anadolu’ya geçme fikri
Artık geriye bir tek ihtimal kalmıştır. Uygun zaman ve ortamda Anadolu’ya geçmek. Atatürk Anadoluya güvenli geçiş için yaveri Cevat Abbas’ı görevlendirir. Amaç Gebze-İzmit yönünden mümkün olan en kısa ve güvenilir şekilde 20. Kolordu etki alanına girebilmektir. Kocaeli bölgesinde Rum çeteler vardır. Cevat Abbas Gebze, İzmit, Değirmendere bölgesinde araştırmalar yapar ve orada güvenliği sağlayacak küçük bir birlik oluşturur. Bu birlik Atatürk’ün Nutuk’ta bahsettiği Yahya Kaptan’ın birliğidir: “Efendiler, bizim, bilhassa İstanbul’a yakın olan İzmit mıntıkasında tatbikini düşündüğümüz tedbir, orada silahlı, Milli müfrezeler teşkil etmek ve o havalide şayanı emniyet olan kumandan ve zabitlerimizin, bu milli müfrezelere yardım ve desteği ile, hain çeteleri takip ederek zararlarını ve varlıklarını ortadan kaldırmaktı. İşte, bu maksatla vücuda getirebildiğimiz Milli müfrezelerin en mühimi ve en kuvvetlisi, bu, Yahya Kaptan denmekle maruf, bir fedakar vatanperverin müfrezesi idi.” Cevat Abbas’ın eşi Değirmendere de sözü geçen bir ailenin kızıdır. Ayrıca Yahya Kaptan da Cevat Abbas ta Makedonyalıdır. Bu ilişkiler işlerin çok daha rahat yürümesini sağlar.

Tüm bu süreç içerisinde Atatürk Sofya’da yazmış olduğu “Zabit ve Kumandan ile Hasbihal” kitabı İstanbul'da yayınlanır. Ayrıca Şişli’deki evinde “Anafartalar muhaberatına ait tarihçe” adlı kitabını yazmaya başlar.

29/30 Ocak 1918 gecesi, özellikle Ermeni tehciri ile ilintisi bulunan İttihat ve Terakki üyelerine yönelik kapsamlı bir şekilde tutuklamalar yapılır ve tutuklular Bekirağa Bölüğüne gönderilir. Tutuklanan 27 kişi arasında arasında Hüseyin Cahit (Yalçın), Ziya Gökalp, Kara Kemâl, İsmail Canbulat, Dr Tevfik Rüştü (Aras) gibi önemli isimler vardır. Yapılan bu tutuklamalar özellikle İttihatçılar başta olmak üzere yönetime ve işgale karşı olan herkeste tedirginlik yaratır. Çevresindekilerinin tutuklanması nedeniyle Atatürk te endişelidir. (Bekir Ağa “alaylı” olarak tabir edilen çekirdekten yetişme bir subaydı. 1872 yılında Seraskerlik Dairesi'nin hapishanesine müdür olarak atanmıştı. Bekir Ağa ve Bölüğü acımasızlığı, ölçüsüz şiddet kullanması ve etrafına dehşet saçmasıyla ün yapmıştı. Duvarlarındaki kırmızı tuğlalardan ötürü “kızıl zindan” da denilen bu hapishane halk arasında “Bekirağa Bölüğü” olarak adlandırılmış ve nam salmıştı. Bina, uzun yıllar tutukevi olarak kullanılmış ve azılı suçluların, asker kaçaklarının ve siyasi tutukluların bulunduğu bir yer olmuştur. Önce II. Abdülhamit döneminin baskıcı yönetimine başkaldıran Jön Türkler’in tutuklanmasına ve buradan sürgüne gönderilmesine daha sonra ise İstanbul’un işgali sırasında İttihatçıların benzer akibetine tanıklık etmiştir. (Bekirağa Bölüğü İstanbul Üniversitesi merkez kampüsünün içerisinde yer alan ve bugün Siyasal Bilgiler Fakültesi olarak kullanılan binadır.))
 

 

ŞUBAT 1919

 

4 Şubat 1919 Salı günü, Alemdar gazetesinin yazarlarından Refii Cevat (Ulunay), röportaj için Atatürk'ü Şişli’de kaldığı evde ziyaret eder. Çanakkale Savaşları’na ilişkin sorularını bitirdikten sonra ayrılmak üzere ayağa kalktığı zaman Atatürk kendisine bir soru sorar. Refii Cevat, bu görüşmeyi şöyle aktarır:
“Sorularımı bitirip veda etmek üzere ayağa kalktığımda Paşa dedi ki:
-"Biraz daha oturunuz lütfen." Oturdum. Şöyle bir konuşma geçti aramızda:
-"Soracağınız sorular bitti mi?"
-"Bitti Paşam."
-"Bu vatan içine düştüğü bu felaketten nasıl kurtarılır, istiklaline nasıl kavuşturulur? diye bir soru sormanızı beklerdim." Ulunay şöyle cevap verir:
"Af buyurunuz Paşa hazretleri, bugün içinde bulunduğumuz bu şartlardan bu vatanın kurtulmasını en uzak ihtimalle dahi mümkün görmediğim için böyle bir soru sormadım."
"Siz gene de böyle bir soru sormuş olunuz, ben de cevabımı vereyim, fakat yazmamak şartıyla."
- "Zatıalinizi dinliyorum Paşa hazretleri."
-"Bakınız Cevat Beyefendi, sizin imkânsız gördüğünüz kurtuluş yolları vardır. Bugün herhangi bir teşkilatçı Anadolu’ya geçer de milleti silahlı bir direnişe hazırlarsa bu yurt kurtarılabilir. Heyecanlanmıştım. Birinci Dünya Savaşı süresince gücümüzü öylesine tüketmiştik ki elimizde hiçbir şey kalmamıştı. Harplerden sağ kalanların ise ayakta duracak hâlleri yoktu."
-"Nasıl olur Paşa’m?" diye yerimden fırladım. Paşa sakindi:
-"Aklınızdan geçenleri tahmin ediyorum, dedi; doğrudur. Görünüş tamamen aleyhimizde. Ama düşmanlarımız olan bu büyük devletlerin bir de iç yüzleri var."
-"Nasıl Paşam?"
-"Anlatayım. Siz sanıyor musunuz ki savaşı kazanmakla müttefikler aralarındaki bütün sorunları çözmüşlerdir. Aralarındaki asıl rekabet şimdi başlayacaktır. Asırlarca birbirleriyle boğuşan Fransızlarla İngilizleri ortak düşman tehlikesi birleştirdi. Şimdi o eski rekabet, bıraktıkları yerden tekrar başlayacaktır. İtalya’nın da başı dertte. Onlar da her an bir iç karışıklık yaşayabilirler. Sonuçta, Anadolu’da başlayacak bir millî direnişle hiçbiri mücadele edecek durumda değildir. Böyle bir mücadelenin tam sırasıdır."
-"Paşam, millî direniş... Güzel, ama neyle? Hangi askerle, hangi silahla,hangi parayla? Malesef Paşa’m, kupkuru bir çölden farksız oldu bu güzel vatanımız."
-"Öyle görünür Refii Cevat Bey, öyle görünür. Ama çölden bir hayat çıkarmak lazımdır. Çöl sanılan bu âlemde saklı ve kuvvetli hayat vardır. O, Türk milletidir. Eksik olan şey teşkilattır. Bu teşkilat organize edilebilirse vatan da millet de kurtulur."
Atatürk’e veda ettim; matbaaya geldim. Ne kafam almıştı ne mantığım. Daha doğrusu anlattıkları bana deli saçması gibi gelmişti. Matbaada arkadaşlar anlat diyorlardı; neler söyledi?
Anlattım: Şu sıralar Anadolu’ya geçilir, orada teşkilat kurulur, vatan bağımsızlığına kavuşur, millet de özgürlüğüne kavuşurmuş, anladınız mı arkadaşlar? Bu deli değil, zırdeliymiş.
(Refii Cevat, Milli Mücadele’ye hiç inanmamıştır. Kurtuluş Savaşı boyunca, Anadolu’daki kurtuluş savaşçıları için çok ağır yazılar yazmış, kahramanlara ağır hakaretler yağdırmıştır. Savaş kazanıldıktan sonra Refii Cevat Ulunay, 150’lik listenin içinde yurt dışına sürgüne yollanır. Uzun yıllar sonra genel af çıkınca yurda döner, 1968 yılında 78 yaşında ölünceye kadar 15 yıl Milliyet Gazetesi’nde köşe yazıları yazar. Yıllar sonra Ulunay’ a "Yanılgınızın pişmanlığını duymadınız mı?" diye sorarlar. Şöyle cevap verir:
"Hayır. Ben haklıydım yerden göğe... O şartlar içinde kurtuluş mücadelesine atılıp  Türkiye’yi üç büyük devletin pençesinden kurtarmaktan söz edenlere karşı herkes benim gibi düşünürdü. Böyle düşünen tek adam oydu, tek adam!")

7 Şubat 1919 Cuma günü General Allenby İstanbul'u ziyaret eder. İngiliz komutan Edmund Henry Hynman Allenby, 1’nci Dünya Savaşı’nda Suriye ve Filistin Cephelerinde İngiliz Ordusunun başında idi. 9 Aralık 1917’de Kudüs’ü ele geçirdiği için “Kudüs Fatihi” ünvanını almıştır. 19 Eylül 1918’de Nablus meydan muharebesini kazanır ve muharebe sonucunda Yıldırım Ordular Grubu'nu oluşturan 8. Ordu tamamen, 4. Ordu ise büyük ölçüde imha olur. Sadece Atatürk komutasındaki 7. Ordu Şam ve Halep'ten kuzeye çekilerek, Kilis güneyindeki Muslimiye'de savunma hattı oluşturur. (Atatürk ordusunu kurtadığı için padişah tarafından “Onursal padişah yaverliği” ile ödüllendirilir) 1 Ekim'de Şam, 16 Ekim'de Humus ve 25 Ekim'de Halep İngilizlerin eline geçer. 8 Ekim'de ateşkes talep eden Türk tarafının isteği kabul edilerek, 30 Ekim'de Mondros Mütarekesi imzalanır.
İngilizler açısından böylesine önemli başarılar elde etmiş olan General Allenby kendi milleti tarafından çok sevilen sayılan bir komutan idi. Başarılı ve güçlü bir komutan olmasından ötürü “günübirlik” İstanbul ziyareti çok önemliydi. Binaenaleyh kendisi için fazlasıyla abartılı törenler düzenlenmişti. İstanbul’a gelir gelmez emirler vermeye başlar, bunlardan biri Mütareke koşullarına uygun davranmayan 6. Ordu komutanı Ali İhsan Sabis Paşa’nın görevine son verilerek İstanbul’a geri çağrılması olur. Tabi hemen 9 Şubat günü 6. Ordu 13. Kolorduya dönüştürülür ve paşa İstanbul’a çağrılır. (21 Şubat’ta hareket eden ve 2 Mart’ta İstanbul’a gelen Paşa Haydarpaşa Garı’nda İngilizlerce tutuklanır.)
General Allenby’ın diğer isteği ise Atatürk'ün 6. Ordunun komutanı yapılmasıdır. General Allenby Filistin ve Suriye cephesinde Gazze, Kudüs, Şam ve Halep’in alınmasında ve savaşın bitirilmesinde çok önemli rol oynamıştı. Bu sırada Katma’da bulunan ve ordusunu geriye çekerek harap olmaktan kurtarmış olan bir Paşa’ya neden böyle bir görev verilmesini istediği aslında açıktır. İngiliz denetiminde bulunan ve artık ordu namına bir durumu kalmamış bir birliğe göndererek onu küçük düşürmek ve daha önemlisi pasifize etmek. Tabi bu isteği de hemen yerine getirilir. Ve Atatürk’e 6. Ordu komutanlığı teklif edilir. Durumun farkında olan Atatürk görevi kabul etmez. Bunun ardından -ceza olarak- 24 Şubat tarihinde "hazerî kadroda (barış kadrosunda) ordu komutanı olması sebebiyle" yaveri ve otomobili elinden alınır. Paşa bu duruma karşı duyduğu öfkesini 3 Mart tarihinde Harbiye Nezaretine  bir dilekçe yazarak ortaya koyar: “...Herhalde ordu komutanlığından istifa etmedim, adı geçen komutanlıktan uzaklaştırılmadım veya emekli edilmedim. Yaver Paşa Hazretleri’nin bana emsal göstermek istediği kişilerin hiçbiri emsalim değildir. Kanun ve kazanılmış hakkım göz önüne alınarak gereken işlemin yapılması.”

Aynı gün, 2 Kasım 1918’de kurulmuş olan Trakya-Paşaeli Cemiyeti'nin İstanbulda bulunan temsilcileri Atatürk ile görüşürler ve cemiyetin başına geçerek Trakya’da bir bağımsızlık hareketi başlatma teklifinde bulunurlar. Atatürk ise kendilerine bölgesel çalışmak yerine bütün ülke kaderini yürütecek, ele alacak bir kuruluş meydana getirip beraber çalışmanın daha doğru olacağını söyler.


8 Şubat 1919 Cumartesi günü İşgal Kuvvetleri Komutanı olarak atanan Fransız Orduları Doğu Komutanı General Franchet d'Esperey İstanbul’a gelir. Rumların generalin gelişini taşkınlığa varacak tezahüratlarla kutlaması Süleyman Nazif gibi milliyetçileri son derece rahatsız eder. Süleyman Nazif’in kaleme aldığı “kara bir gün” adlı yazı 9 Şubat tarihli Hâdisât Gazetesi’nde siyah çerçeve içerisinde yayımlanır ve haliyle bu yazı işgal kuvvetlerinin tepkisini çeker. Olay gazetenin kapatılması ile son bulur.

8 Şubat tarihinde d’esperey’in geleceği bilindiği halde hemen bir gün öncesinde General Allenby gibi bir komutanın İstanbul’u ziyaret etmesi İngilizlerin “işgal kuvvetleri komutanlığı Fransızlara verilmiş olabilir ama biz de buradayız” mesajı olarak algılamak hata sayılmaz. Aslında ard arda iki gün içinde olan bu olaylar Atatürk'ün de bahsettiği,  İngiliz–Fransız çekişmesinin bir göstergesi idi.

15 Şubat 1919 Cumartesi günü Albay Refet (Bele) Bey, Atatürk'ü Şişli’deki evinde ziyaret eder. Refet Bey hükümet ile anlaşamadığı için 19 Ocak 1919 günü Jandarma Genel Komutanlığı’ndan azledilmiş idi. Sohbet sırasında Anadolu’ya geçmekten bahsedilince Atatürk kendisine “Eğer altına binip Anadolu içlerine girmek istiyorsan, ben bir gün senin bu arzunu tatmin ederim” der. Ve gerçekten de 19 Mayıs 1919 günü Refet (Bele) Bey Atatürk ile birlikte Samsun’a çıkanlar arasındaki yerini alır. Henüz yolda iken 17 Mayıs tarihinde merkezi Sivas’ta bulunan 3’ncü Kolordu Komutanlığı’na atanır. Erzurum ve çevresinde bulunan 15’nci Kolordu’nun başında Kâzım Karabekir’in, Sivas ve çevresinde ise Refet Bele’nin olması ileride kongrelerin yapılabilmesi için büyük avantaj sağlayacaktır.

20 Şubat 1919 Perşembe günü 20. Kolordu Komutanlığı’na atanan Ali Fuat Paşa Anadolu’ya hareketinden önce Atatürk'ü Şişli’deki evinde ziyaret eder. Ali Fuat Paşa 25 Şubat günü, Konya’da bulunan ve daha sonra Ankara’ya nakledilecek olan 20. Kolordunun başına geçmek üzere İstanbul’dan ayrılır. Ali Fuat Paşa Şişli’deki evde yapılan görüşmede Atatürk’e “ben ve kolordum daima emrinizdedir” der. Aynı akşam Rauf Orbay’da birliktedir. Kendisinin Anadolu’ya görevlendirilmesi mümkün değildi, bu bakımdan direnişe sivil olarak katılma kararı alır ve 27 Şubat günü askerlikten istifa dilekçesini Bahriye nazırlığına sunar. Bunun kararının da Şişli’deki evde yapılan bu toplantıda alındığı düşünülmektedir.

28 Şubat günü gizli servis elemanı Yüzbaşı Hoyland, İstanbuldaki gizli servis başkanlığına verdiği raporda 34 kişinin görevlerinden uzaklaştırılarak İstanbul dışına sürülmesini ister. Bu listede Atatürk, Cevat Abbas, Fevzi Çakmak, İsmet İnönü, Kâzım Karabekir, Ali Çetinkaya, Halil (Kut) Paşa vardır. Bu liste 12 Nisan günü gereği için Londra’ya gönderilmiştir.


 

MART 1919


4 Mart 1919 Salı günü Damat Ferit Paşa kabineyi kurmakla görevlendirilir (1. Damat Ferit Kabinesi). 9 Mart günü İngiliz İşgal Kumandanlığı asayiş gerekçesiyle 200 kişilik bir birliği Samsun’a çıkarır ve şehri işgal eder. Zamanla sayı 450'ye ulaşır. İlerleyen zamanda özellikle Nisan ayının son günlerinde burada olacak olan olaylar, Atatürk'ün ve ülkenin geleceğinde büyük rol oynayacaktır.
 

11 Mart 1919 Salı günü Atatürk, resmî elbisesiyle Sanasaryan Hanı’nın taraçasında -bir gün evvel tutuklanan- Fethi (Okyar) Bey ve diğer bazı kişileri ziyaret eder. (Fethi Bey İttihatçı olduğu gerekçesi ile 10 Mart günü tutuklanmış ve daha sonra 2 Haziran’da Malta’ya sürülmüştür. 1921 yılında salıverildikten hemen sonra Ankara’ya geçerek Milli Mücadele’ye katılmıştır.)

14 Mart 1919 Cuma günü Mevlanzade Rıfat tarafından çıkartılan Hukuk-u Beşer Gazetesi’nde 14 Mart 1919 Cuma günü “Esbab-ı mucibeli sualler” başlığı altında bir yazı yayınlanır. Yazıda ordu komutanlarına karşı çok ağır bir suçlama vardır. Yazı şöyledir:  “Güya nakit paranın geçmediği yerlerde ordu mensuplarının hatta sivil memurların ihtiyaçlarını giderme bahanesiyle meskûkât müdüriyeti tarafından milyonlarca altın ve gümüş para basılarak bazen vagon vagon ordu kumandanı denilen âlî sefillere, daha doğrusu haydutbaşılara teslim edildi. Ve oralara sevk olundu. Bu milyonlarımız har oldu, harman savruldu. Niçin aranılmıyor?”
Atatürk bu yazıya çok sinirlenir ve aynı gün Harbiye Nezaretine şu dilekçe ile başvurur:
"Hukuk-u Beşer Gazetesi'nin 14 Mart 1335 (13 Mart 1919) tarihli sayısında, Damad Ferid Paşa kabinesine yöneltilen 'gerekçeli sorular'dan 3 numaralısında, 'kağıt paranın güya geçerli olmadığı yerlerde ordu, hatta mülkiyenin ihtiyaçlarının giderilmesi bahanesiyle, Meskûkat Müdüriyeti tarafından milyonlarca altın ve gümüş akçe basılarak bazen vagon vagon ordu kumandanı denilen ali sefillere, daha doğrusu haydutbaşılara teslim edildi...' denilmektedir. Bu ifade ile ordu kumandanlarının sefil ve haydutbaşı ve dolayısıyla orduların haydut oldukları ilân edilmiş oluyor. Müdafaalarına hiçbir vakit lüzum görmeyeceğim bazı şahıslara taş atmak isterken, vatan ve millet için tam bir saflık ve masumiyetle ve her türlü mahrumiyet ve zorluk içinde namuslu vazifesini hakkıyla yapan Osmanlı ordularını 'haydut' ve aynı mahrumiyet ve zorluklar içindeki ve tek dayanakları namus ve haysiyetleri olan söz konusu orduların kumandanlarını 'sefil' ve 'haydutbaşı'lıkla niteleyip teşhir etmek ne büyük bir ahlaksızlık ve ne sefil bir vicdansızlıktır. Osmanlı ordularını, onların namuslu kumandanlarını bu şekilde teşhir edebilmek kabiliyeti, ancak vatan ve milletin mahvolup dağılmasını arzu eden bir alçakta bulunabilir. Fevzi Paşa, Nihat Paşa, Yakup Şevki Paşa, İhsan Paşa, Cevat Paşa vb. gibi namus ve istikametlerinden asla şüphe edilemeyecek olan ordu kumandanı arkadaşlarımın bu rezilce teşhire karşı ne diyeceklerim bilemem. Yalnız kendi adıma ve hesabıma bildiririm ki, benim Anafartalar'da, Kürdistan'da, Suriye'de başlarında bulunmakla iftihar ettiğim kahraman ordular, haydutlardan değil, soylu Osmanlı milletinin namuslu evlatlarından oluşuyordu. O sefil müfteri şunu da kesin olarak bilmelidir ki, ben de, hiçbir vakitte vagon vagon altın teslim alan sefil ve haydutbaşılardan değilim. Dolayısıyla Harb-i Umumi içinde kumanda ettiğim Anafartalar Gurubu, İkinci Ordu, Yedinci Ordu ve en sonunda Yıldırım Orduları Grubu ve şahsım namına bu namussuzca iddiayı red ve sahibini tel'in ederim. Bu müfteri hakkında icap eden kanunî muamelenin yüksek Nezaretlerince uygulanması ve yapılmasının temin buyurulması istirham olunur.
Kaldırılan Yıldırım Orduları Grubu Kumandanı Padişahın Fahri Yaveri; Mustafa Kemal Paşa.”

25 Mart 1919 Salı günü Atatürk'ün Harbiye Nezaretine yazdığı dilekçe bir şekilde basına sızar ve Vakit Gazetesi’nde yayınlanır. Mevlanzade Rıfat bu dilekçede kendisine hakaret edildiği gerekçesiyle Atatürk'ü savcılığa şikayet eder. Atatürk 28 Mart 1919 günü mahkemeye çağrılır. Avukatı zaman kazanmak için davanın süresini uzatır ve sonuçta Atatürk İstanbul'dan çıktığı gün henüz mahkeme bitmiş durumda değildir.

 

NİSAN 1919

1 Nisan Salı günü İleri gazetesinde “bir haftadan beri hasta olduğu haber alınan Atatürk'ün kulak ameliyatı başarı ile sonuçlanmıştır” şeklinde bir haber yayımlanır. (Prenses Mevhibe Celalettin (Abdülhamit’in kız kardeşi Cemile Sultanın (kocası Abdülhamit tarafından boğdurulan) torunu), Atatürk mide rahatsızlığı geçirdiğinde 17 gün kendisine bakmıştır. Atatürk kendisine Anadolu’ya birlikte gitme önerisinde bulunduysa da Mevhibe hanım kabul etmemiştir.)


2 Nisan 1919 Çarşamba günü Damat Ferit Paşa Kabinesinde değişiklikler olur. Mareşal Mehmet Şakir Harbiye Nazırı, Ahmet Avni Paşa ise Bahriye Nazırı olur. Avni Paşa, Şakir Paşa’nın damadıdır. Şakir Paşa aynı zamanda Atatürk'ün yaveri olan Cevat Abbas’ın eşi Memduha Hanım’ın akrabasıdır. Ayrıca Cevat Abbas’ın özellikle Şakir Paşa’nın bacanağı ile arası çok iyidir. Atatürk ise Bahriye Nazırı Avni Paşa’yı 7. Ordu Komutanlığı günlerinden tanımaktadır. 2 Nisan günü kabinede yapılan bu değişiklik ve mevcut ilişkiler Nisan ayı sonunda Samsun ile ilgili görevin Atatürk’e verilmesinde etkili olacaktır.

7 Nisan 1919 Pazartesi Mehmet Ali (Gerede) Bey Damat Ferit Paşa Kabinesi'nde Dahiliye Nazırlığı'na getirilir. Mehmet Ali Bey daha Yeniköy Belediye başkanı iken, Ali Fuat Cebesoy’un babası İsmail Fazıl Paşa ile dünür olmuşlardır. Ali Fuat Paşa 20 Aralık 1918 günü İstanbul’a döndükten sonra Mehmet Ali Bey'le görüşmelerinde söz dönüp dolaşıp Atatürk’e gelmiş ve aralarında kendisini övücü konuşmalar geçer. Daha sonraları Mehmet Ali Bey, Ali Fuat (Cebesoy) Bey aracılığıyla Atatürk ile tanışır ve hatta Bahriye Nazırı Avni Paşa ile birlikte Şişli’deki evinde Atatürk'ü ziyaret eder. Ertesi gün de Cercle d’orient Kulubünde (Galatasaray Lisesi’nin karşısında) öğle yemeğine davet ederek birlikte yemek yer ve sohbet ederler. İlerleyen günlerde 9. Ordu Müfettişliği görevinin Atatürk’e verilmesinde Ali Fuat (Cebesoy) Bey'in Atatürk'ü Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey’le tanıştırması, dolayısı ile hakkında olumlu fikirler edinmesini sağlaması, daha sonrasında Mehmet Ali Bey’in Sadrazam Damat Ferit Paşa’yı ikna etmesi süreci ile gerçekleşmiştir. Damat Ferit Paşa’nın Padişah Vahdettin’i ikna gibi bir çabası olmamıştır, zira padişah Atatürk'ü, birlikte Almanya’ya  yaptıkları seyahatten gayet iyi tanımaktadır. Tüm bu süreç ve öte yandan Bahriye Nazırı Avni Paşa’nın da Atatürk ile ilerleyen ilişkisinin etkisi ile, Nazırın kayınpederi olan Harbiye Nazırı Şakir Paşa’nın 9.Ordu Müfettişliği konusunda alınan kararları onaylaması hiç te zor olmamıştır.

11 Nisan 1919 Cuma günü, ertesi gün 15. Kolordunun başına geçmek üzere yola çıkmaya hazırlanan Kâzım Karabekir, Atatürk'ü Şişli’deki evinde ziyaret eder. (Kâzım Karabekir Paşa’nın bu göreve atanma tarihi 13 Mart 1919’dur.) Kâzım Karabekir Paşa, Atatürk’le yaptığı sohbette 15. Kolordu’nun başına geçmek üzere hareket edeceğini söyler ve şöyle devam eder: “Vaziyetimizin vehametini İstanbul’da durdurmak imkansızdır. Burada (İstanbul’da) ancak İtilafın arzularını uygulamaktan başka bir şey yapılamaz. Halbuki Şark’ta (doğuda) milli bir hükümetin esasını hazırlamak ve ordunun kuvvetini de koruyarak vahim sulh (barış) şartları karşısında milli istiklalimizi kurtarmak için mücadeleye girişmek mümkündür. İtilaf Devletleri’nin Anadolu istilasına kalkışacaklarını (işgal edeceklerine) ümit etmiyorum. Çünkü işgal amaçları olsa ellerindeki büyük kuvvetlerin gerek Dicle ve gerekse de Fırat boylarından ve her tarafı kuvvetsiz sahillerimizden muzafferâne yürüyüşlerine ne engel vardır? Bence muharebenin fazla devamına muktedir değillerdir. Gerek milletler gerek ordular artık yorgun bir halde istirahate geçmişlerdir. Doğuya asker sevkine halk engeldir.
…Bence mesele Ermeni ve Rumlarla boğuşmaktan ibaret kalacaktır. Doğu’daki Ermeni ordusunu silah bırakmaya mecbur ettikten sonra, Batı’daki Yunan ordusunun girişimlerine engel olabiliriz. Ümidimin aksine İtilaf devletleri’nin de işe karışmaları konusuna gelince; bu fikir bizi istiklal savaşına girmekten alıkoymamalıdır. Bu görev milletten daha ziyade biz komutanlara düşüyor. Çünkü henüz Anadolu’da savunma yapacak güçte ordularımız vardır. Silahımız, cephanemiz bitmiş değildir. Son fişeği atmadan teslim olan bir kale komutanı nasıl vatan haini olarak nitelendirilirse, biz de ona benziyoruz. Çünkü Anadolu bir kale, biz de onun komutanlarıyız.
Kararım şudur: Doğu’da çeşitli adlar altında bir takım oluşumlar başlamıştır…. Önce Doğu’daki bu oluşumları Erzurum’da birleştirerek herhangi bir tehlikeye karşı bir milli taarruz hazırlamayı düşünüyorum. Yani bir milli Türk Hükümeti esası. Eğer istiklâlimize dokunulmaz, sadece Doğu illeri tehlikeye düşerse, derhal Erzurum’da bu milli hükümet faaliyete başlar ve ben de bu milli hükümetin emrinde bir ordu komutanı olarak Doğu’nun savunmasını üstüme alırım. Eğer tehlike bütün vatan için görülürse, çıkacak hükümet yeni bir Türk milli devleti olur ve bizler de bütün vatanın savunulması görevini yerine getiririz. Eğer bu ihtimal gerçekleşirse, sorunun halledilmesi daha güç olacaktır, bu nedenle bütün arkadaşlarımızın Anadolu’da kıt’aları başında bulunmaları gerekir. Derhal ilk fırsatta Doğu’daki tehlikeyi bertaraf ederiz. Bütün kuvvetler Batı’ya yöneltilebilir. Ben bu vaziyette Doğu’daki rolümü başarıyla yapabilirim. Batı meselesi açık kalmıyor. Zat-ı samilerinden ricam da bir an evvel sizin de Anadolu’ya geçmekliğinizdir. Her makamın namuslu siması, genç komutanların Anadolu’ya atılmasına taraftardır. Bunun için derhal sizin bir vazife ile gitmeniz mümkündür. Eğer mümkün olmazsa özel bir tazrda da gelebilirsiniz. Önce Erzurum’da toplanalım ve milli hükümet esasını kuralım. Ben Trabzon ve Erzurum’da, siz gelinceye kadar bu esası hazırlarım.”
Atatürk'ün buna cevabı “Evet bu da bir fikirdir” şeklinde olur. Kâzım Karabekir Paşa ise cevaben “Paşam fikir değil karardır. Ben işe başlayacağım ve ikmal-i namus için uğraşacağım. Eğer iş düşündüğüm gibi basit çıkmaz da İtilaf Devletleri işgalleri başlarsa bile Doğu’daki milli Türk hükümeti kolay kolay mahvolmaz. Ve bu suretle Türklüğün ölümü mukadderse, pek pahalıya mal edilir. Erzurum dağlarında durmazsak Ermenistan dağlarında, bu yeni Türk Hükümeti yine yaşar. Paşam İstanbul’da çok kalmayınız ve buradaki diğer komutanlar üzerinde de etkili olarak bir an önce Anadolu’yu güçlendirelim. Birçok batmış milletler istiklallerine kavuşurken, asırlar doldurucu muazzam tarihi olan Türk Milletini kurtaralım” der.
Atatürk “ Vaziyet size hak verdiriyor. İyi olayım gelmeye çalışırım” şeklinde cevap verir. (kulak rahatsızlığını kastetmiştir)
Anılarında bahsettiği şekliyle Kâzım Karabekir’e göre Atatürk'ü Anadolu’ya geçmeye özendiren kendisidir. Rauf Orbay da anılarında Karabekir Paşa’nın artık İstanbul’da birşey yapılamayacağını, o bakımdan Anadoluya ve özellikle Doğu’ya gelmelerini tavsiye ettiğini belirtmiştir. Paşa’ya da aynı tavsiyede bulunduğunu söyleyen Karabekir’e Orbay şöyle cevap verir: “Esasen Atatürk’te başka türlü düşünmemektedir, yakın zamanda kesin bir karara varılacağını kuvvetle umuyorum.” 13 Kasım gününden bu yana İstanbul’da bulunan Atatürk'ün çabaları düşüncesinin, Kâzım Karabekir Paşa’nın düşüncesi ile aynı yönde olduğunu göstermiştir.

14 Nisan 1919 Pazartesi Atatürk, Avni Paşa ve Mehmet Ali Bey arasındaki ilişkinin olumlu seyri 14 Nisan günü yayımlanan İleri Gazetesinde haber olur ve haberde Atatürk'ün İçişleri Bakanını makamında ziyaret ettiği yazılır. Dolayısı ile Nisan ayının ortasına gelindiğinde Atatürk'ün İçişleri Bakanı, Bahriye Nazırı ve dolayısı ile Harbiye Nazırı ile olan ilişkileri gayet sıcaktır. Bu durum 10 gün sonra yaşanacaklarda Atatürk açısından çok yararlı olacaktır.

21 Nisan 1919 Pazartesi günü İngilizler Osmanlı Devleti'ne bir nota verir. İngilizler Kafkaslardaki doğal zenginlikleri elde etmek ve ayrıca aynı bölgenin denetimini sağlayabilmek için Karadeniz bölgesini kontrol altında tutmak istiyorlardı. Bu bakımdan Sinop, Samsun ve Trabzon onlar için çok önemliydi. Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan 12 gün sonra (11 Kasım 1918) İngilizler Kars, Ardahan ve Batum’un boşaltılmasını ayrıca bölgede bulunan 9. Ordu’nun terhis edilmesini ve komutanı Yakup Şevki Paşa’nın (Subaşı) İstanbul’a çağrılmasını istemişlerdi. Yine aynı amaçlarla 27 Kasım 1918’de General Milne Karadeniz Orduları Başkomutanlığı’na getirilmişti. Bu gelişmelere tepki gösteren ve Kars Büyük Kongresi sonrası Bağımsız Güney Batı Kafkas Hükümeti kuran ulusalcılar ise ancak 3 ay dayanabildiler, hepsi tutuklanıp Malta’ya gönderildiler. Yunanistan da Karadeniz bölgesinde bir Pontus-Rum devleti kurma amacı taşımaktaydı. Bu amaca hizmet etmek üzere İstanbul’da cemiyetler kurulmuştu (Mavri Mira, Etniki Eterya, Rum-Pontus Cemiyeti gibi). Mart-Nisan aylarında özellikle Samsun’un iç bölgelerinde Rum çeteler etkin olmaya başlamışlardı. Onlara karşı Türkler de silahlanmaya başlamışlardı. Ancak bu durum Yunanlılarca, sanki Türk çeteler Rum köylüleri öldürüyormuş gibi lanse edilmekteydi. Bölgedeki karışıklıkları önlemek için İngilizler 9 Mart 1919’da Samsun ve çevresine silahlı bir güç göndermişlerdi. Ancak bölgedeki karışıklığın devam etmesi üzerine Amiral Calthorpe 21 Nisan 1919’da Osmanlı Hükümetine yazılı bir bildirimde bulunur. Bildiri şöyledir;
1- Erzurum, Erzincan, Bayburt ve Sivas yörelerinde ordunun terhisi ve silahların teslimi işi çok yavaş gitmektedir.
2- Bu yörelerde, Kars’ta olduğu gibi baştan başa şuralar kurulmuştur.
3- Bu şuralar, ordunun denetimi altında asker toplamaktadır, bu gelişmeler bölgede yaşayan halkı rahatsız etmektedir.
4- Bu gelişmeler Ermenistan hakkında verilecek karara karşı koymak için İttihatçı Jön Türkler tarafından örgütlenmektedir.

Bildiride ayrıca “Bu nedenle gereken her türlü önlemin derhal alınmasını, ilgililere emir ve talimat verilmesini, yoksa işin ciddiyet kazanacağını” ifade edilir.
Bu bildiri ile yetinmeyen amiral, padişah ile görüşerek kendisine “yüksek yetkilere sahip askeri bir kurulun başlarında yetenekli bir generalle derhal görev yerine giderek, o bölgedeki 9. Orduyu disiplin altına alması gerektiğini” söyler.

25 Nisan 1919 Cuma günü Komiser Vekili Amiral Webb Sadrazam Damat Ferit Paşa ile görüşür. Konu İngilizlerin 21 Nisan günü Osmanlı Hükümetine vermiş olduğu notadır. İngilizler, hükümetin bu konuda bir an önce bir şeyler yapması konusunda zorlamaktadır. Konu iki taraf için de çok önemlidir. Osmanlı doğu bölgelerinde çıkacak bir karışıklığın Mondros anlaşmasındaki “vilayet-i sitti” ile ilgili maddesine dayanarak hemen işgal edileceğini ve Ermenistan’a bırakılacağını biliyordu. Buna sebebiyet vermemek için bölgeye derhal bir komutan gönderilmesi gerektiğinin farkındaydı.
 
Bu görevlendirmenin kararlaştırılması sürecinde Damat Ferit Paşa İngiltere Büyükelçiliği Baştercümanı Ryan ile görüşür ve İstanbul’da bulunan 1. Ordu Müfettişliğine Fevzi Paşa’yı, Konya’da bulunan 2. Ordu Müfettişliğine Mersinli Cemâl Paşa’yı ve 9. Ordu müfettişliğine ise Atatürk'ü atamayı düşündüklerini bildirir. Ryan anılarında, Damat Ferit Paşa’nın Atatürk ile bir yemek yediğini ve kendisinden memnuniyet verici sadakat vaatleri aldığını anlattığını da belirtir. Özetle yapılacak atamalar için İngilizlerden de onay alınmıştır.

9. Ordu Müfettişliği görevinin Atatürk’e verilmesi:
Böylesine önemli bir komutanlığın neden Atatürk’e verildiğine dair öne sürülen çok neden vardır. Kimisine göre kendisini Padişah Vahdettin göndermiştir, kimisine göre onu İstanbul’dan uzaklaştırmak istediler, kimine göre hükümet boş bulundu, hatta kimisine göre onu İngilizler gönderdi. Atatürk'ün kabine oluşturma çabaları nedeniyle Sadrazam Damat Ferit Paşa’nın onu İstanbul’dan uzaklaştırmak istemiş olması gayet doğaldır. Diğer taraftan Atatürk'ün, birlikte yaptıkları Almanya seyahati nedeniyle, padişah ile arasının iyi olması, Almanlara mesafeli ve İttihat ve Terakki karşıtı olması, Enver Paşa ile arasının iyi olmaması, hükümette bulunan İtilaf ve Hürriyet Partililer açısından gayet olumlu algılanıyordu. Bu şartlar İngilizler tarafından da aranılan niteliklerdi. İngilizler için böyle bir göreve getirilecek kişinin Ermeni tehcirinde rol almamış olması, İttihat ve Terakkiperver olmaması ve Alman karşıtı olması araran özellikler idi. Onlara göre Atatürk’te bu niteliklerin hepsi vardı. Bu nedenle Atatürk'ün bu göreve atanmasında İngilizler açısından bir sakınca yoktu.

Göreve Atatürk'ün seçilmesine o günlerde Dahiliye nazırı, Bahriye Nazırı ve Harbiye Nazırı ile olan iyi ilişkilerinin de katkısını hatırlamakta yarar vardır. Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın ailesinin Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey’le dünür olmaları nedeniyle iyi ilişkilerde olmaları, Ali Fuat Paşa’nın Atatürk'ü nazırla tanıştırması, dolayısı ile hakkında olumlu fikirler edinmesini sağlaması, daha sonrasında Mehmet Ali Bey’in Sadrazam Damat Ferit Paşa’yı ikna etmesi süreci görevlendirmenin yapılmasında önemli faktörlerdendir. Damat Ferit Paşa’nın Padişah Vahdettin’i ikna gibi bir çabası zaten olmamıştır, zira padişah Atatürk'ü özellikle Almanya’ya birlikte yaptıkları seyahatten ve daha önceki askeri başarılarından ötürü gayet iyi tanımaktadır. Tüm bu süreç ve öte yandan Bahriye Nazırı Avni Paşa’nın da Atatürk ile ilerleyen ilişkisinin etkisi ile, nazırın kayınpederi olan Harbiye Nazırı Şakir Paşa’nın 9. Ordu Müfettişliği konusunda alınan kararları onaylaması hiç te zor olmamıştır.

29 Nisan 1919 Salı günü Harbiye Nazırı Şakir Paşa, Atatürk'ü Harbiye Nezaretine davet ederek kendisine “Türklerin Rumlarla yaptığı baskıyı yerinde incelemek ve önlemek üzere Karadeniz bölgesine müfettiş olarak gönderilmesi'nin kararlaştırıldığını bildirir. O günü Atatürk şöyle anlatmıştır: “Bürosunun tam karşısında oturdum. Bir tek kelime söylemeksizin bana dosyayı uzattı.: “Bunu okur musunuz?” dedi. Dosyayı baştan sona kadar gözden geçirdim. Özeti şu idi: “Samsun ve çevresinde birçok Rum köyleri Türkler tarafından hergün tecavüze uğramaktadır. Osmanlı Hükümeti bu vahşi tecavüzlerin önüne geçememektedir. Bu bölgenin emniyet ve huzurunu temin etmek insaniyet namına borcumuzdur.” Raporlar İstanbul Hükümetine verilirken bir de protesto eklenmişti: “Bu tecavüzleri durdurmak gerekmektedir. Eğer siz aciz iseniz, vazifeyi biz üstümüze alacağız!” Dosyayı okuduktan sonra Harbiye Nazırının yüzüne baktım: “Emriniz paşam”, dedim. “Bu böyle midir zannedersiniz?” “Zannetmiyorum, fakat birşeyler olmak ihtimali vardır.” Bunun üzerine Harbiye Nazırı asıl konuya geçti: “İşte, böyle midir, değilmidir, evvela bunu ortaya çıkarmak için oralara bir zatın gidip incelemelerde bulunması gerekmektedir. Ben Sadrazam Paşa ile (Damad Ferit Paşa) görüştüm. Sizi uygun gördük. Oraya gidesiniz ve meselenin mahiyetini anlayasınız.” “Memnuniyetle giderim. Ancak ben oraya Türkler Rumlara zulmediyor mu, etmiyor mu, yalnız bunu anlamak için mi gideceğim, memuriyetim bu mu olmak lazımdır?” “Evet, konuştuğumuz budur!” “Pekâlâ, yalnız müsaade buyurursanız memuriyetime bir şekil vermek lazım, sizi üzmeyeyim, arzu ederseniz Erkân-ı Harbiye Reisinizle görüşerek bunu tespit edeyim.” “Hay Hay!” dedi.”

Atatürk nazırlık makamından ayrıldıktan sonra Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa’nın yanına geçer ancak kendisini makamında bulamaz, zira kendisi izinlidir. Bunun üzerine Genelkurmay İkinci Başkanı Kâzım (İnanç) Paşa’nın yanına gider. Atatürk ile Kâzım Paşa Çanakkale Savaşı günlerinden birbirlerini iyi tanımaktadırlar. Kâzım Paşa Çanakkale Savaşı’nda 5. Ordu Komutanlığı Kurmay Başkanlığı görevinde bulunmuş idi. 8 Ağustos 1915 günü Alb. Atatürk’ün Anafartalar Grup Komutanlığına getirilmesi öncesinde ordu komutanı ile yaptığı tarihi telefon konuşması Kâzım Paşa ile Atatürk arasında geçmiş idi. Daha sonra Ağustos 1918’de 7. Ordu Komutanlığı görevinde iken bağlı olduğu Yıldırım Orduları Grubu Komutanının (Liman Von Sanders) kurmay başkanı yine Kazım Bey’dir. Burada da Atatürk'ün başarılı geri çekilme hareketi ve orduyu yok olmaktan kurtarması sözkonusu olmuştur. Atatürk Kâzım Paşa’ya görevlendirme ile ilgili konuyu açar. Gidişat ile ilgili bütün düşüncelerini anlattıktan sonra cümlelerini “Ben zaten şu veya bu şekilde Anadolu’ya geçmek fırsatını arıyordum. Madem ki onlar teklif ettiler, fırsattan mümkün olduğu kadar yararlanmalıyız” şeklinde bitirir.

Kâzım Paşa, öncelikle Harbiye Nazırı Şakir Paşa’nın görüşlerini alarak odaya döner. Atatürk ona: “Onlar ne istiyorlarsa, azamisini ilave ederek bir talimatname kaleme alınız, yalnız bir noktayı ben not ettireyim” der. Atatürk'ün eklenmesini istediği iki maddeyi şöyle anlatır: “Mümkün olduğu kadar Anadolu’nun her tarafına emir vermeli idim. İstediğim bir madde, Samsun’dan başlayarak bütün doğu illerinde bulunan kuvvetlerin komutanı olmaklığım ve bu kuvvetlerin bulunduğu il ve valilerine doğrudan doğruya emir vermekliğimdi. Bir başka madde, bu mıntıka ile herhangi bir temasta bulunan askeri ve idari makamlara yazılı bildirimde bulunabilmekliğimdi.”

Bu kadar geniş yetkiler istemesinden bir şeyler sezinleyen Kâzım Paşa dayanamaz sorar: “Bir şey mi yapacaksın?” Atatürk'ün cevabı açıktır: “Evet… Bir şey yapacağım. Bu maddeler olsa da olmasa da yapacağım.” Kâzım Paşa buna gülerek “vazifemiz, çalışacağız” şeklinde cevap verir.

Kâzım Paşa talimatnamenin taslağını hazırlar ve Atatürk okuduktan sonra bazı düzeltme ve eklemelerle son şeklini verir. Kâzım Paşa dayanamaz ve “Yetkinin bu kadarı da çok fazla olmaz mı Paşam? Çünkü korkarım ki, Nazır kabul etmemezlik eder” diyerek uyarıda bulunur.

Kâzım Paşa talimatnamenin yazımını bitirdikten sonra Harbiye Nazırı Şakir Paşa’ya götürür ve kendisine okur. Şakir Paşa, “Paşa oğlum, siz 9. Ordu Müfettişliği değil, bütün Anadolu’da nüfuz sahibi bir müfettişlik oluşturmuşsunuz, bu nasıl şey” diyerek şaşkınlığını belirtir. Kâzım Paşa “Hayır efendim, müfettişliklerin kendi sınırına komşu kıtalar ve illerle de temasta bulunması görev alanına ve sorumluluğuna dahildir.” gibi bir açıklamada bulunduysa da Şakir Paşa pek ikna olmamış olacak ki, imza etmekten kaçınır “imzaya gerek yoktur, yalnız mühürlensin yeter” der. Kâzım Paşa odasına döner. Atatürk Kâzım Bey’in –Nazıra okumuş olduğu taslakta olmaması nedeniyle- itirazına rağmen talimatnameye son olarak “Müfettişlik gerek gördükçe doğrudan doğruya Sadrazam Paşa ile muhabere eder” maddesini de ekletir. Taslak iki kopya şeklinde temize çekilerek Harbiye Nazırının makam mührü basılır. Bir kopyayı Atatürk alır diğeri Kâzım Paşa’da kalır. Yıllar sonra Atatürk, Harbiye Nazırı için “Bu rahmetlide vicdani bir seziş olmak lazımdı” demiştir.

Atatürk o an hissettiklerini Falih Rıfkı Atay’a yıllar sonra şöyle anlatır: “Ne âlâ şey… Talih bana öyle müsait şartlar hazırlamış ki, kendimi onların kucağında hissettiğim zaman ne kadar bahtiyarlık duydum, tarif edemem. Nezaretten çıkarken, heyecanımdan dudaklarımı ısırdığımı hatırlıyorum. Kafes açılmış, önünde geniş bir alem, kanatlarını çırparak uçmağa hazırlanan bir kuş gibi idim.”

Atama kararnamesi 29 Nisan günü Harbiye nazırı ve Sadrazam tarafından imzalanır ve padişaha sunulur.

30 Nisan 1919 Çarşamba günü Atatürk'ün, 9. Ordu Kıtaatı Müfettişliği’ne atanması Padişah Vahdettin tarafından onaylanır. Aynı gün Harbiye Nezareti Sadaret’e bir yazı ile şöyle bir bildirimde bulunur: “...Atatürk tarafından yapılacak tebligatı emri altında bulunacak olan vilâyet mülkî memurlarının yerine getirmelerinin genelge ile duyurulması…”
 

 

MAYIS 1919


1 Mayıs 1919 Perşembe günü İkdam Gazetesi'nde “Atatürk, Umumi Şark Orduları kumandanlığına tayin edildi” başlığı taşıyan bir haber yayınlanır. Atatürk, kurmay başkanlığı için Kazım Dirik üzerinde karar kılar ve kendisi ile sabahtan bir görüşme yapar.  Atamanın 30 Nisan günü padişah tarafından onaylanmasından sonra Harbiye Nazırı Atatürk'ü davet eder ve birlikte Sadrazam Damat Ferit Paşa’nın makamına geçerler. Harbiye Nazırı Şakir Paşa Atatürk’e: “Çocuğum, beni utandırma. Beni mesuliyet altında bırakma. Şimdi seni Damad Ferit Paşa’ya götüreceğim. Kendini iyi tut. İyi konuş. Ona söz verdim” dedikten sonra birlikte sadrazamın makamına geçerler. Şakir Paşa, “Efendimiz, yeni vazife ile Anadolu’ya giden Mustafa Kemal Bey’i zat-ı devletinize takdim ederim” dedikten sonra oturulup karşılıklı konuşurlar. Görüşme tam da Şakir Paşa’nın istediği gibi olumlu geçer. Sadrazamın yanından ayrıldıktan sonra, Şakir Paşa Atatürk'ün elini sıkarak, “Dikkatinize teşekkür ederim. Bu dikkat çok sürmeyecektir. Ben vazifemi yaparım. Tarih bunu yazacaktır. Fakat senin de benim yaptıklarımı unutmamaklığını istiyorum” der. Atatürk, Şakir Paşa’nın elini öper ve “Yaptıklarınız büyüktür. Bunu bir gün gözlerinizle görmenizi temenni ederim” diye karşılık verir. (Ancak ne yazık ki Şakir Paşa 18 Haziran 1919’da vefat etmiştir) Daha sonra birlikte Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey’in yanına geçerler. Mehmet Ali Bey atamadan duyduğu mutluluğu belirterek Şakir Paşa’ya “Sizi tebrik ederim. Çok isabetli bir seçimde buludunuz. Ben zaten Paşa’yı tanıyıp, takdir etmiştim. Kanaatime siz de iştirak etmiş olduğunuz için bahtiyarım” der.
Bu görüşmelerden sonra eve dönerken yaveri Cevat Abbas’a “Cevat, şimdi beni anlayan ve bana samimiyetle bağlanacak ve işte ziyade maksadıma hadim olacak (hizmet edecek) yetenekte bir yaver ve birkaç emir subayı ve yardımcı subaylar bul” emrini verir.

4 Mayıs 1919 Pazar günü atama konusu Osmanlı bakanlar kuruluna getirilir. Gerektiğinde derhal bilgisine başvurulabilmesi için Atatürk te, Harbiye nazırı Şakir Paşa tarafından Babıali’ye (başbakanlığa) çağrılmıştır. Bazı kaynaklarda Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ile Adalet Bakanı Mehmet Cemil’in karşı çıktıkları belirtilse de Sadrazamın bu atamayı doğrudan padişahın istediğini söylemesi ile bu atama bakanlar kurulunda kabul edilir.

5 Mayıs 1919 Pazartesi Atatürk'ün 9. Ordu Müfettişliği Komutanlığına atanması kararı Takvim-i Vekâyi’de (Resmi Gazete) yayımlanır. Yayımlanan irade-i seniye (padişah buyruğu) şöyledir: “Dağıtılan Yıldırım Orduları Grubu Komutanı Mirliva (Tümgeneral) Atatürk, 9. Ordu müfettişliğine atanmıştır. Bu padişah buyruğunun yürütülmesiyle Harbiye Nazırı görevlidir.” İmza, Harbiye Nazırı, Sadrazam ve Padişah. Aynı gün Harbiye Nezareti atamayı Genelkurmay Başkanlığına resmi bir yazı ile bildirir.

6 Mayıs 1919 Salı günü Harbiye Nezareti tarafından atama kararnamesi ve yetkilerini içeren yönetmelik Atatürk’e resmi bir yazı ile bildirilir. Bir an önce görev yerine gitmesi ve göreve başlaması istenir. Hatta Şakir Paşa işi hızlandırmak için Bakanlar Kurulunun konuyu görüşmesini beklemez, ilgili makamlara gerekli tebliğlerde bulunur.
Aynı gün 9. Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanı Albay Kazım (Dirik) Bey, Harbiye Nazırlığına yazdığı yazı ile, Birinci Dünya Savaşı galipleri ülkeler ile yapılan anlaşma ve alınan kararların Dışişleri Bakanlığından, görev alanına giren illeri gösteren bir krokinin de İçişleri bakanlığından alınarak müfettişliğe verilmesini ayrıca yine Harbiye Nazırlığına ayrı bir yazı ile 9. Ordu müfettişliğine ait 6 adet resmi mührün hazırlanması için gerekenlere emir verilmesini ister.
 

Atatürk’e resmi yazı ile bildirilen müfettişlik görev ve yetkileri şöyledir:
Dokuzuncu Ordu Kıtaatı Müfettişliği’ne ait vezaif Zât-ı âlinizin Dokuzuncu Ordu Kıtaatı Müfettişliği’ne tayini İrade-i Seniyye-i Cenab-ı Padişahi şerefsüdur (padişah emri) buyrulmuştur. Ancak işbu müfettişlikteki vezaif-i âlileri (görevler), yalnız askerî olmayıp müfettişliğin ihtiva eylediği mıntıka (bölge) dahilinde aynı zamanda da mülkîdir (idaridir).
1. İşbu müşterek vezaif (görevler) şunlardır:
a) Mıntıkada asayiş-i dahilinin (iç düzenini) iade ve istikrarı (yeniden sağlanması ve korunması) ve bu asayişsizliğin esbab-ı hususunun (ortaya çıkış sebebinin) tespiti.
b) Mıntıkada ötede beride müteferrik (dağınık) bir halde mevcudiyetinden bahsedilen esliha (silâhlar) ve cephanenin bir an evvel toplattırılarak münasip depolara iddiharı (yığma) ve muhafaza altına alınması.
c) Muhtelif mahallerde birtakım şûralar (oluşumlar) mevcut olduğu ve bunların asker toplamakta bulunduğu ve gayr-ı resmî bir surette ordunun bunları himaye eylediği iddia olunuyor. Böyle şûralar mevcut olup da asker topluyorlarsa, kat’-iyyen men’i (kesinlikle yasaklanması) ile bu kabil (gibi) müteşekkil şûraların da lağvı.
2. Bunun için:
a) İki fırkalı olan Üçüncü ve dört fırkalı olan Onbeşinci Kolordular müfettişlik emrine verilmiştir. İşbu kolordular hareket (yönetim) ve asayiş hususatında doğrudan doğruya müfettişlikle ve muamelât-i cariye (günlük işler), yani muamelât-ı zatiye (özlük işler) kuvve-i umûmiye (genel kuvvet) vesaire gibi hususatta kemâfissabık (eskisi gibi) Harbiye Nezareti’yle muhabere edeceklerdir (haberleşecektir). Fırka (tümen) veyahut mıntıka (bölge) kumandanlığı veya bir vazife-i hususiyeye (özel göreve) tayin edilecek zabıtanın tayin ve tebdilleri (değiştirme) müfettişliğin muvafakat (onayı) ve talebiyle olacaktır. Maahaza (bununla beraber) sair (diğer) hususatta lüzum ve menfaat görerek müfettişliğin verdiği talimatı kolordu kumandanları aynen tatbik edeceklerdir. Bilhassa ahval-i sıhhiyye (sağlık işleri) pek mühimdir. Bu zemindeki (konudaki) tetkikat (inceleme) ve icraatın (işlemlerin) ahaliye de (halkı da) teslimi lâzımdır (kapsaması gerekmektedir).
b) Müfettişlik mıntıkası Trabzon, Erzurum, Sivas, Van vilâyetleri (illeri) ile Erzincan ve Canik (Samsun) müstakil (bağımsız) livalarını (sancak) ihtiva eylediğinden müfettişliğin yukarıda ta’dât edilen (sayılan) vezaif-i tedvir (idare) için vereceği bil-cümle (bütün) talimat işbu vilâyetlerle mutasarrıflıklar doğrudan doğruya ifa edeceklerdir (yapacaklardır).
3- Müfettişlik hududuna mücavir (yakın) vilayet ve elviye-i müstakille (bağımsız iller) Diyarbekir, Bitlis, Mamüretülaziz (Eflâziz), Ankara, Kastamonu vilâyetleri ile kolordu kumandanlıkları da müfettişliğin ifa-ı vazife (görevini yerine getirme) sırasında re’sen (doğrudan doğruya) vâki olacak (yapılacak) müracaatlarını (başvurularını) nazar-ı dikkate alacaklardır.
4. Müfettişliğin hususat-ı askeriyyeye (askeri konulara) ait merci (bağlı olduğu yer) Harbiye Nezareti olmakla beraber hususat-ı saire (diğer konular) için makamat-ı âliye-i aidesiyle (yüksek makamlarla, yani başbakan) muhabere edecek (haberleşecek) ve işbu muhabereden Harbiye Nezareti’ne de haber verecektir.
Harbiye Nazırı
Mehmet Şakir bin Numan Tahir

(Atatürk'ün ısrarı üzerine 12 Mayıs günü yetki alanına Maraş ve Kayseri illeri de eklenmiştir.)

7 Mayıs 1919 Çarşamba günü Atatürk'ün atama karar ve yetkileri, Harbiye Nazırlığı tarafından görev bölgesinde bulunan 3,13 ve 15. Kolordulara resmen bildirilir. Yapılan bildirimde Atatürk'ün görev ve yetkilerini içeren talimat ta gönderilir. Atatürk, Harbiye Nazırlığına bir yazı yazarak 9. Ordu karargâhını oluşturan görevlilerin 3 aylık ödeneklerinin peşin olarak ve İstanbul’da ödenmesini ister.

8 Mayıs 1919 Perşembe günü Harbiye Nazırlığı, Atatürk'le ilgili atama karar ve yetkilerini Anadolu’daki tüm kolordulara bildirir. Atatürk evinde kurmayları ile görüşmelere devam eder.


9 Mayıs 1919 Cuma günü Atatürk, kurmay başkanı aracılığı ile görev yerinde bulunan görevlilere ilk emirlerini yazmaya ve göndermeye başlar. İlk emir Sivas’ta bulunan Kolordu Komutanı Albay Selahattin (Kip) Bey’e gönderilir ve Samsun’a geçerek kendisini beklemesini emreder. Bu arada 9 Mayıs tarihinde olmuş olması muhtemel bir ziyaret vardır (bazı kaynaklarda 10 Mayıs). Atatürk İsmet (İnönü) Bey’i Süleymaniye’ de bulunan evinde ziyaret eder. Herşeyi anlatarak, “Ben yerleşinceye kadar sen de bana yardım edeceksin ve iş başladığı vakit yanıma geleceksin” der. Aynı gün Atatürk Bekirağa bölüğündeki arkadaşı Fethi (Okyar) Bey’i ziyarete gider ve Anadolu’ya geçişin müjdesini verir. Bu arada hapishane müdürü Ali Bey (Buğdan gediği muharebesinde 20. Alay komutanı) kendisine “Paşam haber aldık Anadolu’ya gidiyormuşsunuz. Ne vakit isterseniz tutuklulardan istediklerinizi yanıma alarak size geleceğim” der. Bu sözler Atatürk'ü son derece mutlu eder.


10 Mayıs 1919 Cumartesi günü Müttefik devletler tarafından Yunan ordusunun İzmir’i işgal etmesine onay verilir. Venizelos’un müttefiklerden iki talebi olmuştu, birincisi işgalin 12 saat önce Türk tarafına haber verilmesi ikincisi ise işgal sırasında İngiliz Başkomiser Amiral Calthorpe’ın da İzmir’de bulunmasıdır.

11 Mayıs 1919 Pazar günü 9. Ordu Müfettişi Atatürk, Anadolu’ya geçmeden önce bazı bilgilerin toplanmasını ve Samsun’a vardığında kendisine sunulmasını ister. Bu amaçla Sivas valisi, Canik Mutasarrıfı ve Sivas’ta bulunan 3. Kolordu Komutanlığına yazdığı yazılarla, bölgede bulunan Müslüman ve müslüman olmayan (Rum, Ermeni) çetelerin sayıları, merkezlerinin nerede olduğu, amaçlarının siyasi mi yoksa soygun amaçlı mı olduğu hakkında bilgi toplanmasını ister. Gönderdiği telgrafının sonu ise şu şekildedir: “...Bu bilgi mülkî makamlarla askerî makamların yazışmaları ile tespit edilecek ve Kolordu Komutanı Albay Selâhattin Bey (3. Kolordu Komutanlığı’nı vekil olarak yürüten Albay Selâhattin Kip) bu bilgiyi Samsun’da bana verecektir.” Dolayısı ile Atatürk müfettişlik vazifesine daha İstanbul’da iken başlamış olur. Aynı gün Selanik’te Yunan 1. Tümeni gemilere bindirilmeye başlanır.


12 Mayıs 1919 Pazartesi günü Atatürk, Harbiye Nezaretine yazdığı yazı ile, 9. Ordu Müfettişliği Karargâhı’nın “seferi karargâh” sayılmasını talep eder. Aynı gün, Venizelos’un isteği üzerine İngiliz Başkomiser Amiral Calthorpe Yunan işgalini izlemek üzere İstanbul’dan İzmir’e doğru yola çıkar.

13 Mayıs 1919 Salı günü Atatürk, Harbiye Nezaretine yazdığı yazı ile, daha önce yazmış olduğu 3 aylık ödeneğin peşin ve İstanbul’da ödenmesi ve karargâhın seferi sayılması konusunun acele sonuçlandırılmasını ve ayrıca iki adet binek araç verilmesini ister ve bunların tamamlanmasından üç gün sonra İstanbul’dan hareket edeceğini bildirir. Ayrıca Samsun’a gidecek karargâh üyeleri ile bir gün sonra Genelkurmay Başkanlığında bir toplantı yapılmasını planlar. Zamanın kısalığı nedeniyle duyurunun ertesi gün tüm gazetelerde yayımlanmasını ister.
Aynı gün, Yunan ordusunun işgalini izlemek üzere bölgeye gelen İngiliz Başkomiser Amiral Calthorpe’ın gemisi İzmir Limanına girer. Gemide ABD, Fransız ve Yunan gemi komutanlarının katılımıyla bir toplantı yapılır ve işgal sırasında yapılacaklar kararlaştırılır. Buna göre Fransızlar Foça Bataryalarını, İtalyanlar Karaburun’u, İngilizler Kösten adasını ve Yunanlılar Sancakkale’yi işgal edeceklerdir. Yunan ordusu 1. Tümeni, 13 bin er ve 4 bin hayvan yüklü olan gemilerle İzmir’e doğru hareket eder.

14 Mayıs 1919 Çarşamba günü Atatürk, öğleden sonra Genelkurmay Başkanlığında Samsun’a gidecek karargâh üyeleri ile bir toplantı yapar. Görev yeri olan Samsun’a deniz yoluyla gidilecektir ve Boğaz ile Karadeniz İngiliz Donanmasının denetimi altındadır. Boğazlara giriş çıkış ancak İngiliz yetkililerden alınan vize ile mümkündür, bu nedenle toplantıda kesinleşen karargâh listesi İngiliz yetkililerden vize alınması için Harbiye Nezaretine sunulur. Atatürk, 3. Ordu Komutanlığı’na gönderdiği telgraf ile, 16 Mayıs günü öğleden sonra Bandırma vapuru ile hareket edeceğini ve beraberinde 23 subay bulunduğunu ve karargâh için “geçici bir yer” sağlanmasını ister.

Damat Ferit Paşa Atatürk'ü Nişantaşı’nda bulunan sadrazamlık konağında akşam yemeğine davet eder. Aynı yemekte bir gün önce Genelkurmay Başkanlığına yeni atanan Cevat (Çobanlı) Paşa’da vardır. Aynı gün saat 11 civarında İstanbul’da Amiral Webb Sadrazam’a İzmir’deki istihkamların öğleden sonra işgal edileceğini bildirmiş idi. Bu nedenle Sadrazam Damat Ferit Paşa o akşam biraz suskundur. Sadrazamın Damat Ferit Paşa yemek sonrasında bir harita üzerinde müfettişlik bölgesinin nereleri kapsadığını sorar. Belli ki paşanın yetki alanının genişliği hakkında teredddütleri vardır. Bunu sezen Cevat Paşa araya girerek böyle bir görev için alanın “yeterince” olduğunu vurgular ve “Zaten nerede kuvvetimiz kaldı ki!” diyerek konunun kapanmasını sağlar. Paşalar evden ayrıldıktan sonra birlikte yürürken aralarında şu konuşma geçer:

-Bir şey mi yapacaksın Kemâl?
-Evet Paşam, bir şey yapacağım!
-Allah muvaffak etsin!
-Mutlaka muvaffak olacağız!
Her ne kadar Cevat Paşa (Çobanlı) Atatürk’ten 11 yaş büyük olsa da Trablusgarp, Balkan, Çanakkale ve Filistin cephelerinde beraber çarpıştıkları için Atatürk'ü gayet iyi tanıyordu. Zaten o yüzdendir ki 15 Mart 1920’de tutuklanıp Malta’ya sürüldükten sonra Ekim 1921 de serbest kalır kalmaz Ankara’ya geçmiştir.

15 Mayıs 1919 Perşembe günü Atatürk, Samsun’a hareketinden bir gün önce veda ziyaretlerinde bulunmak üzere sırasıyla Genelkurmay’a, Babıâli’ye ve Yıldız Sarayı’na gider. O gün gittiği her yerde karamsar bir tablo ile karşılaşır. Zira İzmir Yunanlılar tarafından işgal edilmiştir. Sabah saat 07.30 dan itibaren Yunan ordusunun 1. Tümeni (Larissa tümeni) komutan Zafiriu kumandasında İzmir’e çıkmaya başlar. Evzon alayının ilk taburu gösterişli bir dini törenle takdis edilir. Takdisi yapan İzmir metropoliti Hrisostomos’un Türklere karşı nefret dolu bir konuşması olur. Yunan askerler Rum halk ile birlikte Kordon da Karantina semtine doğru yürüyüşe geçerler. Bayraktar Kemeraltı girişine geldiğinde Hukuku Beşer (İnsan hakları) adlı gazetenin başyazarı olan Selanikli Hasan Tahsin (asıl adı Osman Nevres) ilk kurşunu atarak bayraktarı vurur. Ve Hasan Tahsin hemen orada şehit edilir. Hasan Tahsin reddi ilhak cemiyetinin oluşumunda, yayınlanan beyannamenin kaleme alınışında önemli rol oynamıştır. Daha ilk gün Yunan ordusu yaklaşık 2000 Türk askeri ve subayının bulunduğu Sarıkışla’yı basar. Tüm askerler, Nadir Paşa da dahil olmak üzere, elleri başlarında rıhtıma doğru yürütülürler ve Paris adlı vapurun ambarına, hayvanların yanına hapsedilirler. Bu yürüyüş sırasında 9 Türk subayı Rumlar tarafından şehit edilir. Yine aynı gün Yunan askerleri yerli rumlarla birlikte Türk mahallelerine saldırırlar, işyerlerini evleri yağmalarlar.

Bir tarafta Yunanlılar İzmir’i işgal etmeye başlamışken, diğer tarafta Atatürk'ün karargâh listesi İngiliz irtibat bürosu subayı Binbaşı Milligan tarafından onaylanmaktadır. Onaylanan listede 23 subay, 25 er ve erbaş ve eyerli altı at görünüyordu. Bu listenin arkasında vize bölümünden irtibat subayı Yüzbaşı John G. Bennet tarafından da mühürlenip imzalanan kısmında “müttefik pasaport kontrol bürosu, İngiliz bölümü, Samsun için 16.05.1919 tarihinde geçerlidir” yazıyordu. Vize işlemi tamam idi.



Atatürk veda ziyaretleri için Genelkurmay’a gider. Gittiği anda, Genelkurmay Başkanlığı görevinden alınarak 1. Ordu müfettişliği görevine getirilen Fevzi Paşa (Çakmak), yeni tayin olan Cevat (Çobanlı) Paşa’ya görevi teslim etmektedir. Böylelikle üçü birlikte görüşme imkanı bulurlar. Atatürk Fevzi Paşa’ya “Paşam vaziyeti nasıl mütalaa ediyorsunuz?” diye sorar. Konuşmanın devamını Atatürk şöyle anlatır:

“Paşa gök gürler gibi bağırarak:
-Anlamıyorum ki efendim, dedi. Ve sağ elinin işaret parmağı ile haritada İstanbul noktasını göstererek: Buradaki rahatımızı feda etmemek için koskoca memleketi veriyoruz, bu ne akıldır?
İçimden sevindim ve daha da rahatladım. Cevat Paşa da “öyle oluyor” der gibi bakıyordu. Hatırımda iyi kaldıysa arkadaşlara şunu söyledim:
-Hakikat sizin dedikleriniz ve düşündüklerinizdir. Ben bunu ispat etmek için Anadolu’ya gidiyorum. Aramızda uzun görüşmelere lüzum olmadığını da görüyorum. Yalnız sizlerden bir şey bekliyorum. Bana yardım edeceksiniz...
- Tabi... Evet... Cevat Paşa’ya döndüm:
-Bilhassa siz Paşam...Asıl yetki makamında şimdi siz bulunuyorsunuz. Beraber yürüyebilecek miyiz?
-Elbette...
-O halde ilk iş olarak Ulukışla taraflarında bulunurken trenle ulaştırılmalarına müsaade olunmayan 20’ nci Kolordu’nun yürüyerek Ankara’ya hareket etmelerini buyurunuz.. Önündeki bloknota işaret etti
-Emir vereceğim, dedi
-Sonra sizinle şahsen muhabere edebilmek üzere özel bir şifre isterim.
-Şimdi, dedi
Zile bastı, lazım gelenleri söyleyerek bana bunu da temin etti. Arkadaşlar veda ederek ayrıldım.”

Fevzi Paşa (Çakmak) da anılarında, 15 Mayıs’ta yapılan devir-teslim sırasında Cevat Paşa ile “kurulmuş olan 3 ordu müfettişliğinin bir an önce ordunun emir ve kumandasını düzenlemesi”, “mümkün olduğu kadar silah ve mühimmatın Anadolu’da toplanması ve İtilaf devletlerine teslim edilmemesi”, “milli galeyandan yararlanarak Kuvâ-yı Milliye oluşturulması” ve “savunmada kalınmayarak işgalci düşmanlar üzerine karşı taarruza geçilmesi” konusunda fikir birliğine vardıklarını, tam bu konular üzerinde konuşulurken Atatürk'ün geldiğinin haber verildiğini ve derhal Atatürk'ün içeriye davet edilerek durumu ve aldıkları kararları dinledikten sonra kendisinin “zaten bunları gerçekleştirmek için Anadolu’ya gidiyorum. Buradan verilen emirleri dinlemeyeceğim. Kahraman milletimin sinesinde hayatımı feda edinceye kadar çalışacağım” dediğini daha sonra üçünün ayağa kalkarak “vatanın kurtarılması için beraberce çalışacaklarına ve bu uğurda hiçbir şeyden çekinmeyeceklerine” dair beraber yemin ettiklerini anlatmıştır.

Atatürk, Genelkurmaydaki vedadan sonra Harbiye Nazırı, Dahiliye Nazırı ve Sadrazamı da makamında ziyaret etmek ister ancak hiçbiri makamında yoktur. Zira Babıâli’de Bakanlar Kurulu toplantısı vardır. Atatürk Babıâli’ye gider ve toplantının bitmesini bekler. Toplantı bitiminde bekleme salonuna gelen Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey ve Bahriye Nazırı Avni Paşa ile görüşürler. Aralarında İzmir’in işgali ile ilgili bir sohbet geçer.

O gün son görüşme akşamüzeri Yıldız Sarayı’nda padişah ile olmuştur. Görüşmeyi Atatürk şöyle aktarmıştır:

“Yıldız Sarayı’nda ufak bir salonda Vahdettin ile adeta dizdize denecek kadar yakın oturduk. Sağında dirseğini dayamış olduğu bir masa, üstünde bir kitap var. Salonun Boğaziçi’ne doğru açılan penceresinden gördüğümüz manzara şu: Birbirine paralel hatlar üzerinde düşman zırhlıları! Bordalarındaki toplar sanki Yıldız Sarayı’na doğrulmuş! Manzarayı görmek için başımızı sağa sola çevirmek kafi idi. Vahdettin hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı:
-Paşa Paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir (elini demin bahsettiğim kitabın üstüne bastı ve ilave etti), tarihe geçmiştir. (O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım, dikkatle ve sükunla dinliyordum) bunları unutun, dedi; asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, Paşa; devleti kurtarabilirsin!
Bu son sözlerinden hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle samimi mi konuşuyor? O Vahdettin ki yabancı hükümetin yüzüncü derece aletleri ile temas arayarak, devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışıyordu. Bütün yaptıklarından pişman mı idi? Aldatıldığını mı anlamıştı? Fakat böyle bir tahmin ile başka bahislere girişmeyi tehlikeli saydım. Kendisine basit cevaplar verdim:
-Hakkımdaki teveccüh ve itimada arz-ı teşekkür ederim. Elimden gelen hizmette kusur etmeyeceğime emniyet buyurunuz.
Kafamdaki muammayı da halletmeye uğraşıyordum. Çok iyi anladığım, veliahtlığında, padişahlığında bütün his ve fikirlerini, temayüllerini, sahtekarlıklarını tanıdığım adamdan nasıl yüksek ve asil bir hareket bekleyebilirdim? Memleketi kurtarmak lazımdır, istersem bunu yapabilirmişim. Nasıl? Hemen hüküm verdim: Vahdettin demek istiyor ki, hiçbir kuvvetimiz yoktur. Tek dayanağımız İstanbul’a hakim olanların siyasetine uymaktır. Benim memuriyetim, onların şikayet ettikleri meseleleri halletmektir. Eğer onları memnun edebilirsem, memleketi ve halkı, bu siyasete karşı gelen Türkleri de yola getirirsem, Vahdettin’in arzularını yerine getirmiş olacaktım.
-Merak buyurmayın efendimiz, nokta-i nazar-ı şahanenizi anladım. İrade-i seniyeniz olursa... hemen hareket edeceğim ve bana emir buyurduklarınızı bir an unutmayacağım.
-Muvaffak ol”


Görüşmeden sonra padişah yaveri Naci Paşa elindeki ufak bir kutuyu “zatışahanenin ufak bir hatırası” diyerek Atatürk’e uzatır. İçinde kapağının üzerinde Vahdettin’in isminin ilk harfleri işlenmiş olan bir saat vardır. Atatürk teşekkür ederek saraydan ayrılır.

Atatürk o gün son olarak Şişli’deki evinde Bandırma Vapuru kaptanı İsmail Hakkı (Durusu) ile Samsun’a giderken izleyecekleri rota konusu hakkında görüşür.

16 Mayıs 1919 Cuma sabahı erken saatte arkadaşı ve avukatı Saadettin Ferit (Talay) Bey (Dr Rasim Ferit Talay’ın kardeşi) eve gelerek Atatürk'ü uyandırır ve kendisini götürecek olan geminin Karadeniz’e çıkınca bir İngiliz muhribi tarafından batırılacağı haberini verir. Ferit Bey bu haberi Merkez Bankası müdürlerinden Berç Keresteciyan’dan duymuştur.

Atatürk vapura geçmeden önce Cuma selamlığına giderek son kez padişahı selamlar. Yıldız’da Hamidiye Camii’ndeki Cuma selâmlığından sonra Mahl-i Hümayun’da Padişah Vahdettin tarafından kabul edilir ve burada kendisine veda eder. Atatürk, Cuma selâmlığını takiben Şişli’deki evine döner, annesi ve kız kardeşine veda eder. Annesi ve kardeşi ile vedalaşıp evden ayrılacağı sırada Rauf (Orbay) Bey gelir ve sabah Ferit Bey’in verdiği haberin aynısını iletir, gemisi batırılacaktır! Ve aynı esnada birlikte çalıştıkları eski bir kurmay subayı gelerek yine aynı haberi verir. Olayın devamını Atatürk şöyle anlatır;

“Bir an yalnız kaldım. Ve düşündüm. Bu dakikada düşmanların elinde idim. Bana her istediklerini yapamazlar mıydı?. Beynimden bir şimşek geçti. Tutabilirler, sürebilirler, fakat öldürmek! Bunun için beni Karadeniz’in coşkun dalgaları arasında yakalamak lazımdır. Bu ihtimal mantıklı idi. Ancak benim için artık yakalanmak, tutuklanmak, sürülmek, düşüncelerimi yapmaktan alıkonmak, hepsi ölmekle denk idi. Hemen karar verdim, otomobile atlayarak Galata rıhtımına geldim.”

Böylece Galata rıhtımına giderek sandal ile, Kızkulesi açığında demirlemiş olan Bandırma Vapuruna geçer. Öğleden sonra 16.00 gibi hareket emri verir.

 


Bandırma vapuru hareket ettikten kısa bir süre sonra Kızkulesi açıklarında aranmasını takiben düşman zırhlıları arasından geçerek İstanbul’u terk ederken kontrol için durdurulur. Yaveri Muzaffer Kılıç olayı şöyle anlatır:

“Bandırma Vapuru Kızkulesi açıklarına geçmişti. Kavaklar hizasına geldiğinde vapur durduruldu. Bir motor tekneyle yanaşan İtilaf devletleri subayları güverteye çıktılar. Bizler ne oluyor, bunlar ne istiyorlar sorusuna cevap arar ve bakınırken Atatürk kaptana sordu:
-Bu adamlar ne için gelmişler?
-Efendim silah, cephane arıyorlarmış...
-Görevinizi yapınız, sonuçtan beni haberdar edin.
Sonra biz döndü. Dolmabahçe önlerinde demirli bulunan yabancı zırhlıları göstererek dedi ki:
-Bu sersem adamlar işte böyle... Yalnız demire, çeliğe ve silah gücüne dayanırlar. Maddeden başka bir şey bilmezler. Bağımsızlık ve özgürlük uğrunda savaşa kararlı bir ulusun kudret ve gücünü anlamaktan acizdirler. Biz silah ve cephane değil, ülkü, inanç dolu kafa götürüyoruz.”

Gece olduğunda Atatürk, Bandırma vapuru kaptanı İsmail Hakkı (Durusu) Kaptana direktif verir. Direktif şöyledir: “Düşman devletlerinin herhangi bir vasıtasının gadrine uğramamak için sahile yakın bir rota tutunuz! Şayet kesin tehlike görürseniz gemiyi karaya, en yakın sahile oturtunuz!”

16 MAYIS 1919 GÜNÜ BANDIRMA VAPURU’NDA BULUNANLAR
1-Atatürk (Atatürk) Paşa, 9. Ordu Müfettişi
2-Albay Kazım (Dirik) Bey, Müfettişlik Kurmay Başkanı,
3-Dr. Albay İbrahim Tali (Öngören) Bey, Müfettişlik Sağlık Başkanı,
4-Kurmay Yarbay Mehmet Arif (Ayıcı) Bey, Kurmay Başkanı Yardımcısı,
5-Kurmay Binbaşı, Hüsrev (Gerede) Bey, Kurmay Başkanlığı İstihbarat ve Siyasi Şube Müdürü,
6-Topçu Binbaşı Kemâl (Doğan) Bey, Müfettişlik Topçu Komutanı,
7-Doktor Binbaşı Refik (Saydam) Bey, Sağlık Başkan Yardımcısı,
8- Piyade Yüzbaşı Cevat Abbas (Gürer) Efendi, Müfettişlik Baş Yaveri,
9-Yüzbaşı Mustafa Vasfi (Süsoy) Efendi, Karargâh Komutanı,
10-Yüzbaşı Ali Şevket (Öndersev) Efendi, Müfettişlik Emir Subayı,
11-Kd. Yüzbaşı Mümtaz (Tünay) Efendi, Kurmay Mülhakı,
12- Yüzbaşı İsmail Hakkı (Ede) Efendi, Kurmay Mülhakı,
13- Tabip Yüzbaşı Behçet Efendi
14-Üsteğmen Hayati Efendi, Kurmay Başkanı Emir Subayı ve Müfettişlik Kalem Amiri,
15-Üsteğmen Arif Hikmet (Gerçekçi) Efendi, Kurmay Mülhakı,
16-Teğmen Muzaffer (Kılıç) Efendi, Ordu Müfettişliği 2. Yaveri,
17-Üsteğmen Abdullah (Kunt) Efendi, İaşe Subayı,
18-Adli Müşavir Ali Rıza bey
19-Tabur Hesap Memuru Rahmi Efendi
20-Tabur Hesap Memuru Ahmet Nuri Efendi
21-Birinci Sınıf Katip Faik (Aybars) Efendi, Şifre Katibi,
22-Zabıt Vekili Tahir Efendi
23-Dördüncü Sınıf Katip Memduh (Atasev) Efendi, Şifre Katibi Yardımcısı

Toplam 23 nefer için izin alınmış olup ayrıca Refet Bele için son anda vize alınmış ve vapura binmiştir.


ERAT:
1.Osman Nuri oğlu Ali Faik Efendi (kıdemli çavuş),
2. İbrahim İzzet oğlu Átıf (kıdemsiz çavuş),
3. Aydınlı Ali oğlu Musa (çavuş),
4. Konyalı Mustafa oğlu Kemâl (çavuş),
5. Konyalı Kemâl oğlu Mustafa (çavuş),
6. Sivaslı Ali oğlu Rıfat (onbaşı),
7. Sivaslı Rıfat oğlu Ali (onbaşı),
8. Çatalcalı Tevfik oğlu Adem (onbaşı)
9. Sincanlı Hüseyin oğlu Mehmed (er),
10. Sincanlı Ahmed oğlu Emin (er),
11. Sincanlı Mustafa oğlu İsmail (er),
12. Sincanlı İbrahim oğlu Ömer (er),
13. Alanyalı Kerim oğlu Mehmed (er),
14. Sungurlulu Hasan oğlu Elvan (er),
15. Geredeli Mehmed oğlu Mehmed (er),
16. Mudurnulu Mehmed oğlu Durmuş (er),
17. Geyveli Mehmed oğlu Ali (er),
18. Geredeli Şakir oğlu Nuri (er),
19. Akhisarlı Hasan oğlu Hüseyin (er),
20. Tokatlı Abdullah oğlu Mehmed (er),
21. Divrikli Abdullah oğlu Musa (er),
22. Kadıköylü Mehmed oğlu Hasan (er),
23. Yenihanlı Bekir oğlu Mahmud (er),
24. Üsküdarlı İhsan oğlu Mehmed Lütfi (er),
25. İzmirli Abdullah oğlu Ali (er)

Gemi Müretteabatı:

1-Gemi Süvarisi İsmail Hakkı Durusu
2-İkinci Kaptan Üsküdarlı Tahsin Kaptan
3-Çarkçı Başı Mehmet Ağa Oğlu Hacı Süleyman
4-Gemi Katibi İsmail
5-Lostromo Hasan Reis
6-Serdümen Göreleli Ali Oğlu Basri
7-Ambarcı Rizeli Süleyman Oğlu Mahmut
8-Ambarcı Silivrili Hasan Oğlu Mehmet
9-Tayfa Süleyman Oğlu Cemil
10-Tayfa Hüseyin Oğlu Rahmi
11-Tayfa Mesut Oğlu Temel
12-1.Kamarot Muharrera Oğlu Hacı Tevfik (Ulusu)
13-Kamarot İbrahim Oğlu Mehmet
14-Kamarot Yamağı Mustafa Oğlu Halit
15-Ateşçi Koyunhisarlı Yusuf Oğlu Halit
16-Ateşçi Rizeli Arif Oğlu Mansur
17-Ateşçi Osman Oğlu Hacı Hamdi
18-Kömürcü Hasan Oğlu Mehmet
19-Kömürcü Mehmet Ali Oğlu Ömer Faik
20-Vinçci İsmail Hakkı
21-Vinçci Ali Oğlu Galip

Atatürk'ün İstanbul’da geçen altı ay için yorumu şöyle olmuştur:

“Bu dakikada siz de düşünürsünüz ki, verilmiş bir kararım varken onu niçin tatbik etmiyorum? Ben de hemen söyleyeyim ki, ağır ve kati bir kararın doğruluğuna inanmak için vaziyeti her köşesinden mütalaa etmek lazımdır. Ağır ve kati karar tatbik edilmeye başlandıktan sonra “Keşke şu tarafını, bu tarafını da düşünseydim... Belki bir çıkar yol bulurduk. Yeniden bunca kan dökmeye, bunca can yakmaya ihtiyaç kalmazdı!” gibi tereddüdete yer kalmamalıdır. Böyle bir tereddüt, karar sahibinin vicdanında kanayan bir nokta olur ve onu yaptığının doğruluğundan da şüpheye düşürür. Bundan başka, beraber çalışacak olanlar, yapılandan başka bir şey yapılmak ihtimali kalmadığına inanmalı idiler, işte benim mütareke sırasında dört beş ay İstanbul’da kalışım, sırf bunun içindir. Bu geçirdiğim zamanın bir kısmını da hazırlıklara ayırdım. Tahmin edersiniz ki fikir hazırlıkları, seferberlikte asker toplamak için olduğu gibi davul zurna ile temin edilemez. Fikir hazırlıklarında tevazu ile çalışmak, kendini silmek, karşısındakine samimi bir kanaat ilham etmek lazımdır.”

Özetle, 13 Kasım 1918 günü Adana’dan İstanbul’a gelen Atatürk Samsun’a hareket ettiği gün olan 16 Mayıs 1919 gününe kadar 6 ay süre ile İstanbul’da kalmış ve kaldığı süre boyunca arkadaşları ile birlikte, ülkenin içinde bulunduğu kötü durumdan kurtarılabilmesi için yollar aramış ve bu amaçla yerli yabancı birçok kişi ile görüşmeler yapmıştır. Çeşitli fikir ve girişimlerden sonra en uygun olan çözümün Anadolu’ya geçerek mücadele etmek olduğu sonucuna varan Atatürk ve arkadaşları, Anadolu’ya geçmek için uygun zemini Nisan ayı sonunda bulmuşlar ve hemen bu fırsatı değerlendirerek harekete geçmişlerdir. Ali Fuat (Cebesoy) Paşa (20. Kolordu) ve Kâzım Karabekir Paşa (15. Kolordu), birlikte çalışacakları güvencesini vererek kendisinden önce İstanbul’dan ayrılarak Anadolu’ya birliklerinin başına geçmişler ve Atatürk için uygun ortamı hazırlamışlardır. 16 Mayıs günü yola çıktığında beraberinde olan Refet (Bele) Albay da zaten 3. Kolordu Komutanlığına atanmıştır. Dolayısı ile Atatürk Samsun’a yola çıkarken geniş bir alana hakim olan ordular üzerinde komuta edecek -sadece resmi bir yetkili- olmanın ötesinde, vatanın kurtarılması için fikir birliği ve yakın işbirliği içerisinde olduğu ordu komutanları ile birlikte çalışacak bir asker olarak yola çıkmıştır. Aynı zamanda İstanbul'da bulunan Genelkurmay da kendisi ile aynı düşüncededir.
 

Sonuç olarak, Bandırma Vapuru 19 mayıs 1919 Pazartesi sabah saat 7’de hedefine varır, Mustafa Kemal Paşa Samsun'a çıkar ve Milli Mücadele başlar.

1 TEMMUZ 1927 - 25 EYLÜL 1931

1927

1 Temmuz 1927 Cuma günü Atatürk, Kurtuluş Mücadelesi'nden sonra ilk kez İstanbul’a gitmek üzere trenle Ankara’dan hareket eder, saat 11.20'de İzmit İstasyonu'na varır. Burada kendisini İstanbul Valisi Süleyman Sami, Belediye Başkanı Muhiddin ve Kolordu Komutanı Şükrü Naili Paşa'dan oluşan karşılama komitesi ve ayrıca Büyük Millet Meclisi Başkanı Kazım (Özalp) Paşa karşılar. Hep birlikte Ertuğrul Yatı'na geçerler.

İstanbul'a vardığında coşkulu şekilde karşılanan Atatürk doğrudan Dolmabahçe Sarayı'na geçer ve saray salonunda İstanbul halkı temsilcilerini kabul ederek şunları söyler: “...Artık bu saray, Allah’ın gölgelerinin değil, gölge olmayan, gerçek olan milletin sarayıdır. Ve ben burada milletin bir ferdi, bir misafiri olarak bulunmakla bahtiyarım!” “İki büyük cihanın birleştiği yerde, Türk vatanının ziyneti, Türk tarihinin serveti, Türk milletinin gözbebeği İstanbul, bütün vatandaşların kalbinde yeri olan bir şehirdir.”"Sekiz yıl önce, üzüntüyle ağlayan İstanbul'dan kalbim sızlayarak çıkmıştım. Uğurlayanım yoktu. Sekiz yıl sonra, kalbim rahat olarak, gülen ve daha güzelleşen İstanbul'a geldim ve bütün İstanbulluların ruhuma heyecan veren sıcak ve sevimli kucağıyla karşılaştım." O gece Atatürk şerefine, gece Dolmabahçe Sarayı önünde denizden ve karadan büyük bir fener alayı düzenlenir. Fener alayı takip eden gecelerde de düzenlenmeye devam eder.

2 Temmuz günü, çeşitli heyetleri ve elçileri kabul eder ve akşam 19 gibi Beylerbeyi Sarayı'na gider ve sonra tekrar Dolmabahçe Sarayı'na döner.

3 Temmuz günü çeşitli semtleri dolaştıktan sonra Edirnekapı Mezarlığı'nı ziyaret eder. Aynı gün Dolmabahçe'de kabul ettiği elçiler Atatürk'ün İstanbul'a gelişi nedeniyle "Özel Defteri" imzalarlar.

5 Temmuz günü saat 19.00 da Yeniköy'e giderek orada oturmakta olan kız kardeşi Makbule Hanım'ı ziyaret eder, buradan Tarabya'daki Tokatlıyan Oteli'ne gelerek bir süre dinlendikten sonra tekrar Dolmabahçe Sarayı'na döner.

6 Temmuz günü akşamüstü Göksu Kasrı ve Beylerbeyi Sarayı'nı gezer.

7 Temmuz günü Dolmabahçe Sarayı'nda Öğretmenler Birliği İstanbul Merkez Heyeti'ni kabul ederek onlara şunları söyler: "“...Öğretmenler her vesileden istifade ederek halka koşmalı, halk ile beraber olmalı ve halk, öğretmenin çocuğa yalnız alfabe okutur bir varlıktan ibaret olmayacağını anlamalıdır!”

Atatürk, 8 Temmuz günü akşamüzeri Dolmabahçe Sarayı’ndan sahil yolunu izleyerek otomobille Sarıyer’de Çırçır Suyu’na gider, burada kısa süre dinlendikten sonra Tarabya’da Tokatlıyan Oteli’ne geçer ve akşam Dolmabahçe Sarayı’na döner.

9 Temmuz günü Atatürk, 3. Kolordu Komutanlığı Karargahı’nı, Vilâyeti ve Belediye’yi ziyaret eder.

10 Temmuz günü akşamüzeri, Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul İl Merkezi’ni ve Türk Tayyare Cemiyeti Şubesini ziyaret etmek üzere Dolmabahçe Sarayı'ndan ayrılır.

14 Temmuz günü akşamı Ankara motoru ile Büyükada’ya gider, bir süre Yat Kulüp’te kaldıktan sonra Dolmabahçe Sarayı’na döner.

15 Temmuz günü Mudanya üzerinden Bursa'ya geçer ve burada İsmet Paşa ile görüştükten sonra gece tekrar İstanbul'a döner.

26 Temmuz günü Lozan Antlaşması'nın 4. yıldönümü nedeniyle  Dolmabahçe Sarayı’nda kendisini ziyaret eden İstanbul Darülfünunu Hukuk Fakültesi Heyeti’ne şunları söyler: “...Lozan Barışı, Türk tarihinde bir dönüm noktasıdır. Türk milleti için siyasî bir zafer oluşturan bu antlaşmanın Osmanlı tarihinde örneği yoktur!”

Atatürk, 28 Temmuz günü, Dolmabahçe Sarayı’nda Ordu Müfettişi Ali Sait (Akbaytogan) Paşa, İstanbul şehremini Muhittin (Üstündağ) ve İzmir Milletvekili Şükrü (Saraçoğlu) Beyleri kabul eder.

24 Ağustos günü Atatürk, Üsküdar yangınında açıkta kalanlara yardım olmak üzere 5.000 lira bağışta bulunur.

27 Ağustos gecesi Dolmabahçe Sarayı'nda, Türk Tayyare Cemiyeti tarafından hazırlanan, Kurtuluş Savaşı ile ilgili bir film izler.

28 Ağustos günü Atatürk Başkanlığında Bakanlar Kurulu toplantısı yapılır ve seçim işleri görüşülür.

29 Ağustos günü Atatürk, milletvekili seçimi nedeniyle milletvekillerinin uyacağı esaslar hakkında şu genelgeyi yayınlar: “...Cumhuriyet Halk Partisi’ne mensup milletvekillerinin, milletvekili sıfatını özel iktisadî hayatları için değerden düşürmemelerine Parti Genel Başkanlığı da özel dikkat gösterecektir.”

11 Eylül günü Atatürk, Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nde şehitleri ziyaret ettikten sonra dönüşte tramvayla halk arasında Beyoğlu’na gelir, kısa süre Tokatlıyan’da kaldıktan sonra Dolmabahçe Sarayı’na döner.

30 Eylül günü saat 10.00 da İstanbul'dan Ankara Motoru ile Mudanya'ya doğru hareket eder ve Bursa üzerinden Ankara'ya döner.

1927 yılında yaklaşık 3 ay boyunca kaldığı İstanbul'da bir çok yerli ve yabancı heyet, hükümet yetkilisi ile görüşmelerde bulunan Atatürk, fırsat buldukça da şehirde, boğazda tur atar ve ziyaretlerde bulunur. Diğer önemli bir konu; Büyük Nutuk'un çoğu bölümlerini bu süre içerisinde Dolmabahçe Sarayı'nda yazar.

 

1928

Atatürk, 5 Haziran günü Ankara'dan İstanbul'a gelir.

16 Haziran günü İstanbul’da Türkiye İş Bankası Yenicami Şubesi’ne gelir, binayı gezerek ilgililerden bilgi alır.

1 Ağustos günü Lâtin Harfleri Komisyonu üyelerinden Falih Rıfkı (Atay), Ahmet Cevat (Emre) ve Mehmet Emin Bey’leri kabul eder, alfabe ve gramer konuları üzerinde görüşürler. 8 Ağustos günü İstanbul'da Taksim Cumhuriyet Anıtı açılır.

9/10 Ağustos gecesi Atatürk, İstanbul Sarayburnu Parkı’nda Cumhuriyet Halk Partisi tarafından tertiplenen gece toplantısında yeni harfler hakkında şu konuşmayı yapar: “...Bizim ahenkli, zengin dilimiz yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak ve bu gereği anlamak mecburiyetindeyiz! Anladığımızın belirtisine yakın zamanda bütün dünya tanık olacaktır. Buna kesinlikle eminim.”

10 Ağustos günü Atatürk saat 18.00 de otomobille Taksim Cumhuriyet Anıtı önüne gelir ve bir süre anıtı inceler.

11 Ağustos günü Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey ile birlikte Latin Harfleri Komisyonu üyelerini kabul eder.

16 Ağustos günü Atatürk, yeni Türk harfleri hakkında Adalet Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt) Bey’in telgrafına şu cevabı verir: “...Gerçekten yeni Türk yazısı, Türk’ün yaradılıştan gelen zekâ ve kabiliyetini geliştirebileceğinden yeni yazımızı tarlalarında çalışan çiftçilerimize, sürüleri başında dağlarda dolaşan çobanlarımıza kadar en az bir zamanda yaymaya çalışmak hepimizin vicdan ve millî haysiyet borcudur.”

18 Ağustos günü, Dolmabahçe Sarayı'nda yeni Türk harfleri ve gramer kuralları hakkında Yunus Nadi Bey' e bir demeç verir.

23 Ağustos günü Atatürk, Ertuğrul Yatı le İstanbul'dan Tekirdağ'a geçer, şehirde ziyaretlerde bulunur ve yeni Türk harfleri ile ilgili olarak halkla görüştükten sonra tekrar İstanbul'a döner. Döndüğünde Anadolu Ajansı muhabirine yeni Türk harfleri ile ilgili şu demeci verir: “...Az zaman sonra, yeni Türk harfleriyle, gözler kamaştırıcı Türk manevî gelişiminin erişebileceği kudret ve itibarın milletlerarası seviyesini gözlerimi kapayarak şimdiden o kadar parlak görüyorum ki, bu manzara beni kendimden geçiriyor."

25 Ağustos günü Atatürk, beraberinde 150 kadar milletvekili ile, Dolmabahçe Sarayı salonunda İbrahim Necmi (Dilmen) Bey’in yeni Türk harfleri ve okunuşu ile ilgili tartışmalı konferansını izler.

27 Ağustos günü Atatürk, Söğütlü yatıyla Mudanya'ya ve buradan otomobille Bursa'ya geçerek, İl Genel Meclisi salonunda memurları yeni harflerden sınava tabi tutar ve akşam tekrar Mudanya üzerinden Ertuğrul yatıyla İstanbul'a döner. Ertuğrul yatıyla dönerken harf inkılâbı hakkında şunları söyler: “...Türk milleti yaptığını şuurla ve bunca bin yılların hayatında açtığı devasız yaraları acele tedavi etmek acısıyla, gerçek denilen cevheri bulmuş olduğuna inanarak uzun adımlarla kurtuluş aramaya karar vermiştir. Bunun önüne set çekmek isteyeceklerin sonu, Türk’ün kuvvetli ayakları altında ezilmektir."

28 Ağustos günü Atatürk, öğretmenlerin yeni yazıyı öğrenme ve öğretmedeki fedakâr çalışmaları nedeniyle Millî Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey’e şu telgrafı gönderir: “Yeni Türk yazısını öğrenmek ve öğretmek hususunda memleketin her tarafında sarf edilen ateşli faaliyet ve çalımaları derin bir haz ve memnuniyetle görüyorum. Öğretmenlere teşekkür ve selâmlarımın iletilmesini rica ederim.”

29 Ağustos günü Atatürk’ün huzurunda, Dolmabahçe Sarayı salonunda yeni Türk harflerinin okunuşu ve yazılışı ile ilgili tartışmalı konferans gerçekleştirilir ve o gün Atatürk tahtaya şu notu yazar: “Milleti bilgisizlikten kurtarmak için kendi diline uymayan Arap harflerini terk edip Lâtin esasından Türk harflerini kabul etmekten başka çare yoktur!”

30 Ağustos günü Atatürk, 30 Ağustos Zaferi’nin 6. yıldönümü nedeniyle basın temsilcilerine şu demeci verir: “30 Ağustos’ta yönettiğim muharebe, Türk milletinin yanımda bulunduğu halde idare ettiğim ilk ve son muharebedir. Bir insan, kendisini milletle beraber hissettiği zaman, ne kadar kuvvetli buluyor bilir misiniz? Bunu tarif müşküldür.”

1 Eylül günü Atatürk, Ertuğrul yatı ile Çanakkale'ye geçer, 2/3 Eylül akşamı İstanbul'a döner. Sonrasında Karadeniz yolculuğuna çıkmak üzere 14 Eylül günü İzmir Vapuru ile İstanbul'dan ayrılır. Karadeniz turunu tamamladıktan sonra Ankara'ya geçer.

Görüleceği üzere Atatürk, 1928 yılında yaklaşık 3 ay kaldığı İstanbul'da zamanın çoğunu yeni Türk harfleri kullanımının yaygınlaşmasını sağlamakla geçirmiştir.

 

1929

Atatürk, 6 Ağustos 1929 günü trenle Ankara'dan İstanbul'a gelir.

9 Ağustos akşamı Fethi (Okyar) Bey’in Büyükdere’deki yalısında kendisini görmeye gelen İstanbullulara şöyle seslenir: "...Beni görmek demek behemehâl [mutlaka] yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir. Benim kuvvetim, benim size olan sevgim ve sizin bana olan sevginizdir. Bu millet, bu memleket yeni rejim üzerinde dünyanın en makbul bir varlığı olacaktır. Ben bunu kendi gözlerimle görmeden ölmeyeceğim!””

16 Ağustos akşamı Dolmabahçe Sarayı'nda, Ferit İbrahim Bey tarafından Gazi Orman Çiftliği'nde çekilen filmi seyreder.

21 Ağustos günü Ertuğrul yatı ile Yalova'ya gider oarada Bursa'ya geçer ertesi gün İstanbul'a geri döner. 24 Ağustos günü tekrar Yalova'ya gider ertesi günü İstanbul'a döner. 28 Ağustos ve  3 Eylül günleri Ertuğrul yatı ile yine Yalova'ya gider aynı gün İstanbul'a geri döner.

7 Eylül günü Atatürk Ayasofya Camii ve Topkapı Sarayı'nda incelemelerde bulunur.

12 Eylül günü Ertuğrul yatıyla Yalova'ya geçer, 18 Eylül günü İstanbul'a geri döner.

21 ve 22 Eylül tarihlerinde Atatürk ard arda iki gün, Şişli Çocuk Hastanesi’ne giderek tedavi görmekte olan küçük çoban, Sığırtmaç [çoban] Mustafa’yı ziyaret eder. Atatürk, sığırtmaç Mustafa ile Yalova'da gezinti yaparken kaybolduğunda tesadüfen tanışmış ve sıtma rahatsızlığını farkedince ailesinden izin alarak tedaviye göndermiştir.

30 Eylül günü Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.

 

1930

11 Haziran 1930 günü Atatürk, Ankara'dan İstanbul'a gelir.

Ertesi gün Ertuğrul yayı ile Yalova'ya giderek yapılmakta olan köşk ile ilgili bilgi alır ve akşamı tekrar İstanbul'a döner. 13 Haziran günü Sığırtmaç Mustafa’yı görmek üzere Şişli Sıhhat Yurdu’na gider ancak doktorlar, Sığırtmaç Mustafa’nın Hastane’den çıktığını  söylerler. 15 Haziran günü Sığırtmaç Mustafa Dolmabahçe Sarayı'na gelerek Atatürk'ün elini öper.

Atatürk Haziran ve Temmuz ayında toplam dört kez Yalova'ya gider ve ardından İstanbul'a geri döner: 17 Haziran günü (dönüş 20 Haziran), 30 Haziran günü (dönüş 11 Temmuz), 12 Temmuz günü (dönüş 30 Temmuz) ve 1 Ağustos günü (dönüş 5 Eylül).

6 Eylül günü Atatürk, İstanbul’da bir gezinti yapar, Gülhane Parkı’nda halk arasında bir süre dinlenir, akşam üzeri Dolmabahçe Sarayı’na döner.

9 Eylül günü Yunus Nadi Bey’in, Cumhuriyet gazetesinde “Serbest Cumhuriyet Partisi Başkanı Fethi Bey’in İzmir seyahati esnasında Cumhuriyet Halk Partisi aleyhine gelişen gösteriler nedeniyle” Atatürk’ten bir açıklama yapmasını isteyen mektubu yayınlanır. Buna karşılık olarak Atatürk 10 Eylül 1930 günü, Yunus Nadi Bey’in mektubuna şu cevabı verir:
“Cumhuriyet gazetesinde bana hitaben yazılan açık mektubu okudum. Bu mektupta, son günlerde İzmir’de meydana gelen olaylar işaret olunarak, beni Cumhuriyet Halk Partisi’nden başka partilerin kendilerine mal etmeye çalıştıkları görüldüğünden söz edilerek durumun aydınlatılması için gerçeğin ifadesi isteniyor. Ben, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanıyım. Cumhuriyet Halk Partisi, Anadolu’ya ilk ayak bastığım andan itibaren kurulup benimle çalışan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nden doğmuştur. Bu örgüte tarihen bağlıyım. Bu bağı çözmem için hiçbir sebep ve lüzum yoktur ve olamaz!”

19 Eylül 1930 günü Atatürk, Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.

Çıktığı yurt gezisi kapsamında Trabzon'u ziyaret ettikten sonra Ege Vapuru ile 1 Aralık 1930 günü İstanbul'a gelir.

2 Aralık günü Harp Akademisi, Harp Okulu, Mülkiye ve Galatasaray Lisesi'ni ziyaret eder.

3 Aralık günü, Fox Film şirketi tarafından Ankara Gazi Orman Çiftliği’nde çevrilen ve kendisinin de Amerikan milletine demecini içeren filmi Elhamra Sineması’nda izler.

4 Aralık günü Yalova'ya gider ve aynı gün İstanbul'a geri döner.

14 Aralık günü Atatürk, İstanbul’da Cerrahpaşa ve Haseki Hastanelerini ziyaret eder, ilgililerden bilgi alır ve Cerrahpaşa Hastanesi şeref defterine şunları yazar: “Gördüklerimden memnun oldum. Temizlik, intizam, ciddî çalışma takdire değerdir.”

15 Aralık günü, İstanbul Darülfünunu’nu ziyaret eder, Darülfünun hatıra defterine şunları yazar: “İstanbul Darülfünunu’nda yüksek profesörler ve kıymetli gençlerle yakından tanıştığımdan çok memnun oldum. İlim sembolü olan bu yüksek kuruluşumuzun büyük hizmetleriyle iftihar edeceğimize şüphe yoktur!”

 

18 Aralık günü Cumhuriyet Halk Partisi ve Türkocağı’nı ziyaret eder,Türkocağı konferans salonunda gençlere şöyle seslenir: “...Cumhuriyeti, onun gereklerini yüksek sesle anlatınız. Cumhuriyet ilkelerini sevdiriniz. Bunu kalplere yerleştirmek için hiçbir fırsatı ihmal etmeyiniz!”

19 Aralık günü Atatürk, Trakya gezisine çıkmak üzere İstanbul'dan ayrılır, 25 Aralık günü İstanbul'a döner.

27 Aralık günü, Dolmabahçe Sarayı’nda, Atatürk’ün başkanlığında İsmet (İnönü), Fevzi (Çakmak), Kâzım (Özalp), Fahrettin (Altay) Paşalar ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın katılmasıyla, 23 Aralık günü Menemen'de, Kubilay adlı yedeksubay öğretmenin bir kısım gericiler tarafından şehit edilmesi ile ilgili olarak bir toplantı yapılır.

28 Aralık günü Atatürk, Kubilây’ın Menemen’de şehit düşmesi nedeniyle orduya başsağlığı mektubu gönderir: “...Büyük ordunun kahraman genç subayı ve Cumhuriyetin ülkücü öğretmen topluluğunun kıymetli üyesi Kubilây’ın temiz kanı ile Cumhuriyet, hayatiyetini tazelemiş ve kuvvetlendirmiş olacaktır!”

29 Aralık 1930 günü Atatürk, İstanbul Çarşıkapı’daki Ayakkabıcılar Cemiyeti Merkezi’ni ziyaret eder, üyelerle görüşür, yerli kunduraların sunulduğu sergiyi gezdikten sonra Cemiyet’in hatıra defterine şunları yazar: “...Kunduracılar sergisinde gördüğüm her türlü ayakkabılar, sanatkârlarımızın çok ilerlemiş bulunduklarını ispat eden eserlerdir. Vatandaşlara yerli ayakkabılara rağbet göstermelerini tavsiye ederim.”

 

1931

3 Ocak 1931 günü Atatürk, Bursa üzerinden Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.

21 Temmuz 1931 günü Atatürk Ankara'dan İstanbul'a gelir.

Hemen ertesi günü Ertuğrul yatı ile Yalova'ya geçer. 7/8 Ağustos gecesi İstanbul'a gelse de 8 Ağustos akşamı tekrar Yalova'ya gider ve 25 Ağustos günü İstanbul'a döner.

26 Temmuz günü günübirlik olarak Zonguldak'a gider ve maden ocaklarını inceler. 31 Ağustos günü Yalova'ya gider, 8 Eylül günü geri döner.

14 Eylül günü Atatürk, Dolmabahçe Sarayı balkonunda bilim adamlarıyla sohbet esnasında şunları söyler: “...Şair Mehmet Emin (Yurdakul)’in, ilk defa Manastır Askerî idadisi’nde öğrenci iken okuduğum “Ben bir Türk’üm, dinim, cinsim uludur” mısrasıyla başlayan şiirinde, bana ulusal benliğimin gururunu tattıran ilk anlatımı bulmuştum. Fakat ben asıl bunu, orduya katıldığım ilk günlerde, bir Anadolu çocuğunun gözyaşlarında gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağım oldu. Kendimi hiçbir zaman Osmanlılığın telkin ettiği başka ulusları öven ve Türklüğü aşağı gören eksiklik duygusuna kaptırmadım.”

18 Eylül günü Atatürk, “Vatandaş için Medenî Bilgiler” adlı iki ciltlik eser hakkında Başbakan İsmet (İnönü) Paşa’ya şunu yazar: “...Kitaplar yazılırken ve yazıldıktan sonra bizzat ilgilendim; bunların, yazılmalarında izlenen amaçlara hizmet edecek kıymet ve nitelikte olduklarını bilhassa kaydederim. Bundan başka bu kitapların memlekette yurttaşlara okutulması için ilgiyi artıracak her tedbirin kıymetli olacağı görüşündeyim.”

Atatürk 25 Eylül 1931 akşamı Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.

 

12 OCAK 1932 - 20 EYLÜL 1934

1932

Atatürk,12 Ocak 1932 günü Ankara'dan İstanbul'a gelir. 22  Ocak akşamı Opera Sineması’nda “Çanakkale” adlı filmi seyreder, daha sonra Pera Palas’a uğrayarak Dolmabahçe Sarayı’na döner.

25 Ocak akşamı Atatürk, İstanbul Darülbedayii (İstanbul Şehir Tiyatrosu)’nde piyes seyreder.

27 Ocak gecesi Beyoğlu'nda bulunan Turkuvaz Lokantası'na geçer ve geç saatlere kadar burada kalır.

28 Ocak 1932 akşamı Atatürk, akşam Dolmabahçe Sarayı’nda sofrada, Maarif Vekili Esat (Sagay) Bey hakkında sert tenkitlerde bulunan Dr. Reşit Galip’e müdahale eder ve şu sözleri söyler: “Yorgun görünüyorsunuz, gidip istirahat edebilirsiniz!” Reşit Galip, Atatürk’üşn bu müdahalesine “Burası milletin sofrasıdır, kovulmamalıyım; kalkmam!” şeklinde cevap verir. Bu cevap üzerine Atatürk “O halde biz kalkalım; masayı beyefendiye bırakalım!” diyerek sofradan ayrılmıtır. (Bu olaydan sonra Reşit Galip, Ankara’ya dönmüş, büyük üzüntü ve pişmanlık duygularıyla Atatürk’e, 30 Ocak 1932 tarihini taşıyan bir mektup göndermiştir. Reşit Galip 24 Mart 1932 akşamından itibaren Atatürk’ün sofrasında tekrar yer almış, nihayet 19 Eylül 1932’de Maarif Vekilliği’ne atanmıştır.)

Atatürk 4 Şubat gecesi, Maksim Salonu'nda Darülaceze (Güçsüzler Evi)'nin verdiği baloyu şereflendirir.

11 Şubat akşamı İstanbul Darülbedayii'nde Faruk Nafiz (Çamlıbel) in yazdığı "Akın" piyesini seyreder. Ertesi gün öğleden sonra otomobille Büyükdere’ye kadar bir gezinti yapar.

19 Şubat 1932 günü Halkevleri açılır.

Atatürk, 23 Şubat akşamı Elhamra Sineması'nda film izledikten sonra Pera Palas'a uğrayarak Dolmabahçe Sarayı'na geçer.

4 Mart 1932 günü Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.

Atatürk, 31 Temmuz günü Yalova'dan İstanbul'a gelir.

2 Ağustos 1932 günü Atatürk, Keriman Halis’in dünya güzeli seçilmesi nedeniyle Cumhuriyet gazetesi başmuharriri Yunus Nadi Bey’e şu demeci verir: “...Türk ırkının dünyanın en güzel ırkı olduğunu tarihî olarak bildiğim için, Türk kızlarından birinin dünya güzeli seçilmesini çok tabiî buldum. Fakat Türk gençlerine bu münasebetle şunu hatırlatmayı gerekli görüyorum: Övündüğünüz tabiî güzelliğinizi usulüne uygun şekilde korumasını biliniz ve bu yolda uyanık bir gelişmenin kesintisiz gerçekleşmesini ihmal etmeyiniz. Bununla beraber, asıl uğraşmaya mecbur olduğunuz şey, analarınızın ve atalarınızın oldukları gibi, yüksek kültürde ve yüksek fazilette dünya birinciliğini tutmaktır.”4 Ağustos günü Yalova'ya gider 31 Ağustos günü İstanbul'a geri döner.

5 Eylül günü İstiklal Caddesi'ndeki İpekiş Mağazası'nı ziyaret eder ve üretilen kumaşların niteliği hakkında bilgi alır.

12 Eylül günü Atatürk, İktisat Vekili Celâl (Bayar) Bey’in göreve başlaması nedeniyle kendisine çektiği telgrafa şu cevabı gönderir: “...Bütün dünyada olduğu gibi memleketimizde de en başta bulunan önemli işimiz, iktisat işidir. Bu işte en yüksek başarıyı temine çalışmak hayatîdir, zarurîdir. Bunun için bu işte bütün devlet teşkilâtının, bütün yurttaşların ve hepimizin ciddî duygularla alâkalı olmamız gereği tabiîdir.” 16 Eylül akşamüzeri otomobille Beyoğlu, Şişli ve Maslak'ta bir gezinti yaptıktan sonra, akşam İstiklal Caddesi'nde Florya Sineması'nda film izler. 20 Eylül günü, Dolmabahçe Sarayı’nda “Dil Encümeni” toplantısında bulunur. 24 Eylül günü öğlen Sakaraya motoru ile Büyükdere'ye kadar bir gezinti yapar, öğleden sonra ise Dolmabahçe Sarayı'nda Türk Dili Tetkik Cemiyeti'nin toplantısına başkanlık eder. Dolmabahçe Sarayı'nda 5 Ekim tarihine kadar süren Türk Dil Kurultayı çalışmalarını her gün aksatmadan izler.

4 Ekim tarihinde Diyarbakır gazetesi sahibine şu demeci verir: “Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlâtları, hep aynı cevherin damarlarıdır.”

7 Ekim günü Yalova'ya gider akşam tekrar İstanbul'a döner.

22 Ekim 1932 günü, Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.

 

1933

Atatürk 6 Şubat 1933 günü Bursa'dan hareket ederek Mudanya üzerinden Gülcemal Vapuru ile İstanbul'a gelir.

10 Şubat günü, Topkapı Sarayı'nı ziyaret ederek Topkapı Eski Eserler Müzesi Müdürü Tahsin (Öz) Bey'den bilgi alır.

14 Şubat günü Atatürk, Kemalettin Sami Paşa ile birlikte Dolmabahçe’den Sakarya motoru ile Suadiye’ye geçer, Paşa’yı bıraktıktan sonra, otomobille Kadıköy’e gelerek Kadıköy iskelesinden vapura binip halk arasında Karaköy’e gelir ve Vali Muhittin (Üstündağ) Bey’le akşam yemeği için Tarabya’da Tokatlıyan’a gider.

26 Şubat 1933 günü Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.

30 Haziran 1933 günü Ankara'dan İstanbul'a gelir. 1 Temmuz günü Galatasaray Lisesi'in, 2 Temmuz günü ise İstanbul Darülfünun'unu ziyaret ederek sınavlarda bulunur.

4 Temmuz günü Yalova'ya geçer akşam tekrar İstanbul'a döner. Amerika’nın bağımsızlık günü nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Roosevelt’e kutlama telgrafı gönderir.

14 Temmuz günü Ertuğrul Yatı ile Çanakkale'ye gider sonra Yalova'ya geçer ertesi gün İstanbul'a döner. 18 Temmuz günü tekrar Yalova'ya gider, 24 Temmuz'da İstanbul'a dönerek 25 Temmuz günü, bir deniz kazası geçiren Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip'i Moda'daki köşkünde ziyaret ettikten sonra Ertuğrul yatıyla Yalova'ya gider. 27 Temmuz günü İstanbul'a gelerek Dolmabahçe Sarayı'nda eski Afgan Kralı Amanullah Han'ı kabul eder. Akşamı Adatepe torpidosu ile tekrar Yalova'ya döner. Geminin hatıra defterine şunları yazar: "Adatepe ile yaptığım kısa yolculuğun değerli hatırasını unutmayacağım. Yakından tanımak fırsatına sahip olduğum seçme deniz komutanlarımız, genç subaylarımız ve denizcilerimizle iftihar ettim.”

Atatürk 31 Temmuz günü tekrar İstanbul'a gelir, Dolmabahçe Sarayı'nda bir süre dinlendikten sonra tekrar Yalova'ya gider.

1 Ağustos 1933 günü, kanunla kapatılan İstanbul Darülfünun'un yerine İstanbul Üniversitesi kurulur.

12 Ağustos günü Ertuğrul yatı ile Yalova'dan Pendik'e gelerek İsmet Paşa'yla beraber Yalova'ya döner. 17 Ağustos günü İstanbul'a gelir ve Türk Dili Tetkik Cemiyeti Merkez Heyeti'nin topalntısına başkanlık eder. 19 Ağustos sabahı tekrar Yalova'ya gider ancak akşamı İstanbul'a döner.

20 Ağustos günü Atatürk’ün, Sovyet Rusya’dan ithal edilen bazı malların yerli mallardan düşük fiyatla satılması üzerine, önlem alınması konusunda Başbakanlığa şu telgrafı gönderir: “...Aksi takdirde Rusların, Türk pazarından bir miktar mal satın almakla bize görünüşte temin ettikleri fayda, haksız rekabetle tamamen hiçe indirilmiş olur.”

23 Ağustos günü Yalova'ya gider, 6 Eylül günü İstanbul'a döner, ardından 7 Eylül günü Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.

12 Eylül 1933 günü Ankara'dan İstanbul'a gelir. 14 Eylül gecesi İzzettin (Çalışlar) Paşa'nın kızının Dolmabahçe Sarayı'nda yapılan nikah töreni ve düğününü şereflendirir.

15 Eylül 1933 günü Atatürk, Türk-Yunan Antlaşması’nın imzalanması nedeniyle Başbakan İsmet Paşa’ya şu tebrik telgrafını gönderir: “...Bu pakt, iki milletin karşılıklı büyük menfaatlerini kuvvetlendiren kardeşlik inkişaf sahasına enginlik veren kıymetli bir vesikadır, iki taraf için kalpten arzu edilen verimi vermesini temenni ve Hükûmetimizi tebrik ederim.”
Atatürk, Türk-Yunan Antlaşması’nın imzalanması nedeniyle Yunan yöneticilerinin gönderdiği telgrafa şu cevabı verir: “...Türkiye Cumhuriyeti, milletler arasında dostluk ve barış fikrinin gelişme ve gerçekleşmesi yönünden kendine düşen ödevini, ciddî ve samimî bir surette daima yerine getirmeden geri kalmayacaktır.”

Atatürk 19 Eylül gecesi Maksim salonunda yapılan Türk-İtalyan güreş karşılaşmalarını izler.

26 Eylül 1933 günü Atatürk, Dolmabahçe Sarayı'nda Yunanistan eski Başbakanı Venizelos'u kabul eder ve bir görüşme gerçekleştirir.

29 Eylül günü Yalova'ya giden Atatürk, ertesi gün İstanbul'a döner.

4 Ekim günü, Dolmabahçe Sarayı’nda İstanbul’a gelen Yugoslavya Kralı Alexandre’i kabul eder, öğleden sonra ise Yunanistan eski Başbakanı Venizelos ve eşini kabul eder.

Atatürk 9 Ekim 1933 günü trenle Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.

 

1934

1 Mayıs 1934 günü Atatürk Ankara'dan trenle İstanbul'a gelir. İsmet Paşa’yla beraber, merhum Kemalettin Sami ve Derviş Paşaların kabirlerini ziyaret ettikten sonra ertesi gün Yalova'ya geçerler. Atatürk daha sonra Ankara'ya döner.

26 Haziran 1934 günü Atatürk, misafiri İran Şahı Rıza Pehlevi ile birlikte Çanakkale'den İstanbul'a gelir ve Sarayburnu'nda karaya çıkar. 27 Haziran günü birlikte Harp Akademisi'ni ziyaret ederler.

3 Temmuz günü Atatürk, Ertuğrul yatı ile Yalova'ya geçer, daha sonra Ankara'ya gider.

19 Temmuz günü trenle İstanbul'a gelir. Ertesi gün Ertuğrul yatı ile Yalova'ya geçer.

30 Temmuz günü Yalova'dan istanbul'a gelerek, 31 Temmuz günü Dolmabahçe Sarayı'nda dil çalışmaları ve 2. Türk Dil Kurultayı hazırlıklarıyla ilgilenir. Aynı gün Ertuğrul yatıyla Çanakkaleye geçer ertesi günü oradan Yalova'ya gider.

Atatürk 11 Ağustos günü İstanbul'a gelir ve ertesi gün Dolmabahçe Sarayı'nda Türk Dili Tetkik Cemiyeti toplantısına başkanlık eder. Dolmabahçe Sarayı'nda 18 Ağustos gününden 23 Ağustos'a kadar süren 2. Türk Dil Kurultayı çalışmalarını izler.

26 Ağustos akşamı, Türkiye İş Bankası’nın 10. kuruluş yıldönümü nedeniyle düzenlenen vapur gezintisini şereflendirir.

28 Ağustos gecesi Ertuğrul yatıyla Yalova'ya gider, 30 Ağustos günü İstanbul'a döner. O gece Dolmabahçe sarayı'nda Tevfik Rüştü (Aras) Bey'in kızının düğününü şereflendirir.

1 Eylül 1934 günü Atatürk, Almanya Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesi nedeniyle Adolf Hitler’e bir tebrik telgrafı gönderir.

6 Eylül günü Büyükada'da gerçekleştirilen Kızılay Balosu'nu şereflendirir.

12 Eylül günü akşam üzeri Galatasaray'da Türkiye İş Bankası Sergisi'ni ziyaret eder.

20 Eylül 1934 günü Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.

 

22 OCAK 1935 - 3 EKİM 1937

1935

Atatürk 22 Ocak 1935 günü Ankara'dan İstanbul'a gelir.

2 Şubat 1935 günü Dolmabahçe Sarayı’nda, milletvekili genel seçimiyle ilgili olarak Başbakan İsmet İnönü ve CHP Genel Sekreteri Recep Peker’le çalışır. Atatürk’ün, milletvekili seçimi nedeniyle Cumhuriyet Halk Partisi örgütüne ve ikinci seçmenlere şu bildirgeyi yayınlar: “...Cumhuriyetçi ve milliyetçi olmakla beraber partimiz programından başka bir programla ve partili olmanın tabiî kayıtları dışında serbest çalışacak samimî yurttaşların ulus kürsüsünden yapacakları tenkitler ve söyleyecekleri düşüncelerle millî çalışmanın kuvvetleneceğine inanıyoruz.”

4 Şubat günü Atatürk, milletvekili genel seçimi nedeniyle millete şu bildirgeyi yayımlar: “...Müspet bilimlerin temellerine dayanan, güzel sanatları seven, fikir eğitiminde olduğu kadar beden eğitiminde de kabiliyeti artmış ve yükselmiş olan erdemli, kudretli bir kuşak yetiştirmek, ana siyasamızın açık dileğidir.”

8 Şubat günü yapılan Milletvekili genel seçimi akşamı Atatürk şu bildirgeyi yayımlar: “...Ulusça gösterilen birlik, ülküye bağlılık bütün gözleri yeniden yurdumuza çekmiştir. Öz dileğimiz yurdun yüceliği, yurttaşın genliğidir."

10 Şubat günü Atatürk, öğleye doğru Şişli tramvay durak yerinden ata binerek Hürriyet-i Ebediye Abidesi, Mecidiyeköy, Zincirlikuyu’ya kadar bir gezinti yapar, Golf Kulübü’ne uğrar, burada kısa bir dinlenmeden sonra otomobille Tarabya’da Tokatlıyan’a uğrayıp akşamüzeri Dolmabahçe Sarayı’na döner.

16 Şubat 1935 günü Ege Vapuru ile İstanbul'dan ayrılır ve daha sonra Zafer Destroyerine geçerek Ege'ye doğru bir yolculuğa çıkar. Alanya, Antalya, Taşucu, Mersin, Fethiye ve Marmaris ziyaretlerinden sonra 25 Şubat günü İstanbul'a döner. 27 Şubat 1935 günü Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.

18 Mayıs 1935 günü Atatürk trenle Ankara'dan İstanbul'a gelir. 22 Mayıs günü Hürriyet-i Ebediye Tepesi'ne giderek burada yapılan askeri manevraları izler. 23 Mayıs günü Kalamış vapuruyla Yalova'ya gider. 26 Mayıs günü İstanbul'a döner.

27 Mayıs günü Dolmabahçe Sarayı’nda Amerikalı kadın gazeteci Gladys Baker’in sorularına şu cevapları verir: “Yeni Türkiye’yi görmüş ve tanımış olanlar bilirler ki, Türk Cumhuriyeti topluluğu kendisine hedef olarak insanlığı ve kültürü almıştır. Türk’ün yeni gittiği yol ve varmak istediği nokta kültür hayatında yükselmek, insanlık yolunda ilerlemek ve elinden geldiği kadar barışa ve insanlığa hizmet etmektir” “...Türkiye’de bolşeviklik olmayacaktır. Çünkü Türk Hükûmeti’nin ilk gayesi, halka hürriyet ve mutluluk vermek, askerlerimize olduğu kadar, sivil halkımıza da iyi bakmaktır!”

29 Mayıs günü Atatürk, Türk Hava Kurumu’na 10.000 lira bağışta bulunarak şunları söyler: “...Bu ulus, en zor zamanlarda memleket ödevlerine canla, başla koşmuştur. ...İstediklerinden daha fazlasını başaracaklardır. Tuttukları yol doğrudur.”

31 Mayıs günü Yalova'ya gider. Saat 16.00’da Yalova’dan motorla hareket ederek Heybeliada’ya gelir, İsmet İnönü’nün köşküne uğrayarak bir süre kaldıktan sonra Heybeliada’dan hareketle akşam Sirkeci iskelesine çıkar, buradan otomobille Florya’ya giderek geceyi burada geçirir. Ertesi günü Dolmabahçe Sarayı'na döner.

3 Haziran 1935 günü Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır. 28 Haziran günü tekrar İstanbul'a gelir. Motorla Dolmabahçe Sarayı’na uğradıktan sonra Florya’ya geçer ve yapımı devam eden köşkü denetledikten sonra gece tekrar Dolmabahçe Sarayı’na döner.

1 Temmuz günü Atatürk, kotra ile Ortaköy’de Deniz Ticaret Okulu önüne gelerek, Denizcilik Bayramı nedeniyle burada yapılan deniz yarışlarını izler, gece Ankara vapuruyla yapılan deniz gezintisine katılır.

3, 4 ve 7 Temmuz günleri Florya'ya gider ve denize girer.

9 Temmuz günü Moda Deniz (Yat) Kulübü, Atatürk'ün şereflendirmesi ile törenle açılır. 10 Temmuz günü Yalova'ya oradan Bursa'ya gider ve 17 Temmuz günü İstanbul'a döner.

25 Temmuz günü saat 18.45’de Şişli Sağlık Yurdu’na gider, burada hasta bir dişine küçük bir müdahale yapılır.

1 Ağustos gecesi Pera Palas'ta İzmir Milletvekili Kazım İnanç Paşa'nın kızının evlenme düğününü şereflendirir.

10 Ağustos günü Florya'ya geçer. Özellikle ayın son günlerinde burada sıkça denize girer.  22 Ağustos günü Uluslararası 5. İzmir Fuarı’nın açılışında, Ekonomi Bakanı Celâl Bayar, Atatürk’ün devletçilik ilkesini açıklayan mesajını okur: “Türkiye’nin uyguladığı devletçilik sistemi, ondokuzuncu yüzyıldan beri sosyalizm nazariyecilerinin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye özgü bir sistemdir."

19 Eylül günü, 10 Eylül'den beri kaldığı Florya'dan Dolmabahçe Sarayı'na döner. 21 Eylül günü İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak'la birlikte Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.

 

1936

Atatürk, 9 Şubat 1936 günü trenla Ankara'dan İstanbul'a gelir. 10 Şubat günü Topkapı Eski Eserler Müzesi'ni ziyaret ederek incelemelerde bulunur.

14 Şubat günü Atatürk, Türk Tarihi Kurumu Başkanlığı’na şu yazıyı gönderir: “Viyana Elçisi Bay Cevat Üstün’ün kaleme aldığı “Viyana Seferi” isimli inceleme ile İstanbul Komutanı General Halis Bıyıktay’ın bunun hakkında yazdığı görüş ve düşüncelerini, ilişik olarak gönderiyorum. Her iki eserin, tetkik ve tenkit edilmek üzere Genelkurmay Başkanlığı’na verilmesini ve alınacak karşılığın iletilmesini temenni ederim. Askerî mütalâalar tenkit edilmelidir.”

10 Mart günü trenle Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.

17 Mayıs 1936 günü Ankara'dan İstanbul'a gelir. “Çocuk sevgisi insan için bir ihtiyaçtır. Hele yaş ilerledikçe bu ihtiyaç kendisini daha kuvvetle hissettiriyor. Onun için de Ülkü’yü yanımdan ayırmak istemiyorum.”

27 Mayıs günü Dolmabahçe Sarayı'nda İngiliz Lordlar Kamarası üyelerinden Lord Lloyd'u kabul eder.

28 Mayıs günü Harp Akademisi askeri tatbikatını izlemek üzere Topçu Atış Mektebi'ne gider ve geceyi orada geçirir.

30 Mayıs günü Florya'ya, ertesi gün ise Yalova'ya gider. 1 Haziran günü tekrar Florya'ya döner. 6 Haziran günü Mudanya ve Bursa ziyaretinden sonra 8 Haziran günü İstanbul'a dönerek Haydarpaşa'ya gelir ve buradan trenle Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.

16 Haziran günü Ankara'dan İstanbul'a gelen Atatürk, aynı akşam Florya'ya geçer. 18 Haziran günü, uçakla Ankara'ya dönecek olan İsmet İnönü'yü Yeşilköy Hava Alanı'ndan uğurlar.

Haziran ayının son günlerini ve Temmuz ayını genellikle Florya'da geçiren Atatürk sıkça denize girer, sandal gezintisi yaparak kürek çeker.

11 Temmuz günü Atatürk, Florya'da incelemelerde bulunduktan sonra Büyükada’ ya geçer ve geceyi orada geçirir. Ertesi gün tekrar Florya'ya döner.

Kendisi Yalova'da bulunduğu sırada 20 Temmuz günü, Boğazların Türk Hükümeti'nin tam egemenliğine geçişini sağlayan "Montreux Sözleşmesi" imzalanır. 28 Temmuz günü trenle Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.

3 Ağustos günü Atatürk, Ankara'dan İstanbul'a gelerek doğrudan Florya'ya geçer. Burada bulunduğu zamanlarda denize girmeye, kürek çekmeye devam eder.

9 Ağustos günü Ertuğrul yatıyla Florya’dan Moda’ya geliri ve yattan Moda koyunda -Moda Deniz Kulübü tarafından tertiplenen- deniz yarışlarını izler, gece Florya’ya hareket eder ve geceyi yatta geçirdikten sonra ertesi gün Yalova'ya gider, 16 Ağustos günü İstanbul'a gelir.

22 Ağustos günü Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’nda -3.Türk Dil Kurultayı’na gelen- yabancı dil bilginlerini kabul eder ve şunları söyler: “Dünya dil âlimlerinin Türk âlimleriyle beraber çalışmaları, dil biliminin şimdiye kadar çözemediği birçok güçlüklerin çözümünü kolaylaştıracaktır. Bundan, büyük gerçekler de meydana çıkacaktır.”

24 Ağustos günü öğleden sonra Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’nda “Üçüncü Türk Dil Kurultayı”nın açılış törenini ve sonrasında çalışmalarını izler. 31 Ağustos gününe kadar sürecek çalışmaların hepsini izler.

26 Ağustos 1936 günü Atatürk, Türkiye İş Bankası’nın 12. kuruluş yıldönümü nedeniyle şu demeci verir: “İş Bankası, Cumhuriyet tarihinde ekonomi bakımından başlıbaşına yer alacaktır. Bu kurum, çok küçük bir servetin bile ekonomik hayatta fert çıkarlarına ayrılmayıp ulus çıkarlarına ayrılmasından çıkabilecek olan büyük sonuçları, az bir zamanda ve özellikle yepyeni bir devlet kuruluşunun türlü inkılâp güçlükleri içinde dünya çapında göstermiştir.” Aynı gece Taksim Bahçesi’nde Türkiye İş Bankası’nın 12. kuruluş yıldönümü nedeniyle düzenlenen ziyafeti şereflendirir.

2 Eylül 1936 gecesi Atatürk, Beylerbeyi Sarayı’nda düzenlenen Balkan Festivali’ni şereflendirir. Festivalde General Kâzım Dirik’e şu notu yazdırıp okutur: “...Beşeriyette saadet, işte böyle insanoğullarının birbirine yaklaşması, insanların birbirini sevmesi, hepsinin temiz his ve düşüncelerini birleştirmesiyle olacaktır. Bu geceki birleşik vaziyetimiz, bu insancıl idealin yüksek işaretidir. İşte bunun için ev sahibi olarak bütün kıymetli misafirlerimize derin sevinçlerimi ifade ederim.” Atatürk aynı gece bir Türk çocuğuna ise şu notu yazdırıp okutur: “...Bir millet çok şeyde inkılâp yapabilir ve bunların hepsinde de başarı kazanabilir. Fakat musiki inkılâbıdır ki milletin yüksek gelişiminin belgesidir.”

Atatürk, 4 Eylül 1936 günü, İstanbul’a gelen İngiliz Kralı VIII. Edward’ı Tophane rıhtımında karşılar. Aynı gün öğleden sonra Dolmabahçe Sarayı'nda kendisini kabul eder. Akşam kralın yatında verilen kokteyli şereflendirir.

5 Eylül günü Dolmabahçe Sarayı'nda bazı Türk Dil Kurumu üyeleriyle çalışma yapar.

6 Eylül günü İngiliz Kralı VIII. Edward ile birlikte Ertuğrul yayından, Moda'da düzenlenen deniz yarışlarını izler, aynı gece Sirkeci İstasyonu'ndan kralı uğurlar.

8 Eylül günü Florya'ya geçerek çalışmalarına burada devam eder, bazen denize girer.

13 Eylül günü Dolmabahçe Sarayı'na gelerek Türk Dil Kurumu toplantısına başkanlık eder ve gece tekrar Florya'ya döner ve 15 Eylül'e kadar burada kalır.

6 Ekim 1936 günü trenle Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.

31 Aralık 1936 günü Ankara'dan İstanbul'a gelir.

 

1937

Atatürk 1937 yılına Hatay Davası ile girmiş ve Ocak ayı sonuna kadar çalışmalarını bu konuya ayırmıştır.

5 ocak 1937 günü Atatürk, Eskişehir üzerinden Konya'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır. 10 Ocak günü Ankara üzerinden trenle İstanbul'a geri döner.

17 Ocak akşamı İsmet İnönü ve Sabiha Gökçen ile birlikte Atatürk çocukluk arkadaşlarından Asaf İlbay’ı evinde ziyaret ederler, sohbet sırasında şunları söyler: “...Her zaman samimî olalım, bütün duygularımızı samimîliğe, açıklığa ve dürüstlüğe doğru yönlendirelim. İçi başka, dışı başka insanlar vicdan rahatlığı duyamazlar.”

22 Ocak 1937 günü Atatürk’ün, Kurun (Vakit) gazetesinde, Fransa'nın Suriye'ye bağımsızlık vermesi ile ortaya çıkan Hatay davasıyla ilgili olarak, Asım Us imzasıyla bir başyazısı yayımlanır: “...Acaba Fransız devlet adamlarının bu işi böyle çıkmaza sokmaktan maksatları ne olabilir? ...Biz artık Fransız devlet adamlarına hitap etmeye gerek görmüyoruz. Bundan sonra Fransızların kendi menfaatleri namına dostları ve müttefikleri olan devletlerin, gerçeği yakından görerek durumun gereğine göre hareket etmelerini istiyoruz!”

22 Ocak tarihinde yayımlanan bu başyazı Atatürk tarafından yazdırılıp 22-26 Ocak tarihlerinde Asım Us imzasıyla Kurun (Vakit) gazetesinde dizi halinde yayımlanan beş başyazının  ilkidir. Diğerleri ise şöyledir;

23 Ocak 1937: “..Fransa, bugün kendisine pek mütemayil bir dostunu daha kaybetmek üzeredir!”

24 Ocak 1937: “...Dostlarımızın kendilerine düşen vazifeyi yapmaları pek lüzumlu olduğu inancındayız. Biz dostluğa lâyık ve lâzım olduğu kadar hürmette, hak ve menfaatlere azamî riayette kusur etmiyoruz. Fakat Türkiye Cumhuriyeti’ne eski Osmanlı İmparatorluğu’nun bir uzantısı gözü ile bakılarak ona karşı dejenere bir politika izlendiği ve hâlâ bu sevdada yaşayan diplomatların siyasette hakim olduklarını görürsek bunun yalnız isabetsiz değil, aynı zamanda tehlikeli bir meslek olduğunu söylemekten de kendimizi alamayız.”

25 Ocak 1937: “Başbakan İsmet İnönü, onbeş gün evvel Hatay sorunu üzerinde konuşurken şöyle demişti: ‘Onbeş gün bekleyiniz.’ ...Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ve onun hükûmetine hitap ediyoruz: Onaltıncı gündeyiz. Vaziyet nedir? Bizi, Türk milletini yeniden aydınlatınız!”

26 Ocak 1937: “..Türkiye Cumhuriyeti çok haklı olduğu Hatay davasını ortaya atarken bunun bütün sonuçlarını düşünmemiş olduğunu kim iddia edebilir? Dava uluslararası olmuştur. Davasında haklı olan Türkiye’dir. Artık, dinlenilecek sözün kimin ağzından çıktığına çok dikkat etmelidir. Türk’ün sözü, Türk’ ün haklı ve yerinde sözü Türk’ün kendisidir. Ona uymamak, onu tanımamak, onu hiçe saymak, buna cesaret gösterenlerin düşünmedikleri akıbetle karşılaşacaklarına asla şüphe etmemelidir.”

Aynı gün Cenevre’de Milletler Cemiyeti toplantısında Hatay’ın bağımsızlığı kabul edilir. (Bu karar, 29 Mayıs 1937’de Cenevre’de toplanan Milletler Cemiyeti Konseyi’nde de Hatay Anayasası’yla beraber onaylanır, bağımsızlık rejimi 29 Kasım 1937 günü yürürlüğe girer. 2 Eylül 1938’de Hatay Millet Meclisi açılarak Devlet Başkanlığı’na Tayfur Sökmen seçilir. Devletin adı “Hatay Devleti” olarak kabul edilir, 23 Haziran 1939’da Türkiye ile Fransa arasında yapılan antlaşma ile de Hatay Türkiye’ye bırakılır, 29 Haziran günü Hatay Millet Meclisi oy birliği ile Anavatana katılma kararı alır, 7 Temmuz 1939 tarih ve 3711 sayılı Kanunla yeni Hatay ili kurulur, 23 Temmuz günü Fransız Ordusu yerini Türk Ordusuna bırakır.)

Atatürk, Milletler Cemiyeti toplantısında Hatay’ın bağımsızlığının kabul edilmesi üzerine Başbakan İsmet İnönü’ye şu telgrafı gönderir: “Başarılmış olan millî davada izlenen uygar ve insanî yola, uluslararası lâyık olduğu kıymetin verileceğine şüphe yoktur. Türkiye Cumhuriyeti haklı olduğuna inandığı davasını, büyük ve âdil hakem heyeti olmasını daima arzu ettiği ve bu sıfat ve yetkisinin daha çok çetin meselelerin çözümünde en yüksek kudret ve kuvvete sahip olmasını temenni ettiği Milletler Cemiyeti’ne bırakmakla insanlık adına isabetli bir harekette bulunmuştur. Bu suretle uygarlık adına da yüksek bir vazife yapmış olmakla sadece takdir ve tebrike lâyıktır!”

31 Ocak günü İstanbul’da Beyazıt Meydanı'nda, Hatay’ın bağımsızlığa kavuşması nedeniyle düzenlenen büyük mitingi takiben, halk vapurlarla Dolmabahçe Sarayı önüne gelerek Atatürk’e sevgi gösterilerinde bulunu ve Atatürk balkona çıkarak halkı selâmlar.

1 Şubat günü Atatürk, Hatay davasının başarılması nedeniyle Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin teşekkürlerini ileten Meclis Başkanı Abdülhalik Renda’ya şu cevabı gönderir: “Hatay mukadderatının tespitini memnuniyete değer görmüş olan büyük Kamutay’ın hakkımızda taltif kararı vermiş olduğunu bildiren telgrafınızı memnuniyetle aldım. Teşekkür ve minnetlerimi bildirmekle bahtiyar olduğumun Kamutay’a arz edilmesini dilerim."

5 Şubat 1937 günü, altı okun içinde yer alan Laiklik ilkesi, Anayasa'nın 2. Maddesi içerisinde yerini alır.

12 Şubat günü Atatürk, -Selânik’te doğduğu evin, sahibinden satın alındığını ve kendi emirlerine verilmesinin kararlaştırıldığını bildiren Selânik Belediye Başkanı Marcuriu’ye bir teşekkür telgrafı gönderir. Evin anahtarları 13 Şubat günü Selanik Türkiye Cumhuriyeti Konsolosluğu'na teslim edilir. 15 Şubat günü Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras evi ziyaret eder.

9 Mart 1937 günü Atatürk trenle Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.

5 Haziran 1937 günü Ankara'dan İstanbul'a gelir. 6 Haziran günü Beylerbeyi Sarayı'nda Ürdün Kralı Abdullah'ı ziyaret eder. 8 Haziran günü Trabzon'a gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır, 13 Haziran günü İstanbul'a döner. Dönüş esnasında, Sabiha Gökçen’in, kendi kullandığı uçakla Boğaz’ın girişinde, akrobasi hareketleri yaparak İzmir vapurunu karşılamasını Atatürk güverteden izler. 13 Haziran 1937 günü Atatürk, 11 Haziran günü Trabzon'da iken başbakanlığa bir dilekçe vererek çiftliklerini hazineye bağışlamış olması nedeniyle millet ve Meclis adına kendisine teşekkür telgrafı çeken Başbakan İsmet İnönü’ye şu cevabı gönderir: “...Söz konusu olan hediye, yüksek Türk milletine benim asıl vermeyi düşündüğüm hediye karşısında hiçbir kıymete sahip değildir. Ben, gerektiği zaman en büyük hediyem olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim!” Aynı gün Meclis'in gönderdiği teşekkür telgrafına cevabı ise şöyle olur: "Yapılan bir vazifedir!" O gece Dolmabahçe Sarayı'na davet ettiği Münir Nurettin Selçuk'un konserini izler.

19 Haziran günü Sakarya Motoruyla Yalova'ya gider, 25 Haziran günü Dolmabahçe Sarayı'na döner.

8 Temmuz 1937 günü Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Tahran’da Sadabat Paktı’nın imzalanması üzerine kendisine tebrik telgrafı gönderen İran Şahı Rıza Pehlevi'ye şu telgrafı gönderir: “...Memleketlerimizin, barış idealinde müşterek bir eseri olan bu antlaşmanın hepimiz için ve dünya barışı için kutsal olmasını dilerim.”

9 Temmuz günü Atatürk, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Roosevelt’in 6 Nisan 1937 tarihli mektubuna şu cevabı verir: “...Sizinle bir an evvel buluşmak benim de samimî arzum olduğundan sevimli ve kuvvetli şahsiyetinizi Türkiye’de selâmlayacağım günü sabırsızlıkla bekliyorum!”

10 Temmuz günü Atatürk, Sadabat Paktı’nın imzası nedeniyle tebrik telgrafı gönderen Irak Kralı Gaziyülevvel’e şu cevabı verir: “Birbirine kardeşlik ve dostluk bağlarıyla bağlı dört devletin dünya barışı yolunda verimli bir işbirliğini temin edecek olan bu antlaşmayı memleketlerimiz için çok hayırlı bir eser telâkki eder, hepimize uğurlu olmasını dilerim.” Aynı gün Afganistan Kralı Muhammet Zahir Han’a cevabı ise şöyle olur: “Dört kardeş millet arasında mevcut en sıkı dostluk bağlarını bir kat daha pekiştirerek cihan barışının esaslı desteklerinden birisini oluşturan bu önemli eserin, milletlerimizin barışseverliği sayesinde meydana gelmiş olması, hepimiz için iftiharı gerektiren bir olaydır.”

16 Ağustos akşamı Florya tren istasyonundan trenle Çerkezköy'e hareket eder, geceyi trende geçirdikten sonra ertesi günü Çerkezköy'deki askeri manevraları izler. Lüleburgaz ve Çorlu'da denetlemelerde bulunduktan sonra gece 2.30 da Florya'ya döner. 19 ve 20 Ağustos günleri Çerkezköy'e giderek devam etmekte olan askeri manevraları izler.

6 Eylül günü Atatürk, saat 17.30’de Yeşilköy Hava Alanı’na gelerek, Bükreş’teki Uluslararası Arkeoloji Kongresi’nden dönen Afet (İnan) Hanım’ı karşılar.

14 Eylül günü Akdeniz’de korsanlık hareketlerine karşı alınacak ortak önlemler hakkında Türkiye, İngiltere, Fransa, Rusya, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya, Mısır ve Arnavutluk arasında “Nyon Sözleşmesi” imzalanır. Nyon Sözleşmesi’nin imzalanmasını takiben Atatürk İstanbul’dan Ankara’da bulunan Başbakan İsmet İnönü’ye şu telgraf notunu gönderir: “Nyon Konferansı’nda imza ettiğimiz sözleşmenin, Türkiye Devleti’nin çok beklediği yüksek faydaları temin eder nitelikte olduğunu size temin ederim; bütün sonuçlarıyla.”

15 Eylül günü Atatürk, Florya Köşkü’nde Prof. Pittard’ı kabul eder, dil ve tarih konuları üzerinde görüşür.

16 Eylül günü trenle Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır. 19 Eylül günü tekrar İstanbul'a döner. Bu seyahatinde İsmet İnönü ile aralarında anlaşmazlık olur.

Atatürk 20 Eylül günü saat 10.00’da İkinci Türk Tarih Kurultayı nedeniyle Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlenen “Tarih Sergisi”nin açılışını yapar. Öğleden sonra, İsmet İnönü ile beraber İkinci Türk Tarih Kurultayı’nın açılışını ve çalışmalarını izler. Aynı gün İsmet İnönü bir buçuk ay izin alarak başbakanlıktan ayrılır. (Sonrasında 25 Ekim günü istifa eder)

21 Eylül günü Atatürk, Ekonomi Bakanı Celal Bayar’a şu mektubu gönderir: “Başbakan Malatya Mebusu İsmet İnönü, şiddetli sürmenaj [fazla çalışmanın sebep olduğu yorgunluk] neticesi olarak mutlak istirahat şeklinde izne ihtiyaç hissetmekte olduğundan bahisle tedavisini bitirebilmek üzere bir buçuk ay müddetle izin istemiş ve isteği uygun bulunarak Başbakanlık Vekâleti’ne sizin atanmanız uygun görülmüştür. Durum Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na ve kendisine bildirilmiştir.” Aynı gün öğleden sonra İkinci Türk Tarih Kurultayı çalışamlarını izlemeye devam eder. 22,23, 25 Eylül tarihlerinde de çalışmaları takip eder. 26 Eylül akşamüzeri İkinci Türk tarih Kurultayı'na katılan tarih öğretmenlerine Beylerbeyi Sarayı'nda verilen çayı şereflendirir.

3 Ekim 1937 günü Atatürk Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır.

 

3 ŞUBAT 1938 - 10 KASIM 1938

1938

3 Şubat 1938 günü Atatürk, Mudanya'dan Ege vapuruyla İstanbul'a gelir geceyi vapurda geçirir ertesi günü Dolmabahçe Sarayı'na geçer. İstanbul'a gelmeden önce uğramış olduğu Yalova'da bazı şikâyetleri üzerine Dr. Nihat Reşat Belger tarafından muayene edilmiş ve ilk defa olarak “siroz başlangıcı” teşhisi burada konulmuştur.

Atatürk 7 Şubat günü, öksürük ve göğüs ağrısı nedeniyle gece Dolmabahçe Sarayı’na çağrılan Dr. Nihat Reşat Belger tarafından muayene edilir ve zatürree (pnömoni) teşhisi konularak 10 gün kadar tedavi altına alınır. 8 Şubat günü Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Dr. Nihat Reşat Belger tarafından tekrar muayene edilir ve zatürre tedavisine devam edilir.

19 Şubat günü Atatürk, Ankara’dan İstanbul’a gelen İsmet İnönü’yü kabul eder. İsmet İnönü, Atatürk’ün daveti üzerine bir hafta kadar Dolmabahçe Sarayı’nda misafir olarak kalır.

22 Şubat Atatürk, halkevlerinin 6. kuruluş yıldönümü nedeniyle İçişleri Bakanı ve C.H.P. Genel Sekreteri Şükrü Kaya’nın 19 Şubat 1938 tarihli telgrafına şu cevabı verir: “Kültür alanındaki gelişmemizde önemli bir vazife gören halkevlerinin yıldönümü münasebetiyle gönderdiğiniz telgraftan çok duygulandım. Teşekkür eder ve halkevlerine bilinçli ve ışıklı çalışmalarında başarılar dilerim.”

24 Şubat 1938 günü Atatürk, İsmet İnönü ile beraber trenle Ankara’ya hareket eder.

Atatürk 27 Mayıs 1938 günü Ankara'dan İstanbul'a gelir. Bu gelişi İstanbul'a son gelişidir.

28 Mayıs günü akşamüzeri Florya'ya geçer, saat 21.00 de Dolmabahçe Sarayı'na dönerken bir rahatsızlık geçirir. 29 Mayıs günü Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp tarafından muayene edilir, karnında su toplanmaya başladığı belirlenir.

1 Haziran günü, devlet tarafından Cumhurbaşkanı için satın alınan Savarona yatı İstanbul'a gelir. Atatürk saat 15.30'da yata geçer ve 25 Temmuz gününe kadar çalışmalarını, kabullerini, görüşmelerini  burada yürütür.

İlk olarak 28 Mart günü Ankara'ya gelerek Atatürk'ü muayene eden Prof. Dr. Fiessinger, çağrı üzerine 8 Haziran günü,  Paris’ten ikinci defa gelir ve Savarona yatında Atatürk’ü muayene eder. Atatürk'ün isteği üzerine ertesi gün Ankara'ya giderek safra kesesi iltihabından rahatsızlığı bulunan İsmet İnönü'yü muayene eder ve akşam tekrar İstanbul'a döner. 10 Haziran günü Atatürk'ün tedavisi ile ilgili direktifleri verir ve akşam Paris'e hareket eder.

14 Haziran günü Cenevre’de bulunan Afet (İnan)’a şu mektubu gönderir: “...Tamamen iyileşme ümidi ve şansı kuvvetlidir."

16 Haziran günü Atatürk, Savarona yatında, o gün Balkan turuna çıkmak üzere kullandığı uçakla Yeşilköy’den Atina’ya uçacak olan Sabiha Gökçen’i kabul eder ve şunları söyler: “Birkaç saat sonra senin büyük bir Balkan turuna çıktığını ve Türk kadınlığını göklerde şerefle temsil ettiğini, bütün dünya radyoları yayımlayacaklar, herkese duyuracaklar! ..Seni geçirmeye gelmek isterdim Gökçen; ama ne yazık ki bacaklarımda, dizlerimde derman bulamadım. Ama bu sözlerime sakın üzülme! Balkan turun, hepimiz için hayırlı olsun çocuğum!”

20 Haziran günü Atatürk, Hatay sorunu nedeniyle Savarona yatında Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın da katıldığı dörtbuçuk saat süren Bakanlar Kurulu olağanüstü toplantısına başkanlık eder.

21 Haziran günü Atatürk, Savarona yatında, kullandığı uçakla Balkan turunu tamamlayarak bugün Yeşilköy’e inen Sabiha Gökçen’i kabul eder ve şunları söyler: “Gökçen, döndüğüne sevindim. Beni çok mutlu ettiğini biliyor musun bu yaptıklarınla? Kaç gündür dünya ajanslarını dikkatle izliyorum. Hepsi senden uzun uzun sitayişle bahsediyorlar. Türk gençlerini, Türk kızlarını şerefle temsil ettin çocuğum. Bu, benim için en büyük mükâfat sayılır!”

29 Haziran günü Atatürk, Savarona yatında, İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'nın hazır bulunduğu toplantıda İstanbul’un imarı hakkında bilgi alır ve bazı direktifler verir.

4 Temmuz günü Antakya’da, 3.7.1938 günü Türk ve Fransız Askerî Heyetleri arasında imzalanan “Askerî Antlaşma” gereğince her iki hükûmetin Hatay’da eşit sayıda asker bulundurmayı kararlaştırmaları üzerine birliklerimize ait öncü müfrezeler Hatay’a girer. Ana kuvvetler ise ertesi günü girer. 6 Temmuz günü Atatürk, Hatay davasının sonuca ulaşması nedeniyle yurdun her tarafından kendisine gönderilen telgraflara Anadolu Ajansı aracılığıyla şu cevabı verir: “Hatay millî meselemizin dostça tedbirlerle olumlu sonuca ulaştırılmasından duyulan sevinç yerindedir." Atatürk, Hatay Türklerinin saygı ve teşekkür telgrafına ise şu cevabı verir: “Sizin için artan saadet ve refah dilerim!”

9 Temmuz 1938 günü Atatürk Savarona yatında 3 saat süren Bakanlar Kurulu toplantısına başkanlık eder. Bu toplantı Atatürk'ün son Bakanlar Kurulu toplantısıdır.

10 Temmuz günü saat 14.00'te Acar motoru ile Florya'ya geçen Atatürk burada bir süre dinlendikten sonra Savarona yatına döner ancak gece yüksek ateşin eşlik ettiği bir rahatsızlık geçirir. Zatürre başlangıcı teşhisi konulur. 16 Temmuz günü Prof. Dr. Fiessinger Paris'ten üçüncü defa gelir ve Atatürk'ü muayene eder. 18 Temmuz günü ateş kontrol altına alınır.

24 Temmuz günü Atatürk, Lozan Antlaşması’nın 15. yıldönümü nedeniyle telefonla İsmet İnönü’yü aratarak iltifatlarını ve iyi dileklerini iletir. Aynı gece Atatürk Savarona yatından Dolmabahçe Sarayı'na geçer. 26 Temmuz günü İsmet İnönü, Atatürk'e şu telgrafı gönderir: “Büyük, Sevgili Atatürk, Lozan günü vesilesiyle iltifatınızı söyletmek lütfunda bulundunuz. Kendi ıstırabınızı unutarak bana yeniden sağlık, bahtiyarlık verdiniz. şükran ve minnetlerimi kabul buyurunuz. Velinimetim Atatürk, kesinlikle eminim ki bu hastalık günlerini geçireceğiz. Siz, bütün afiyet ve neşenizle ve şerefle daha çok uzun seneler millet ve memleketi idare buyuracaksınız. Derin tazimle ve dayanılmaz bir özleyişle ellerinizden öperim velinimetim.”

30 Temmuz günü Dolmabahçe Sarayı’nda sürekli ve danışman hekimler tarafından muayene ve konsültasyon yapılır. (Sürekli hekimler: Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, Prof. Dr. Mim Kemal Öke, Dr. Nihat Reşat Belger. Danışman hekimler: Prof. Dr. Âkil Muhtar Özden, Prof. Dr. Hayrullah Diker, Prof. Dr. Süreyya Hidayet Serter, Dr. Abrevaya Marmaralı, Dr. Mehmet Kâmil Berk.)

31 Temmuz günü Viyana’dan davet edilen Prof. Dr. Eppinger İstanbul’a gelir ve Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’ü muayene eder.

1 Ağustos günü Berlin’den davet edilen Prof. Dr. Bergmann İstanbul’a gelir ve Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’ü muayene eder. Saat 17.00 de Prof. Dr. Eppinger ve Prof. Dr. Bergmann’ın da katılımıyla sürekli ve danışman hekimler tarafından muayene ve konsültasyon yapılır.

2 Ağustos günü Atatürk’e, Dolmabahçe Sarayı’nda Prof. Dr. Eppinger, Prof. Dr. Bergmann, Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Dr. Nihat Reşat Belger tarafından konsültasyon yapılır.

3 Ağustos günü Dolmabahçe Sarayı’nda saat 11.00’de Prof. Dr. Eppinger ve Prof. Dr. Bergmann’ın da katılımıyla sürekli ve danışman hekimler tarafından konsültasyon yapılır. Aynı gün Afet (İnan) İsviçre’den İstanbul’a gelir ve Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk tarafından kabul edilir.

4 Ağustos günü Atatürk’e, Dolmabahçe Sarayı’nda saat 15.00’de Prof. Dr. Bergmann’ın da katılımıyla sürekli ve danışman hekimler tarafından konsültasyon yapılır. Aynı gün Prof. Dr. Eppinger, Viyana’ya dönmek üzere İstanbul’dan ayrılır.

6 Ağustos günü Atatürk’e, saat 17.00’de Prof. Dr. Bergmann’ın da katılımıyla sürekli ve danışman hekimler tarafından konsültasyon yapılır. Ardından Prof. Dr. Bergmann  Berlin’e dönmek üzere akşam İstanbul’dan ayrılır. Aynı gün Times gazetesi, Atatürk ve Atatürk Türkiyesi'ne ait özel bir sayı yayımlar.

18 Ağustos günü Atatürk, Hatay'dan gelen Tayfur Sökmen'i kabul eder. (Kendisi 2 Eylül günü Hatay Devleti Cumhurbaşkanı seçilecektir.)

20 Ağustos günü Atatürk, Uluslararası 8. İzmir Fuarı’nın açılışı nedeniyle Başbakan Celâl Bayar’a şu telgrafı gönderir: “...Fuarın yıldan yıla ayrı bir gelişme eseri gösterdiğine dair olan haberinizden çok memnun oldum. Vazifelilere takdirlerimin ve sayın halka teşekkür ve sevgilerimin iletilmesini diler, gözlerinizden öperim.”

28 Ağustos günü Atatürk, Doğu Manevraları’nın bitişi nedeniyle Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın telgrafına şu cevabı verir: “Türk ordusunun yarattığı zaferin bu yıldönümü günlerinde kalbim orduya karşı takdir ve şükran hisleriyle doludur. Sizin ve tercüman olduğunuz aziz silâh arkadaşlarımın hakkımda gösterdikleri samimî ve asil duygular, o günlerdeki hatıralarımı canlandırdı, heyecanlarımı artırdı.”

Aynı gün Dolmabahçe Sarayı’nda Sabiha Gökçen’i kabul eden Atatürk şunları söyler: “30 Ağustos’u bensiz kutlayacaklar! Oysa o kadar isterdim ki törene katılmayı...Çocuklarımızı görmeyi, modern araç ve gereçlerle donanan ordumuzun geçişini görmeyi.. Biliyor musun Gökçen, bayrağımızı da özledim; onun şöyle anlı şanlı dalgalanışını, göklerle bütünleşmesini..”

30 Ağustos Zaferi'nin 16. yıldönümü bütün yurtta coşkuyla kutlanır. Atatürk, Sabiha Gökçen'i kabul eder ve tüm gazetelerde yer alan 30 Ağustos'la ilgili yazıları okutarak dinler.

3 Eylül günü Atatürk, Hatay Millet Meclisi’nin açılması ve Devlet Başkanı’ nın seçilmesi üzerine Başbakan Celâl Bayar’a şu telgrafı gönderir: “...Cumhuriyet hükûmetinin bu başarısını tebrik ederim.” Aynı gün Trans-İran demiryolunun açılış töreni nedeniyle İran Şahı Rıza Pehlevi’ye de bir tebrik telgrafı gönderir.

4 Eylül günü Atatürk, Hatay Devlet Başkanlığı'na seçilen Tayfur Sökmen’e bir tebrik telgrafı gönderir: “Hatay’daki çalışmalarınızda başarınızı temenni eder ve Hatay’ın yeni idare altında pek çok saadet ve refahlar görmesini yürekten temenni ederim.”

 

5 Eylül 1938 günü Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’nda vasiyetini yazar: “Sahip olduğum bütün para ve hisse senetleriyle Çankaya’daki taşınır ve taşınmaz mallarımı Cumhuriyet Halk Partisi’ne aşağıdaki şartlarla, terk ve vasiyet ediyorum:

1-Para ve hisse senetleri, şimdiki gibi, İş Bankası tarafından faizlendirilecektir.
2- Her seneki faizden, bana nispetleri şerefi saklı kaldıkça, yaşadıkları müddetçe, Makbule’ye ayda bin, Afet’e 800, Sabiha Gökçen’e 600, Ülkü’ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile’ye şimdiki yüzer lira verilecektir.

3-Sabiha Gökçen’e bir ev de alınabilecek ayrıca para verilecektir.

4-Makbule’nin yaşadığı müddetçe Çankaya’da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.

5- İsmet İnönü’nün çocuklarına yüksek öğrenimlerini tamamlamaları için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.

6- Her sene faizden arta kalan miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil Kurumları’na tahsis edilecektir.”
 

6 Eylül 1938 günü Atatürk, 5 Eylül 1938 tarihli vasiyetini, Dolmabahçe Sarayı’na çağırdığı İstanbul Altıncı Noteri İsmail Kunter’e teslim eder ve şunları söyler: “Bu benim vasiyetimdir. Gerektiği zaman lütfen kanunî muamelesini yaparsınız!” Aynı gün Prof. Dr. Fiessinger, Paris’ten dördüncü defa gelir ve Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’ü muayene eder.

 

7 Eylül günü Atatürk’e, Prof. Dr. Mim Kemal Öke tarafından ilk defa karın ponksiyonu yapılarak toplanan su dışarı alınır. Bu işlem sırasında Prof. Dr. Fiessinger hazır bulunur. Aynı gün Atatürk kendisine Meclis’in ve Hatay halkının minnet ve bağlılıklarını bildiren Hatay Millet Meclisi Başkanı Abdülgani Türkmen’in telgrafına şu cevabı gönderir: “...Hatay Millet Meclisi’ne başladığı mühim vazifede başarılar ve Hatay halkına yeni idare altında saadetler dilerim.”

 

8 Eylül günü Atatürk’ün sağlık durumu hakkında Dr. Nihat Reşat Belger, Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Prof. Dr. Fiessinger tarafından ortak bir rapor düzenlenir: “.. Bu vakada ‘Laennec’ tipinde bir ‘skleröz hepatit’ söz konusu olamaz. Fakat söz konusu olan ‘Hanot ve Gilbert’ tipinde bir hipertrofi şeklidir.” Prof. Dr. Fiessinger, söz konusu rapora ayrıca şu notu koymuştur: “Teşhis, Mart ayında formüle edilen teşhistir: Hepatite sclereuse hypertrophique, type Hanot et Gilbert” (Bugüne kadar bilinmeyen bu rapor, Atatürk’e 7 Eylül 1938’de yapılan karın ponksiyonundan bir gün sonraki muayene bulgularına dayanılarak düzenlenmiştir. Karaciğerin küçülmeyip, yine Mart ayındaki muayenede belirlenen büyüklüğü koruması ve üzerinin pürtüksüz oluşu, Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ile Dr. Nihat Reşat Belger’i de alkole bağlı atrofik siroz tanısından bir ölçüde uzaklaştırıp Prof. Dr. Fiessinger’in ileri sürdüğü hipertrofik siroz tanısını kabule yönelttiği anlaşlıyor. Tıp dilinde “Laennec tipi skleröz hepatit”, alkole bağlı siroz demektir; “Hanot ve Gilbert tipi skleröz hipertrofik hepatit” ise safra yollarındaki kronik tıkanma sonucu gelişen siroz (biliyer siroz) anlamını taşır. Prof. Dr. Fiessinger, söz konusu rapora özel olarak kaydettiği notta “Teşhis, Mart ayında formüle edilen teşhistir: Hanot ve Gilbert tipi skleröz hipertrofik hepatit” ifadesine yer verdiğine göre, Mart ayındaki ilk teşhisinde de Atatürk’teki siroz şeklinin alkole bağlı olmadığını düşündüğünü göstermektedir. Prof. Dr. Fiessinger’in gerek Mart ayındaki muayenesinde, gerekse 8 Eylül 1938 tarihli raporda yer alan bu tanısına rağmen, sürekli ve danışman hekimler tarafından 10 Kasım 1938 tarihinde düzenlenen “Atatürk’ün Ölüm Raporu”nda, mevcut siroz’un alkole bağlı bulunduğunu ve Prof. Dr. Fiessinger’in de bu görüşte olduğunu (!) belirtmek üzere “..Mart başlarında Paris’ten çağrılan Prof. N. Fiessinger ile Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp arasında Ankara’da bir tıbbî danışma daha yapılarak büyük bir karaciğer ve büyükçe bir dalak bir kere daha müşahede edilmiş ve aynı teşhis konularak, hastalığın bir “hépatite scléro-congestive éthylique” olduğu tespit edilmiştir” cümlesine yer verilmiştir.)

 

11 Eylül günü Atatürk’ün sağlık durumu hakkında Dr. Nihat Reşat Belger, Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Prof. Dr. Fiessinger ortak bir rapor düzenlerler:
“Yatakta kesin istirahatin devamı. ..Ankara’ya dönüş, bütün yorgunluklardan kaçınmak, 100 metreden fazla yayan yürümemek, karın sarılı olmak ve ikinci ponksiyondan itibaren 6 gün geçmiş bulunmak şartıyla mümkün olabilir. Seremonilere gelince, en aşağı 4 ay müddetle seremoniler, yorulmamak ve ayakta durmamak ve yürümemek şartıyla kabul edilebilir. Aksi takdirde seremonilerden kaçınmak gerekir. Şimdilik ve ponksiyonların arası 3 ayı bulmadan evvel, otomobil veya deniz motoruyla gezinti uygun değildir. Radyo ile nutuk söylemek 15-20 dakikalık kısa zamanla sınırlı kalmak şartıyla mümkün olabilir. Mühim ziyaretler, şezlongta ve mümkün ponksiyonlardan 5-8 gün sonra kabul edilecektir; bu ziyaretler nadir ve kısa olacaktır. Alelâde ziyaretler, yorulmamak şartıyla günde 1-2 saati geçmemelidir. Özet olarak, mümkün olduğu kadar yatakta istirahate devam etmek ve her türlü yorgunluk sebeplerinden kaçınmak şarttır.”

 

12 Eylül günü Atatürk, İzmir’in 16. kurtuluş yıldönümü nedeniyle Belediye Başkanı Behçet Uz tarafından çekilen 9 Eylül 1938 tarihli saygı telgrafına şu cevabı gönderir: “...İzmirlilerin hakkımda belirttiklerini bildirdiğiniz duygulardan çok hislendim. Teşekkür, sevgi ve iyi dileklerimin sayın halka iletilmesini dilerim.” Aynı gün Prof. Dr. Fiessinger Paris’e dönmek üzere akşam İstanbul’dan ayrılır.

 

18 Eylül günü Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’nda Başbakan Celâl Bayar’ı kabul eder ve hükûmetçe hazırlanan 4 yıllık yeni ekonomik plân hakkında görüşür ve şunları söyler: “Bizim bu ve buna benzer işleri başarmamız için en çok üç sene süremiz vardır; ondan evvel de fırtına kopmaz demiyorum... Ne yapacaksak bu dar müddetin içine sıkıştırmaya bakmalıyız. Bütçe filân düşünmeye gerek yoktur; memleketin bütün kuvvet kaynaklarını seferber ederek bu işleri yapmak lâzımdır." (1939'da 2. Dünya Savaşı başlar)

 

19 Eylül günü Atatürk’ün sağlık durumu hakkında Dr. Nihat Reşat Belger ve Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp tarafından ortak bir rapor düzenlenir: “Genel durum çok yorgun ve takatsizdir. ..Asit toplanması, ilerleyici bir şekilde devam etmektedir. Miktarı da parasentez ile alınan miktara yaklaşmıştır. Bundan dolayı evvelce söz konusu olan Ankara’ya dönüş meselesinin gerçekleşmesi, daha uygun vaziyet ve şartlara ertelenmesi gerekli görülmüştür.”

 

22 Eylül günü Atatürk’e, saat 11.15’te Prof. Dr. Mim Kemal Öke tarafından ikinci defa karın ponksiyonu yapılarak karın içinde toplanan sıvı dışarı alınır. Karın ponksiyonunu takiben yapılan muayene sonrası Prof. Dr. Mim Kemal Öke, Dr. Nihat Reşat Belger, Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp tarafından ortak bir rapor düzenlenir: “..Parasentez’den sonra karaciğer yine büyük olarak kalmış, üstü pürtüksüz, fakat kıvamı sert, kenarı künttür. Dalak yine ele gelmektedir. Iştiha ve umumî hal üzerinde, 4-5 gün evvelsine nazaran nispî ve hafif bir iyilik vardır.”

 

26 Eylül günü Atatürk’ün sağlık durumu hakkında Dr. Nihat Reşat Belger ve Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp tarafından ortak bir rapor düzenlenir: “..Genel durumda yorgunluk ve güçsüzlük gözüküyor. Deri altındaki yağ dokusunun biraz azaldığı daha fazla hissediliyor.”  Aynı gün Atatürk, Dil Bayramı nedeniyle Türk Dil Kurumu Genel Sekreteri İbrahim Necmi Dilmen’in söylevini radyodan dinler ve takdirlerini bildirir. O gece şiddetli bir iç sıkıntısı ve baş dönmesi geçirir.

 

27 Eylül günü Atatürk, Dil Bayramı’nın 7. yıldönümü nedeniyle Türk Dil Kurumu’nun telgrafına şu cevabı verir: “Dil Bayramı münasebetiyle bana karşı gösterilen temiz duygulardan çok duygulandım. Teşekkür eder, verimli çalışmalarınızda sürekli başarılar dilerim.” Atatürk, Dil Bayramı’nın 7. yıldönümü nedeniyle gönderilen kutlama telgraflarına Anadolu Ajansı aracılığıyla açık teşekkür eder. Atatürk’e, akşamüzeri sürekli ve danışman hekimler tarafından muayene ve konsültasyon yapılır.

 

28 Eylül günü Atatürk, Barbaros’u anma töreni nedeniyle İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ’ın halkın saygı ve bağlılık duygularını bildiren telgrafına bir teşekkür cevabı gönderir. Barbaros’u anma töreni nedeniyle denizde düzenlenen ışık oyunlarını Dolmabahçe Sarayı’nın penceresinden izler.

 

4 Ekim 1938 günü Atatürk, Makbule (Atadan), Afet (İnan) ve Sabiha Gökçen’i beraber kabul eder ve görüşme yaklaşık 40dk sürer. 5 Ekim'de yine bir görüşme yaparlar bu kez yaklaşık 55 dk sürer. 6 Ekim günü Afet (İnan)'ı kabul eder o geceyi hafif rahatsız geçirir. 7 Ekim günü yine Makbule (Atadan), Afet (İnan) ve Sabiha Gökçen’i beraber kabul eder görüşme 45 dakika sürer. Aynı gün Atatürk, İstanbul’un 15. kurtuluş yıldönümü nedeniyle İstanbul Vali ve Belediye Başkanı Muhittin Üstündağ tarafından çekilen saygı telgrafına şu cevabı verir: “...Sayın halkın bana karşı gösterdiklerini bildirdiğiniz samimî hislerden çok duygulandım. Aziz İstanbullulara candan teşekkür ve sevgilerimin iletilmesini rica eder, hepinize daima artan refah ve saadetler dilerim.”

 

8 Ekim günü sürekli ve danışman hekimler toplu olarak Atatürk’ü ziyaret eder ve 25 dakika yanında kalırlar. Aynı gün kızkardeşi Makbule (Atadan), Afet (İnan) ve Sabiha Gökçen yaklaşık 63 dk yanında kalırlar.

 

9 Ekim günü Atatürk, Ankara-Erzurum demiryolunun Erzincan’a ulaşması nedeniyle Başbakan Celâl Bayar’ın telgrafına şu cevabı verir: “Muhterem halkın bu önemli ve mesut olaydan pek yerinde olarak duyduğu hislerini belirtirken bana karşı gösterdiğini bildirdiğiniz hislerden çok duygulandım.” Aynı gün yaklaşık 45 dk radyo dinler. O gün kızkardeşi Makbule (Atadan), Afet (İnan) ve Sabiha Gökçen 35 dk yanında kalırlar. 10 Ekim günü kızkardeşi Makbule (Atadan), Afet (İnan) ve Sabiha Gökçen 80 dk yanında kalırlar.

 

11 Ekim günü Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp Atatürk’ü ziyaret eder ve 30 dakika yanında kalır. Aynı gün Atatürk, Afet (İnan)’ı, daha sonra Sabiha Gökçen’i kabul eder. Sonrasında Başbakan Celâl Bayar, Londra Büyükelçisi Fethi Okyar ve Salih Bozok’u beraber kabul ederek 45 dakika görüşür.
 

12 Ekim günü Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp Atatürk’ü ziyaret eder ve 10 dakika yanında kalır. Atatürk, Afet (İnan)’ı, daha sonra Sabiha Gökçen’i kabul eder. Akşam saat 19.15’den 23.00’e kadar radyo dinler.
 

13 Ekim günü, Sürekli ve danışman hekimler toplu olarak Atatürk’ü ziyaret eder ve 45 dakika yanında kalırlar. Atatürk, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ı kabul eder ve 45 dakika görüşür. Sonrasında, Afet (İnan)’ı kabul ederek 40 dakika görüşür.


14 Ekim günü, Sürekli ve danışman hekimler Atatürk’ü ziyaret eder ve 20 dakika yanında kalırlar. 15 Ekim günü ziyaretleri 30 dakika sürer. Sonrasında Atatürk, Afet (İnan), Sabiha Gökçen ve kız kardeşi Makbule (Atadan)’ı ayrı ayrı kabul eder. Saat 19.00’dan itibaren bir süre radyo dinler. Atatürk, Belediye seçimlerinin sonuçlarını bildiren Başbakan Celâl Bayar’a şu cevap telgrafını gönderir “...İstiklâl Savaşı ve Türk Inkılâbı, her hamlesinde ve her safhasında, milletimizin yüksek siyasî ve uygar karakteriyle memleket işlerindeki şuurlu birliğine dayanarak başarıya erişmiştir. Dün ve bugün olduğu gibi yarın da memleket ve millet için yegâne kudret, mutluluk ve refah kaynağı, inkılâp ilkeleri ve Cumhuriyet rejimidir.”

 

16 Ekim 1938 günü akşama doğru Atatürk ilk defa olarak ağır bir komaya girer (bu koma hali 17 ve 18 Ekim günleri de devam eder, 19 Ekim günü ise yavaş yavaş komadan çıkar. Bu günler esnasında, Paris’te bulunan Prof. Dr. Fiessinger ile telefonla bağlantı kurulur ve tavsiyeleri alınır.) Atatürk’ün sağlık durumu hakkında gece saat 22.45’te sürekli ve danışman hekimler tarafında ortak bir rapor düzenlenir: “..Atatürk, kendisini ve etrafındakileri tanımıyor ve sorulan suallere cevap vermiyor; her şeye karşı kayıtsız ve kendisini uyandırmak mümkün olmuyor. Refleksler çok hafif, umumî duyarlılık azalmış; küçük ve hafif hareketler alınabiliyor."

 

17 Ekim günü Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, Atatürk’ün geçirmekte olduğu rahatsızlığa ait sabah ve akşam iki bildiri yayımlar: “...Karaciğer hastalığı normal seyrini izlerken 16.10.1938 pazar günü birdenbire umumî halsizlikle birlikte sindirim ve sinir sistemine ait belirtiler göstermeye başlamıştır.” (Atatürk’ün sağlık durumu ile ilgili bu bildiriler, 22 Ekim 1938 gününü de içermek üzere sabah ve akşam günde iki defa yayımlanmıştır.)

 

19 Ekim günü Atatürk, zaman zaman komadan çıkar ve akşama doğru koma hali tamamen biter. 20 Ekim günü tamamen kendine gelir. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği Atatürk’ün sağlığı ile ilgili şu bildiriyi yayımlar: “Umumî durum iyiliğe gitmekte olup, sinirsel belirtiler tamamen geçmiştir.”

 

21 Ekim 1938 günü Atatürk, saat 11.10’da Başbakan Celâl Bayar’ı kabul eder ve 6 dakika görüşür. Atatürk’ün sağlık durumu hakkında Dr. Nihat Reşat Belger ve Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ortak bir rapor düzenlerler: “..Karnın gerginliğinden, gazdan ve su tazyikinden şikâyet ettiler. Ponksiyon yapılmasını istiyorlar. Mümkün olduğu kadar çabuk Ankara’ya gitmek istiyorlar." Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği tarafından yayımlanan iki bildiride  şunlar yazılır: “geceyi ve gündüzü rahat geçirdikleri ve umumî durumda iyiliğin devam ettiği...”


22 Ekim günü Atatürk, Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’a şunları söyler: “Gel bakalım, ne dersin; biz gittik, geldik! Bu doktorlar insana âdeta can veriyorlar!” Atatürk, küçük Ülkü’yü kabul eder ve 10 dakika görüşür. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği şu bildiriyi yayımlar: "...Doktarların saat 20.00’de verdiği rapora göre hastalık normal seyrine dönmüştür. Günlük bildiri yayımlamaya gerek kalmamıştır.”


23 Ekim günü Atatürk’e, sürekli ve danışman hekimler tarafından konsültasyon yapılır.


25 Ekim günü Atatürk, Cumhuriyet’in 15. yıldönümü nedeniyle orduya göndereceği mesajı, Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’a dikte eder. Aynı gün Atatürk, küçük Ülkü ve annesini kabul eder.


26 Ekim günü Atatürk kız kardeşi Makbule (Atadan), Afet (İnan) ve Sabiha Gökçen’i beraber kabul eder 15 dakika yanında kalırlar. Daha sonra, küçük Ülkü ve annesini kabul eder.


27 Ekim günü sürekli ve danışman hekimler toplu olarak Atatürk’ü muayene ederler. 15 dakika yanında kalırlar. Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde adına okunacak 1 Kasım söylevi üzerinde Başbakan Celâl Bayar’la 40 dakika görüşür, metin üzerinde düzeltme ve eklemler yapar.


28 Ekim günü Atatürk, akşam Sabiha Gökçen’i kabul eder ve şunları söyler: “Yarın bayram, değil mi Gökçen? Bu günü halkımla, halkımın içinde kutlamak isterdim. Beni Cumhuriyet Bayramı’nda halkımdan uzak tutan bu hastalığa lânet ediyorum.”
 

29 Ekim 1938 günü Cumhuriyet’in 15. yıldönümü yurdun her yerinde coşku ile kutlanır. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde tören yapılır ve T.B.M.M. Başkanı Abdülhalik Renda, Cumhurbaşkanı Atatürk adına tebrikleri kabul eder, daha sonra Hipodrom’da geçit töreni düzenlenir. Atatürk, Cumhuriyet’in 15. yıldönümü nedeniyle orduya şu mesajı gönderir: “Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferle beraber uygarlık ışıklarını taşıyan kahraman Türk Ordusu! Türk vatanının ve Türklük topluluğunun şan ve şerefini, iç ve dış her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni her an yapmaya hazır olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır!” (Bu mesaj, Ankara Hipodromu’nda bugün yapılan geçit töreninin başlangıcında Başbakan Celâl Bayar tarafından okunmuştur.)

Kuleli Askerî Lisesi öğrencileri, 29 Ekim töreni dönüşü, vapurla Dolmabahçe Sarayı önünden geçerken İstiklâl Marşı’nı söyleyerek Atatürk’ü selâmlarlar ve sevgi gösterilerinde bulunurlar.
 

1 Kasım 1938 günü sürekli ve danışman hekimler toplu olarak Atatürk’ü ziyaret eder ve 10 dakika yanında kalırlar. Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi V. dönem, IV. toplantı yılını açış konuşması, Başbakan Celâl Bayar tarafından okunur: “...Cumhurreisimiz Atatürk’ten aldığım emir üzerine bu seneye ait söylevlerini okuyorum: Memleketimizi her gün daha çok kuvvetlendirmek, her alanda her türlü ihtimallere karşı koyabilecek bir halde bulundurmak ve dünya olaylarının bütün safhalarını büyük bir uyanıklıkla izlemek, barışsever siyasetimizin dayanacağı esasların başlangıcıdır.”


2 Kasım günü Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp Atatürk’ü ziyaret eder ve 10 dakika yanında kalır. Aynı gün Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Abdülhalik Renda’nın, Meclisin duygularını ileten telgrafına şu cevabı gönderir: “Büyük Millet Meclisi’nin, yeni yıl çalışmalarına başlarken hakkımda gösterdiğini bildirdiğiniz yüksek hislerden çok duygulandım. Büyük Kamutay’a teşekkür ve derin saygılarımı arz ederim.”
 

4 Kasım günü sürekli ve danışman hekimler toplu olarak Atatürk’ü muayene eder ve konsültasyon yaparlar. (Hekimler 10 dakika Atatürk’ün yanında kalırlar.)
 

5 Kasım günü Atatürk, Ankara’dan gelen Başbakan Celâl Bayar’ı kabul eder ve çeşitli konular hakkında bilgi alır. Prof. Dr. Neşlet Ömer İrdelp Atatürk’ü ziyaret eder ve 10 dakika yanında kalır.


6 Kasım günü sürekli ve danışman hekimler saat 10.25’de toplu olarak Atatürk’ü ziyaret eder ve 10 dakika yanında kalırlar. Atatürk, Makbule (Atadan), Afet (İnan) ve Sabiha Gökçen’i beraber kabul eder. (Atatürk’ün yanında 20 dakika kalmışlardır.)
 

7 Kasım günü saat 10.30’da sürekli ve danışman hekimler tarafından muayene ve konsültasyon yapılır. Atatürk’e, saat 12.20’de Dr. Mehmet Kâmil Berk tarafından üçüncü defa karın ponksiyonu yapılarak içeride toplanan sıvı boşaltılır.


8 Kasım 1938 günü Atatürk, ikinci defa ağır komaya girer. Saat 19.00 sıralarında başlayan koma, gittikçe ağırlaşarak ölüm anına kadar devam eder. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, Atatürk’ün sağlığına ait tekrar resmî bildiri yayımlamaya başlar: “...Bugün saat 18.30’da hastalık birdenbire normal seyrinden çıkarak şiddetlenmifş ve sıhhî vaziyetleri yeniden ciddiyet kazanmıştır.”

 
9 Kasım günü, ağır koma hali devam eder. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, Atatürk’ün sağlığıyla ilgili olarak saat 10.00, saat 20.00 ve saat 24.00’te olmak üzere üç bildiri yayımlar. Saat 24.00’teki bildiride “Umumî durumun tehlikeli bir hal aldığı” bildirilir.


10 Kasım 1938 günü Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’nda saat dokuzu beş geçe hayata gözlerini yumar.

 

 

Atatürk’ün ölümü üzerine sürekli ve danışlman hekimler ölüm tutanağı düzenler: “...8 Kasım 1938 salı günü bir kere daha beliren ve bütün bakım ve tedaviye rağmen ilerlemesine mâni olunamayan ve büyük bir süratle gelişen ikinci bir büyük koma içinde 10 Kasım 1938 perşembe sabahı, saat dokuzu beş geçe, çok muazzez ve büyük hasta terk-i hayat etmiştir.”


 

Sürekli ve danışman hekimler, Atatürk’ün hastalığı ve ölümü hakkında ayrıntılı geniş bir rapor yayımlarlar: “..Mart başlarında Paris’ten çağrılan Prof. N. Fiessinger ile Prof. Dr. Neşet
Ömer İrdelp aras›nda Ankara’da bir tıbbî danışma daha yapılarak büyük bir karaciğer ve büyükçe bir dalak bir kere daha müşahede edilmiş ve aynı teşhis konularak hastalığın bir “hépatite sclérocongestive éthylique” olduğu tespit edilmiştir. Uygulanan tedavi sayesinde hastalık bir derece düzelmiş gibi görünmüş ise de, gerçekte hastalığın seyrinde ciddî hiçbir durma husule gelmemiş ve gelişmesi devam etmiştir. ..Yapılan çok itinalı tedaviye, her türlü emek ve gayrete rağmen, hastalık asla durmaksızın seyrine devam ederek yarattığı kaşeksi yavaş yavaş artmış ve son iki ay içinde üç defa beliren ve büyük karaciğer yetersizliğine bağlı olan vahim asabî belirtilerle hastalık son derece ağırlaşmış ve geciktirme çok şüpheli bir hale gelmiştir.”

 

Atatürk’ün, ölümü üzerine Hükûmet bir bildiri yayımlar: “...Ebedî Türk milleti, onun eserlerini ebediyete kadar yaşatacaktır. Türk gençliği, onun kıymetli emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni daima koruyacak ve onun izinde yürüyecektir. Kemal Atatürk, Türk’ün tarihinde ve gönlünde daima yaşayacaktır.”
 

Atatürk’ün ölümünü takiben, Hıfzıssıhha Enstitüsü Müdürü Dr. Nuri Hakkı Aktansel tarafından yüzünün ve sağ elinin mulâjı yapılır


 10 KASIM 1938 - SONSUZLUĞA

 

11 Kasım 1938 günü sürekli ve danışman hekimler, Atatürk’e otopsi yapılmasına gerek olmadığına dair saat 9.30’da bir rapor düzenlerler: “10 Kasım 1938 tarihinde düzenlenen büyük raporda belirtildiği üzere Atatürk’ün vefatına sebep olan müzmin karaciğer hastalığı (asitli siroz), tabiî seyrinde devam ederek karaciğer büyük yetmezliğine bağlı derin koma husule geldiği oybirliğiyle tespit edilmiş ve keyfiyet hastalığın ilk gününden beri belli olarak, bu teşhis gerek sürekli ve gerek millî ve yabancı danışman hekimlerin de kanaatlerine uymuş ve hastalığı onbir aya yakın süren seyri de bunu doğrulamış ve arada herhangi bir hastalıkla karışmasına ait klinik belirtiler görülmemiş olduğundan ve bu itibarla gerçekleşen ölümün sebebinde en ufak bir tereddüt ve şüphe kalmamış olduğundan bir otopsi işleminin tamamen lüzumsuz ve faydasız olduğu kanaatine varılmış ve defninde hiçbir fennî mahzur kalmamıştır.” (Raporda Hükûmet adına Sağlık Bakanı Dr. Hulusi Alataş ve Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Dr. Asım Arar’ın da imzaları bulunmaktadır.)


Sürekli ve danışman hekimler, Atatürk’e tahnit yapılmasına dair bir rapor düzenlerler: “Atatürk’ün defnetme merasimi yapılıncaya kadar nâaşın korunması için, gereken şekilde Gülhane Patolojik Anatomi Profesörü Dr. M. Lütfi Aksu tarafından tahnit yapılmasına karar verilmiş ve bu tahnit hemen yapılmıştır.” (Raporda Hükûmet adına Sağlık Bakanı Dr. Hulusi Alataş ve Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Dr. Asım Arar’ın da imzaları bulunmaktadır.)
 

Atatürk’ün nâaşı, öğleden evvel Gülhane Hastanesi Patolojik Anatomi hocası Prof. Dr. Lütfi Aksu tarafından Dolmabahçe Sarayı’nda tahnit edilir.


Atatürk’ün ölümü üzerine, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı’na Malatya Milletvekili İsmet İnönü seçilir. (İsmet İnönü, 22 Mayıs 1950 tarihine kadar bu görevde kalmıştır.)
 

16 Kasım 1938 günü  Atatürk’ün Türk bayrağına sarılı tabutu, Dolmabahçe Sarayı’nın büyük tören salonunda bir katafalk üzerine yerleştirilir ve milletin ziyaretine izin verilir (Tabut 18 Kasım 1938 akşamına kadar burada kalır.)

 


19 Kasım 1938 günü sabah, Dolmabahçe Sarayı tören salonunda Atatürk’ün cenaze namazı kılınır. (Cenaze namazını İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Ord. Prof. Şerafettin Yaltkaya kıldırır.)


Atatürk’ün tabutu, saat 8.21’de Dolmabahçe Sarayı’ ndan top arabasına konularak törenle Sarayburnu rıhtımına, buradan Zafer torpidosu aracılığıyla Yavuz zırhlısına nakledilir, daha sonra bu gemi ile İzmit’e getirilerek, yine Zafer torpidosuna nakledilerek karaya çıkarılır, cenaze saat 20.30’da özel bir trenle İzmit’ten Ankara’ya gönderilir.

Sonsuz minnet ve şükranlarımla, ruhu şad olsun.

Kaynaklar:

1- Mehmet Önder, Atatürk'ün Yurt Gezileri, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Birinci Baskı, 1975

2- Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2007

3- Fotoğraflarla Atatürk, Genelkurmay Personel Başkanlığı, Askerî Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Daire Başkanlığı Yayınları, 2015

4- Erol Mütercimler, Fikrimizin Rehberi, 2008

5- Andrew Mango, Atatürk, 2004

6- Alev Coşkun, Samsun'dan önceki bilinmeyen altı ay, 2019

7- Turgut Gürer, Atatürk'ün Yaveri Cevat Abbas Gürer Cepheden Meclise Büyük Önder ile 24 yıl, 2007

8- Salih Karaoğlu, Kurtuluş Savaşı Destanı, 2010

9- Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, Atatürk’ün tamim, telgraf ve beyannameleri IV, 2006

10- Semih Yalçın, Mütareke döneminde Mustafa Kemâl Paşa’nın İstanbul’daki faaliyetleri, A.Ü. Tarih Bölümü, Tarih Araştırmaları Dergisi, 1995

11- Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi, Atatürk’ün söylev ve demeçleri, 2006

12- Serkan Ünal, Mustafa Kemâl Paşa’nın mütareke İstanbul’undaki faaliyetleri, Tarih Okulu dergisi, 2014

13- Salim Koca, Semih Yalçın, Mustafa Kemâl Paşa’nın Dokuzuncu Ordu Müfettişliğine tayininde Osmanlı Genel Kurmayının Rolü, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi Cilt: 10,

 Sayı:29 Temmuz 1994

 

Görüş ve önerileriniz için